MERAK EDİLENLER 2. SAYFA

FATIHA SURESI VE TASIDIGI ANLAM ÜZERINE BIR DEGERLENDIRME

Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

Degerli gençler ve yasi ne olursa olsun, kendisini ve imaninin daima genç hissedenler, insaallh bundan böyle her sayida sizinle birlikte olacagiz. Degerli yöneticileriniz lütfedip bize de bir köse ayirdigi için kendilerine mütesekkirim.

Bu ilk yazimizi Allah'in Kelami Fatiha Suresiyle açtik. Bundan sonraki yazilarimizda sizin ihtiyaciniz olan güncel konulara, olursa sorulariniza ve izahi arzu edilen dinî konulara Kur'an ve sünnet'e dayali olarak yer verip bilgimizi sizlerle paylasacagiz...

FATIHA SURESI HAKKINDA ÖNBILGI

Fatiha, Kur'an'i Kerim'in, tam sure olarak indirilmis olan ilk suresidir. Mekke'de Hz. Muhammed'in peygamber olarak görevlendirilmesinin /bi'setin ilk yillar?inda indirilmistir. Toplam yedi âyettir.

Fatiha Suresinin bir adi da ‘salât' tir. Salât duâ anlamindadir. Duâ ise, kul ile Allah arasinda iliskiyi, iletisimi saglayan bag demektir. Nitekim mü'minler, namazda ve her rekâtta ya da namaz hâricinde bu sureyi tam bir bilinç halinde /suurlu olarak ve manasini da zihninden geçirerek okurken Allah ile tam bir vuslat halindedir. Bu sure mana bakimindan üç bölümden olusturulmustur:

Birinci bölümde kul, bilerek, inanarak ve içinde hissederek Allah'a hamd ve sükretmekte; O'nu Rahman /merhamet sahibi ve Rahim /aciyan, esirgeyen vasfiyla övmekte; hesap ve ceza günü demek olan ‘din günü' nün tek hâkimi ve yöneticisi oldugunu söylemek suretiyle gönlünde yüceltmektedir.

Ikinci bölümde , Ezelî Sözlesme olarak da bilinen “Elestü bi Rabbikum?” hitabinin muhatabi olarak “Ben sizin Rabbiniiz degil miyim?” sorusuna “belâ” yani, “evet” demek suretiyle kullugunu ikrar ve itiraf eden mü'minin, yine ayni seklide ne söyledigini bilerek, inanarak ve içinde duyarak: Rabbimiz, “Biz yalniz sana ibadet ediyoruz ve yalnizk senden yardim diliyoruz.” Senden baskasina asla kulluk etmiyoruz!... diyerek Allah ile ezeldeki sözlesmesini /ahdini vurgulu bir biçimde tekrar tekrar yenilemektedir.

Üçüncü bölümde ise, Takva sahibi bir kulun, bu iman ve ikrarini hayati boyunca sürdürebilmesi için Rabbinin teveccühüne ve yardimina ihtiyacinin oldugu bilinciyle Allah'dan hidâyet istemekte ve Nebilerin, Siddîklerin, Sehitlerin ve Iyi Insanlarin (Bkz.Nisa, 4/69) yolu ve yasama biçimi olan ‘Sirat-i Müstakim' de daim kilmasini niyaz etmektedir.

KOVULMUS SEYTANDAN ALLAH'A SIGINIYOR

RAHMAN RAHÎM ALLAH'IN ADIYLA BASLIYORUM

1. Hamd ve sükür âlemlerin Rabbi Allah'adir;

2. O, merhamet sahibidir, esirgeyen dir.

3. Dingünü'nün /hesap ve ceza gününün tek sahibi ve yöneticisidir.

4 .(Rabbimiz), Biz sâdece sana kulluk ederiz ve sâdece senden yardim dileriz /baskasina kulluk etmiyoruz.

5-6. Bizi ‘Sirat-i Müstakim'e, kendilerine özel nimet verdigin kimselerin yolu olan dogru yola ilet ve onda dâim kil .

7. Öfkelendigin fasiklarin ve dalâlete sapmis olan kâfirlerin yoluna degil.

Âmin: Allah'im duâmizi kabul buyur!

Simdi degerlendirmemize geçebiliriz.

Bizim kültürümüzde Fatiha suresi denilince hemen akla ölüler gelir. Bu münasebetle de her ölünün mezar tasina :"Ruhuna Fatiha" ibaresini yazdirmak oldukça yaygin bir gelenektir.

Toplumumuzdaki hakim inanca göre, en azindan üç Ihlas bir Fatiha okuyup sevabini geçmislerinin ruhuna bagislamak, hayattaki yakinlari için ölülere karsi âdeta bir vecibedir, en azindan yapilmasi gereken bir insanlik görevidir...

Biz millet olarak Kur'an-i Kerim'i, genelde indirilis amacina uygun tarzda ögrenip bilgi edinmek; Rabbimizi, insan da dahil bütün evreni akibetimizin ne olacagini tanimak ve ona göre bir hayat tarzi seçmek maksadiyla degil de anlamadigimiz halde, ibadet ve sevap kastiyla lafzini okuruz. Sonra da, "...bundan hasil olan ecr-ü mesûbati evvelen bizzat..." der ve Hz. Peygamber'in ruhundan baslayarak ulemanin, sulehanin ve bil cümle islam ümmetinin... ruhlarina, daha sonra da kendi geçmislerimizin ruhlarina bagislariz.

Bizde devam eden bu gelenege ve yaygin anlayisa göre Fatiha suresi, hayattaki insanlar için degil, sanki ölüler için indirilmis ve o mânada okunmasi icap eden bir suredir.

Halbuki, bütün olarak ne Kur'an'in ne de Fatiha suresinin indirilis amaci ölülerdir. Asil amaç hayattaki insandir; onun hidayetinden /kilavuzlugundan yararlanarak insanî özelliklerini ve serefini korumak, Cenab-i Hakk'in rizasina uygun bir dünya hayati yasamaktir.

Iste müslümanlarin Kur'an hakkindaki bu yanlis telakkisinin, Kur'an-i Kerim'in ruhu ve özü diyebilecegimiz Fatiha suresinin de manasina uygun düsmeyen bir tarzda degerlendirilmesine sebep oldugu açikça görülmektedir.

Yukarida da degindigimiz gibi bu sûre, namazlarin her rekâtinda veya namaz disinda bilinçli /suurlu olarak ve manasini da bilip zihninden geçirerek okuyan mü'minler ile Allah arasinda önemli bir bag kurup yeni bir sözlesmenin /ahdin yapilmasini saglamaktadir.

Ölüm olayi ve ölülerin bulundugu ortamlar sebebiyle Fatiha'nin okunmasi ise, ölümü hatirlayip ayni akibetin yarin, belki de daha yakin bir zamanda bizim de basimiza gelecegi düsüncesiyle imanimizi hatirlayarak Yüce Mevlamiz ile hemen, orada yeniden iletisim kurup ezeldeki sözlesmeyi yenilemek için olmalidir...

Fatiha'nin yukarida verdigimiz mealinden de anlasilacagi gibi kisi, bu sureyi bilinçli olarak okurken Alemlerin Rabbi Allah'a hamd ediyor, kendisine yönelik sayisiz nimetleri sebebiyle O'na sükrediyor ve uluhiyyet ve rububiyyet sifatlariyla O'nu övüyor; Allah'in yüce, essiz ve emsalsiz bir Ilah, saygi deger, serefli bir Rabb oldugunu gönülden ifade ediyor; her seyin ancak O'nun Rahman vasfi ve yaratilmislara merhameti ile varligini devam ettirebildigini ikrar ve ifade ediyor; dünya hayati sona erdikten sonra kurulacak olan hesap gününüde Mülk'ün ve Emr'in sahibinin yine O oldugunu, O'nun izni ve dilemesi olmadikça hiç bir sefaatin ve sefaatçinin olamayacagini söylüyor.

Iste bu bilgi ve imanin sonucu olarak da âdeta söyle demek istiyor: Allah'im! Seni, baska hiç bir varlikta bulunmayan bu üstün ve yüce vasiflarinla taniyorum. Alemlerin /tüm yaratilmislarin oldugu gibi benim de dünya hayatindaki varligim, varlmigimin devami, ölümüm de dahil her seyimin senden olduguna süphesiz inaniyorum. Ahirette beni tekrar dirilterek dünya hayatinda yapip-etmelerimle hesaba çekip, amellerimi degerlendirecek yegâne hâkimin sen oldugunu seksiz olarak tesdik ediyorum... Senin esinin, denginin ve benzerinin olmadigina imanim tamdir.

O halde ben, niçin senden baska bir rabb edinip de onun önünde egileyim ki?!... Ben senden baska tanri tanimiyorum... Aklini kullanmayan cahil, dinsiz ve inkârcilarin yaptigi gibi nefsî arzularima, yaratilmis hiç bir varliga asla tapmiyorum.

Bundan dolayi ey Rabb'imiz! "Biz inanlar, sadece sana ibadet ediyoruz ve sadece senden yardim diliyoruz!..."

Bu ifadeleri ile kul ezelde, Elest Bezminde (Bkz.A'raf, 7/172-173) Allah'la kendisi arasinda akdedilmis olan kulluk sözlesmesini ve sâdece O'na ubudiyetteki /kulluk kesin kararliligini tekrarlayip yineledikten sonra bu imanini devam ettirebilmesi için adeta söyle yalvarmasi gerekiyor: Rabbimiz! Bu iman ve bu ikrarimizla birlikte hayatimizi, haber verdigin yakîn /ölüm gelinceye kadar sürdürebilmemiz için senin hidayetine, yani yol göstermene ve bizi dogru yolda muvaffak kilmana sonsuz ihtiyacimiz var. Bizi nefsimizin, çevremizin ve seytanin eline birakma!

Bizi, Dogru Yola, gazap ettigin fasiklarin ve dogru yoldan sapmis olan kâfirlerin disinda özel nimet verdigin Nebilerin, Siddîlerin, Sehitlerin ve Salihlerin yolu olan Sirat-i Müstakime ilet!

Bizce Fatiha Suresinin ölü ile degil, ölümlü insan ile iliskisi iste bu olmalidir. Sevabi, yani bu sureyi okumanin karsiligi ise, bu sureyi uyanik bir kalp ve bilinçle okuyan kimsenin Allah ile sözlesmesini yenilemesidir. Ayrica suurlu bir mü'min olarak yasamanin insana saglayacagi manevi doyum /itminan ve haz da karsilik /sevap olarak kâfidir... Bunun ötesi Allah'a kalmistir. O'nun lütfunun ve ihsaninin siniri elbette yoktur! O, diledigi seyi yapmakta serbesttir...

Degerli okuyucularim, bundan sonra Fatiha suresini bu bilgi ve bilinç ile; sâdece namazda degil, kendimizi yalniz hissettigimiz her yerde okursak, inaniyorum ki Allah, bu iman ve amelimiz sebebiyle bize ve bizi yetistiren annemize, babamiza, hatta bizde emegi olan her kimseye rahmet edecektir...

Simdi ilk isimiz, Fatiha suresinin yukarida verdigimiz mealini ezberlemektir...

Not: Bu yazida, daha genis bilgi edinmek istenilen hususlarda, bizim “Bes Surenin Tefsiri”, Fecr Yayinevi, Ankara, 1999, isimli eserimizden yararlanilabilir.


KURBAN VE KULLUK BILINCI

Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

  • “Kurbanlarin ne etleri ne de kanlari Allah'a varir;
  • sizden O'na varacak olan, sâdece takvanizdir!...”
  •  

    Sevgili kardeslerim, biz Müslümanlarin iki dinî bayrami vardir: Biri, yaklasik bir buçuk ay önce idrak edip kutladigimiz Ramazan Bayrami, digeri, Subat'in 11. günü idrak edecegimiz Kurban bayramidir. Birincisi, mü'mini kötülüklere karsi bir kalkan gibi koruyup maddî-manevî kirlerden arindiran bir aylik oruç ibâdetinin; ikincisi ise, Allah'i ta'zîm /büyük saygi, sükür, fedâkarlik ve mânevî yakinlasma anlamlarini tasiyan ' kurban' in sevinci ve bayramidir...

    Kurban, târihî açidan Islâm Din'inin en köklü ibâdetlerindendir. Hz. Âdem'den itibaren, Hz. Musa ve Hz. Isa da dahil, Hz. Muhammed'e gelinceye kadar bütün peygamberlerin teblig ettikleri Namaz, Oruç, Zekât ve Ibrahim (as)'dan itibâren Hacc ile birlikte mü'minlere emredilen özel bir vecibedir. Eger Islâm'dan sapmis olmasalardi bu gün Tevrat ve Incil ehli de bu ibâdetleri Müslümanlarla birlikte yapiyor olacaklardi...

    Kurban, üzülerek söyleyelim ki, son yillarda çogu kez ilim yönünden ehliyetsiz, ibâdet ve geleneklerimizin kiymetini bilmeyen, millî degerlerimize saygi duymayan, gittikçe özüne ve milletine yabancilasmakta olan kimselerin TV ekranlarindaki kasitli tartismalariyla spekülatif yorumlara konu olmustur. Halbuki Islâm'in, bütün emir ve yasaklari gibi özel ibâdetleri de insanî, ahlaki ve sosyal güzellikleri; insanlar arasinda sevgiyi, barisi ve kardeslik duygularini asilayip köklestirmeyi hedeflemektedir. Eger bir ibâdette kötü bir görünüm varsa o, ibâdetten degil yapan kimsenin, en iyimser ifâdesiyle ya cehaletinden ya da ibâdet adâbina riâyetsizligindendir. Çünkü ibâdet, Allah'a sayginin ve itaatin zirve noktasidir; hiçbir zaman dogasinda kötülükleri ve çirkinlikleri barindirmaz... Bizim ibâdetlerimiz, Rabbimiz Allah ile aramizdaki maddî ve manevî silanin özel bir görünümüdür... ibâdetlerimizi ancak o esnada gönlünde ve zihninde ibâdet aski tasiyan, ibâdet nesvesi duyan, mânevî bir atmosferi soluklayabilen kimseler takdir edebilirler. Sirf desinler ya da âdet savma kabilinden mekânik hareketlerde bulunanlarla Allah'la bütün baglarini koparmis olan kimselerin ibâdetin kadrini takdir etmeleri mümkün degildir...

    Konu ile ilgili âyetler incelendiginde Kurban ibâdetinin, takva ile birlikte en az bes amacinin /hikmetinin oldugunu görmek mümkündür. Biz bu hikmetleri maddeler halinde söyle açiklayabiliriz:

    1. Allah'a Sükür. Hz. Muhammed (sav), önce oglu Kasim, daha sonra da Abdullah'in ölümü sebebiyle çok üzgündür... O bu halde iken evinin önünden geçmekte olan Ebu Cehil, hakaret amaciyla ‘soyu kesik, hayirsiz' anlaminda ‘ ebter!...' diyerek bir çamur atar, geçer... Cehâletin bütün niteliklerini sahsinda tasiyan bu zatin, bu insanlik disi davranisi üzerine Allah Teala sevgili Elçisini teselli etmek amaciyla Kevser sûresini indirir ve buyurur ki: “Biz sana ‘ kevser'i verdik; haydi kalk, Rabbine sükür için namaz kil, bir de kurban kes!... Asil ebter , çamur atip seni lekelemek isteyen kimsedir.” [1]

    Kevser, cennetteki bir irmagin adidir; dünya hayatinda ise, sayilmayacak kadar çok hayir demektir. Âyette söylenmek istenen sudur, ‘veren de Allah, alan da Allah'tir; kiz ya da erkek, hiç fark etmez. Biz sana dört kiz evladi verdik, insanlar içinden seni peygamber seçtik, sana Kur'an'i indirdik, bilmediklerini ögrettik, özel korumamiz altina aldik, mü'minlere örnek lider yaptik, en hayirli toplumu /mü'minleri sana ümmet yaptik, adini saygi ile anilacak sekilde yücelttik, fetih ihsan ettik, geçmis ve gelecekteki bütün günahlarini bagisladik, makam-i mahmud'a aday yaptik...' O halde üzülmek niye!... Kalk, sana bahsettigimiz bunca nimetlere sükretmek için iki rekât namaz kil, bir de deve kurban et! “ Asil hayirsiz, soysuz, , çamur atip seni lekelemek isteyen kimsedir!....”

    Iste Müslümanlar, Allah'in bu tavsiyesine Rasulünün de sünnetine uyarak sevinçli her günlerinde sevinçlerini, iki rekât namaz kilmak sûretiyle önce Rabbleriyle, sonra da imkânlari ölçüsünce bir hayvan kurban ederek fakirlerle, es ve dostlariyla paylasmayi güzel bir gelenek hâline getirmislerdir. Sözgelimi, muttaki bir mü'min, çocugu dünyaya gelir kurban keser, oglunu askere gönderir kurban keser, dügün yapar kurban keser, hatta kendisi, veya âile fertlerinden biri bir kaza geçirir, canlarini korudugu için Allah'a kurban keser... Görülüyor ki, Allah'in sayilmayacak kadar lütfu ve ihsani karsisinda sükür kurbani kesmek, takva sahibi bir mü'minin terk edemeyecegi ahlakindandir...

    2. Allah'i Ta'zîm. “Gerçek su ki, bir mü'minin Allah için kesilecek kurbanlara /se'air saygi göstermesi, hiç kuskusuz onun kalbindeki takvasindandir. Onlarda sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardir; sonuçta onlarin kurban olarak indirilecegi yer el-Beytü'l-Atîk'dir.” [2]

    Kurbanlik hayvanlar da Kâbe, Mescitler ve Arafat gibi Allah'in ibâdet sembollerindendir; hem Allah'a mânen yaklasmanin vasitalari hem de O'na takdim edilen hediye [3] olduklari için mübârektirler. [4] O nedenle onlara saygi, Allah'a en büyük saygi /ta'zîm anlamini tasir. Iste bu yüzden Allah'a hediye edilecekler, hayvanlar içerisinden en sagliklisi, göze en güzel görüneni ve en degerlisi olmalidir. Nakledildigine göre Hz. Ömer'e soylu, son derece görkemli ve pahasi yüksek bir deve hediye edildi. Hz. Ömer, âdeta bakmaya bile kiyamadigi bu deveyi satip, bedeliyle bir-kaç tâne deve satin alarak Allah'a kurban etmek ve etlerini de fakirlere dagitmak istiyordu. O, daha fazla hayvani kurban edip daha çok insana ikram etme düsüncesini Rasulüllah (sav)‘a söyleyince, ‘Hayir ya Ömer, dedi, sen onu kurban et, fakirlere onun etini dagit,' buyurdu. Çünkü Yüce Allah: “Allah yolunda en çok sevdiginiz seylerden harcamadiginiz sürece gerçek iyilige eremezsiniz!...” [5] demistir. O halde hediyeler de hediye edilene layik olmalidir; koy, bir tâne olsun, ama en iyisi olsun...

    Kurbanliklara sevecen ve oldukça nazik davranilmasi; incitilmemeye, ürkütülmemeye, sikinti verilmemeye özen gösterilmesi; severek, oksayarak yaklasilmasi da Allah'i ta'zîm duygusunun bir sonucudur...

    Iste bu duygu ve düsüncelerin hepsi, kalpteki takvanin sonucudur. Kalbinde takva, yani Allah'a gönülden itaat ve kulluk bilinci tasimayan, Allah'a yaklasmaya vesile olan seylere saygi duymayan bir kimsenin kestigi kurban, zaten Allah katinda makbul degildir. Nitekim Allah Tealâ, Âdem (as)'in ogullarindan Habil'in Allah'a takdim ettigi kurbani kabul buyurmasini muttaki bir kul olmasina; Kabil'inkini reddetmesini de onun, yasaminda muttaki bir mü'min olmamasina baglamistir... [6]

    3. Mal'dan Fedakârlik. “Biz, peygamber gönderdigimiz her ümmete, rizik olarak verdigimiz otobur hayvanlari Allah'in adini anarak kurban etmeleri için bir kurban günü tayin ettik. Tanriniz tek tanridir; o halde siz de O'nun emirlerine uyun! Allah'in emirlerine saygi duyarak itaat edenleri müjdele! Onlar Allah anildiginda kalpleri ürperir, baslarina gelen musîbete sabrederler, namazi vaktinde ve tam olarak kilar, kendilerine verdiklerimizden de muhtaçlara verirler.” [7]

    Kadîm Islâm tarihinde Islâm milletinin atasi Ibrahim (as) vardir. Çok eski çaglarda gelip geçmistir, fakat halâ içimizde yasamaktadir. Sâdece Müslümanlar degil, Yahudîler ve Hiristiyanlar dahi onunla gurur duyar; çocuklarina adini koymakla gönüllerindeki en seçkin tahta onu oturturlar. Hos, yalniz insanlarin sevdigi degil; Allah'in da sevdigi ve ‘candan dostum' dedigi Halilullah'tir o... Iste bu mübârek zat, bir gece rüyasinda biricik oglu Ismail'i Allah için kurban ettigini görür. Dehset içerisinde uyanir!... Kafasi çok karisiktir... Rabbi, keske kendisini yoluna kurban etmeyi isteseydi, seve seve canini feda edebilirdi; ama ömrünün son çaginda Rabbinin lütfettigi biricik oglunu eliyle bogazlamak!!!... Fakat ayni rüya üç gün üst üste tekrar edince, bunu Yüce Allah'in bir emri telâkki etti ve oglu Ismail'i kurban etmek üzere biçagin altina yatirdi... Yüceler Yücesi Mevlasi bir babaya oglunu kurban ettirir mi?!... Bu vesileyle Ibrahim (as) bir fedakârlik sinavindan geçirilmis ve sinavi basariyla kazanmistir... Rabbi de ona ödül olarak bir koç göndermis, oglunu kendisine bagislamistir. [8]

    Yüce Allah, insanlik tarihi boyunca hiçbir insandan oglunu ya da kizini, baska bir ifâde ile, insani kurban etmesini istememistir. Ancak kulunun da lütfu ve keremi bol Rabbine karsi bir fedakârligi olmalidir; hiç olmazsa her yil, sevdigi hayvanlarindan birini Allah için kurban etmeli ve Rabbini her seyden çok sevdigini göstermelidir...

    4. Allah'a Yaklastiricilik. “Iri gövdeli hayvanlari /develeri kurban etmenizi de Allah'in size emrettigi ibâdet biçimlerinden yaptik. Onlarda sizin için çok hayir vardir. Ayakta iken Allah'in adini anarak onlari kesin, yan üstü düsüp öldüklerinde ondan hem siz yiyin hem de isteyen ve istemeyen muhtaçlara yedirin. Sükredersiniz diye bu hayvanlari da size böyle boyun egdirdik.” [9]

    Kelime manasi itibariyle kurban , Allah'a mânen yaklasma, yaklasma vasitasi, yaklastiran sey demektir. [10] Allah'a mânen yaklastirsin diye her ümmet için bir Kurban ibâdeti, kurban kesme günü ve kurban etme yeri belirleyen [11] Yüce Allah Hz. Muhammed ümmetine de Hz. Ibrahim'in dâveti üzerine Hacc mevsiminde, Zilhicce'nin 10. gününü Kurban günü, Mina'yi da kurban etme yeri [12] olarak tayin etmistir. [13] Bu yüzden hacilar, her yil Zilhicce ayinin 10. günü Mina'da diger mü'minler ise, memleketlerinde Allah'a yaklasma vesilesi olarak kurbanlarini kesmektedirler...

    5. Kalpteki Takva'nin Ispati. “Kurbanlarin ne etleri ne de kanlari Allah'a varir; sizden O'na varacak olan, sâdece takvanizdir! Iste böyle... onlari size boyun egdirdi ki, dogru yolu gösterdigi için Allah'i tekbir getirerek zikredesiniz. Iyileri müjdele!...” [14]

    Allah katinda mü'min, diger insanlarla kiyaslanamayacak kadar üstün ve degerlidir... Mü'minler içerisinde ise, takva yönünden en üstün olan Allah katinda en degerli insandir. Yüce Mevlamiz, muttaki mü'minleri zaman zaman sinava tâbi tutarak kalplerindeki takvanin pratige dökülüp açiga çikmasini ister. [15] Iste kurban kesmek de kalpteki takvanin bir nevi ispatidir. Yoksa amaç ne kan akitmaktir, ne de fakirleri doyurmak... Zira mülk Allah'indir; isterse yarattigi kullarini kendisi doyurur, hiç kimseye muhtaç da etmez...

    Kullarin hiçbir ibâdeti Allah'a yarar saglamaz; O'nun, hasâ!... ne bir ihtiyacini giderir ne de yüceligini artirir... Zira O samettir ; hiçbir seye ve hiçbir kimseye ihtiyaci yoktur... Ibâdetlerin Allah'i ilgilendiren yönü, kul-Allah iliskisinin nicelik ve niteligini tespittir. Bu da insanlari takva yönünden degerlendirmesi, sevabini ona göre vermesi içindir. Allah için kurban edilen hayvanlardan da Allah'a hiç bir yarar söz konusu degildir. Zaten her sey O'nundur; mülkün sahibi de O'dur... Bütün hayvanlari, hatta insanlarin disinda yaratilmis olan her seyi insana lütfeden de O'dur. O halde bir mü'minin, hayvanlardan kiminin etinden, sütünden, yününden, derisinden, yavrusundan... kiminin de sirtindan ve gücünden yararlanirken yilda en az bir defa da Allah için; O'na ibâdet, O'na saygi, O'nu ta'zîm, O'na sükür maksadiyla bir hayvani kurban etmesi bir kulluk bilincidir. Allah'a gidecek olan, iste budur...

    Bu demektir ki, diger ibâdetlerde oldugu gibi kurban keserken de ibâdet heyecani duymayan, onlara ta'zîm hissi tasimayan, özen gösterip isini güzellikle tamamlamayan bir kisinin kalbinde takva bilinci yoktur. Kurban kesen kimsede takva amaci ve hissi yoksa, o kurbandan da Allah'a gidecek hiçbir sey yok demektir...

    Bu vesileyle Gençligin Sesi Dergisi mensuplarinin sahsinda, bütün Müslüman kardeslerimin Kurban Bayramlarini içtenlikle tebrik eder; bazilarinin, salt kisisel ihtiraslarini tatmin amaciyla belki de milyonlarca insanin ölümüne ve sakat kalmasina sebep olabilecek bir üçüncü dünya savasinin esiginde idrak ettigimiz su mübârek günlerde milletimize ve insanlik âlemine bol bol hayirlar bahsetmesini Yüce Mevla'dan niyaz ederim!

    Allah'a emanet olun!...


    * Erciyes Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Tefsir Anabilimdali Ögretim Üyesi

    [1] Kevser, 108/1-3.

    [2] Hacc, 22/32, 33.

    [3] Bkz. Bakara, 2/196; Hacc, 22/

    [4] Mübârek, kendisinde hayir olan ve insana pek çok yarar saglayana, sevap kazandiran, demektir.

    [5] Âl-i Imran, 3/92.

    [6] Bkz. Maide, 5/27-32.

    [7] Hacc, 22/34, 35

    [8] Bkz. Saffat, 37/100-109.

    [9] Hacc, 22/36, 37.

    [10] Bkz. Maide, 5/27)

    [11] Hacc, 22/34.

    [12] Bkz. Bakara, 2/196.

    [13] Hacc, 22/27, 28, 29, 36.

    [14] Hacc, 22/36, 37.

    [15] Bkz. Hucurat, 49/3.

     


    AHLAK'IN DAVRANIŞLARA YANSIMASI

    Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

    Konuya Ahlakı, mahiyetini, kapsamını ve amacını tanıtarak başlamak isteriz. Genel bir ifade ile söyleyecek olursak Ahlak, insanın ruhî-ilahî yönüyle ilgili bir kavramdır. Bir insanın nefsinde yerleşmiş, iyilik ya da kötülük; fazilet ya da rezilet olarak nitelendirilebilecek kalbî /zihni durum, zahiri görünüm, tavır ve davranışların tamamını kapsar. Akıl, ilim ve iradeye dayanmakla birlikte en belirgin özelliği insanda huy olarak yerleşmiş olup hiç zorlanmadan; kolaylıkla yaşanabilen bir meleke olmasıdır.

     Ahlak kelimesi lügatta, kişilik, adet, huy, tabiat, seciye ve kuvve gibi anlamlara gelen Hulk ve Huluk  kelimelerinin çoğuludur.

     Ahlak, Kur'an-ı Kerim'de tekil haliyle iki yerde geçer. Bunlardan birinde, "Bu öncekilerin yalan söyleme adetinden /el-Huluk başka bir şey değildir, biz azap görmeyeceğiz." âdet, alışkanlık[1], diğerinde ise, "Sen elbette muazzam bir ahlaka sahipsin"[2] ayetinde görüldüğü gibi huy, ahlak  anlamında kullanılmıştır.

     Ahlak, kelime olarak Kur'an-ı Kerim'de az kullanılmakla birlikte ahlakla ilgili olan iş, tavır ve davranışları ifade eden birr, takva, hayr, hasene... ile bunların zıddı olan ism, fücur, şerr, seyyie... kavramlarının kapsamına dahil kelimeler olarak çokça kullanılmıştır. Hadislerde ise, tekil haliyle hulk ve çoğulu ahlak  sıkça kullanılmıştır.

     Ahlakın, bu güne kadar pek çok tarifi yapılmıştır. Bunlar içerisinde en yaygın olanı İmam Gazalî (ö.1111) ile Seyyid Şerif el-Cürcanî(ö.1413)'nin yapmış oldukları tariflerdir.

     İmam Gazalî'nin ahlakı tarifi şöyledir: "Ahlak, nefsde yerleşmiş olup kendisinden fiillerin, fikre ve düşünceye ihtiyaç duyulmadan, herhangi bir zorlanma olmadan kolayca meydana geldiği bir hey'et(meleke)'dir.[3]

     Cürcani'nin tarifi ise aşağı-yukarı Gazali'nin yaptığı tarifin aynıdır:  "Ahlak, nefiste kalıcı olarak yerleşip kendisinden fiil ve davranışların fikri bir zorlanma ve meşakket olmadan; kolaylıkla hasıl olduğu bir melekedir."[4]

     İbn Miskeveyh (ö.1030) gibi diğer İslam ahlakçılarının da paylaştıkları bu tariflerde ahlakı belirleyen ögeleri şöyle tesbit etmemiz mümkündür:

     1- İnsanla ilgilidir, 

    2- Nefisde yerleşip huy halini almış bir melekedir,

    3- Fikri bir düşünce ve çaba ile değil,

    4- Alışkanlık sonucu zorlanmaksızın, kolayca meydana gelir.

     Yukarıda yapmış olduğumuz bu tarif ve tesbitlerimizi çözümlediğimiz taktirde ahlakın mahiyetini de kavramış olacağız.

     Denilmişti ki, "İnsanla ilgilidir": Ahlak insanın ruhî /ilahî yönüyle ilgili olduğu için sadece insanla ilgili bir kavramdır. İnsanların dışındaki canlılarda Allah'dan bir cüz olan Müdrike ya da Natıka anlamında ruh bulunmadığından diğer varlıklarla ilgili değildir. Hayvanlarda da yerleşik melekeler vardır. Bunlar için ahlak değil genellikle huy terimi kullanılır. "Huylu hayvan" ya da "huysuz at" sözlerinde olduğu gibi.

     "Nefsde yerleşip huy halini almış bir melekedir": Nefis, Lügatta ruh, can, Allah'ın zatı, insanın kendisi; insanın cismine izafe edildiği zaman şehvet ve gazap gibi bedensel hayvanî güçleri mahiyetinde taşıyan meleke anlamına gelir. Nefis bu manaların hepsinde Kur'an-ı Kerim'de kullanılmıştır.

    Ahlakçılar açısından Nefs, insanın daha ziyade manevi /ruhî yönünü temsil eden ilahi cevhere verilen isimdir. İnsan onunla canlıdır, o yönüyle görür, işitir /kavrar ve düşünür. Dolayısıyla nefs, insana özgü, idrak sahibi bir melekedir.

     Tasavvuf ehline göre nefs, şehvet ve gazap gibi bedensel güçleri kendisinde bulunduran ahlaki-psikolojik bir güçtür. Bu anlayışa göre nefs "kötülüğü çok emrettiği"[5] için aynı zamanda kötü niteliklerin bir ilkesidir.[6]

    Gerek ahlakçıların gerekse mutasavvıfların yapmış oldukları bu tariflerden anlaşılıyor ki nefs, insanın ahlaki-psikolojik yönü ile ilgili olup tabiatındaki aslî unsurlardan olan şehvet ve gazap özelliğine rağmen onu diğer canlılardan ayıran ve yücelten bir cevherdir.

     Nefsi kısaca tanıdıktan sonra belirtmeliyiz ki, bir vasfın ahlak niteliğini kazanabilmesi için onun, alışkanlık sebebiyle nefisde yerleşmiş, şahsın kişliğini yansıtan bir huy, adeta ikinci bir tabiat halini almış bir meleke olması şarttır.

     Zaman zaman gelip geçici olan tavır ve davranışlara hal denir. Bu nedenle insanda değişkenlik arz eden haller ahlak olarak nitelendirilemezler. Mesela korktuğu zaman kişinin benzinin sararması, kalbinin ya da bedeninin titremesi, utandığında yüzünün kızarması... geçici hallerdir, ahlak değildir. Fakat yufka yüreklilik /kabalık, merhametlilik /acımasızlık, yiğitlik /korkaklık, cömertlik /cimrilik, iffetlilik /aşırılık, haya /utanmazlık gibi duygular gelip geçici olmaksızın insanda yerleşip huy, meleke halini almışlarsa, işte o zaman bun ahlak olarak nitelendirilirler.

     Fikri bir düşünce ve çaba olmadan: bir iş ya da bir davranışta  bulunmadan önce "şöyle mi yapsam, böyle mi?"; "İyi mi olur, kötü mü?"... şeklinde bir teemmül ya da düşünce safhası geçirilmeden yapılanlar ahlaklı davranışlardır. Bir an dahi olsa, düşündükten ve menfeatine uygun olup olmadığını araştırdıktan sonra yapılan iş ve davranışlar ahlak niteliğinden uzaktır. Çünkü yapılmasının gereği hissedilir edilmez yatkılnlık ve alışkanlık icabı hemen yapılan şey ahlaktır.

     Alışkanlık sonucu olup zorlanmaksızın, kolayca meydana gelir: Dıştan ve içten gelen hiç bir zorlama ya da zorlanma olmaksızın insanın tabiatından kaynaklanan bir duygu ve arzu sonucu yaptığı iş ve davranışlar ancak ahlaklı davranışlardır. Bir kimse, hep zorlandığı ve kendisini baskı altında hissettiği için birine bir şeyi veriyor veya herhangi bir baskı olmamakla beraber tabiatı icabı istemeye istemeye birine yardım ediyorsa bu  durumda vermesi ya da yardım etmesi de o kimsenin cömert veya yardımsever olduğunu ifade etmez. Yani böylesi davranışlar ahlaklı davranış sayılmaz.

     Kolaylıkla meydana gelmesi şartı ise, aynen usta bir saz sanatçının parmaklarının ya da mızrabının gerektiği zaman gerektiği yerde olarak sanatını icra etmesi... daktilonun tuşlarını on parmağıyla kullanan kâtibin... nerede, hangi hareketi, hangi organıyla ve nasıl yapacağını hiç düşünmeden, otomotik olarak beceren usta bir şoförün... yaptığı gibi, bir tavır, bir davranış ve nitelik kişide adeta kendiliğinden hasıl olurcasına yapılıyorsa işte bu ahlaktır.

     "Ahlak'ın ilim ya da zeka ile de ilgisi yoktur" denilir. Çünkü nice ilim erbabı vardır ki çevresince sevilmez veya nice zeki insanlar vardır ki, çevresinde şeytan olarak nitelendirilirler. Bunun tersi de vakidir. İlmi yok, ama güzel ahlakı sebebiyle övülmeyi hak eden insan da çoktur...

     Ahlakçılar, sahibine kazandırdığı saygınlık, değer ve fazilet sebebiyle ahlakı "Ahlak-ı Hasene" ve "Ahlak-ı Hamide" şeklinde güzel ahlak ve kişinin toplum içerisinde saygınlığını kaybettirmesine, yerdirmesine ve kadr u kıymetini düşürmesine bakarak da  "Ahlak-ı Seyyie", "Ahlak-ı Zemime" şeklinde kötü, çirkin ahlak kısımlarına ayırmışlardır.

     Ahlak İlmi Profesörlerinden değerli dostum Mustafa Çağrıcı'nın da belirttiği gibi hem halk arasında hem de ilgili literatürde bir galat-ı meşhure olarak Ahlaklı veya Ahlak sahibi denildiğinde hep "Güzel Ahlak", Ahlaksız  denildiğinde ise "Kötü ya da Çirkin Ahlak" anlamı kast edilir. Biz de ister istemez, bu yaygın yanlışı işlemekteyiz.

     Ahlakın kapsamına gelince, Tirmizî'nin naklettiği bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir: "Es-Semetü'l-Hasenu ve't-Tüedetu ve'l-İktisad, yani husn-i hal, teennî, iktisad peygamberliğin kırkta biridir."[7] 

    Peygamberler ahlaken yüce ve seçkin insanlardır. Demek ki onlar bu yücelik ve seçkinlik vasfını her zaman ve her yerde kılık ve kıyafetlerine dikkat etme söz ve davranışlarına titizlikle özen göstermeleri sonucu güzel görünme, acelecilik etmeme, düşünerek hareket etme ve ölçülü davranma huy ve alışkanlıkları ile kazanmışlardır.

     Yukarıda da belirttiğimiz gibi ahlak insanın sadece davranışlarını değil, kalbi duygu ve düşüncelerini; içinin dışarıya yansıması sonucu zahiri görünümünü, davranışlarını, tavır ve hareketlerinin hepsini kapsar. Tabii ki bunlar öncelikle insanın kendisiyle, sonra diğer insanlarla barışık, kalben ve zihnen arı, duru ve mükemmel olmanın sonucu olursa ahlak vasfını alır. Düşünce boyutu ile dışa yansıyan boyutu, başka bir ifade ile içi ile dışı bir olmayan hiç bir tavır ya da iş ahlaklı bir tavır ve iyi bir iş vasfını hak etmez.

     Allah Teala: "Göklerde ve Yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekini ister açıklayın, isterseniz onu gizleyin; Allah onunla sizi hesaba çekecek; dilediği kimseyi bağışlayacak dilediği kimseye de azap edecektir. Allah'ın her şeye gücü yeter."[8] demiştir.

     Bu ayetten açık ve net olarak anlaşılıyor ki, sorumluluk çağına gelmiş her kişi, sadece açığa çıkan iyi ya da kötü fiil ve davranışlarından değil zihni faaliyetlerinden, tasavvuf ehlinin ifadesiyle kalbî fiillerinden de sorumludur; Allah affetmediği takdirde bunlardan da sorgulanacak ve ceza görecektir.

     İslam'da "Ameller niyetlere göre değerlendirilir"[9] ilkesi esastır. Niyetler ise felsefecilere göre zihnin, mutasavvıflara göre kalbin, ahlakçılara göre de nefsin faaliyetleridir. Kötü ya da iyi, bilerek ve isteyerek yapılan her iş mutlaka zihnin bir dizi faaliyetinden sonra gerçekleştirilir. O nedenle işlerin iyi veya kötü olarak yapılması zihinlerin iyi ya da kötü faaliyetlerinin sonucudur. Bir kişi, Allah'tan başka, birlikte yaşadığı insanlar nazarında ne kadar iyi bilinirse bilinsin! Eğer bu insan kötü bir işi yapmağa niyetlenir, kimsenin olmadığı yeri(!) araştırır ve kendince fırsatını bulduğu anda yasak olan işi yapacak olursa, bu ahlaken kötü bir insandır. Aynı şekilde fırsatını bulamadığı için kötülük yap(a)mıyor veya korktuğu için iyilik yapıyorsa, bu kimseye de güzel ahlak sahibi denilemez.

     Gazali'nin de belirttiği gibi fazilet, arzular güçlü, ortam (esbap) uygun, engeller ortadan kalkmış olduğu halde, özellikle de arzu edilmesine rağmen kötülüğün işlenmemesidir."[10]

     Yani bedensel güçlerimizle akli ve iradi güçlerimizin savaşı sonunda akıl ve irade galip geldiği an ahlaktan ve faziletten söz edilebilir. Değilse bu reziletten başka bir şey sayılmaz.

     Mesela birinin namusuna ya da malına göz koymuş, zihnen ve hayâlen onunla meşgul olup, bunu gerçekleştirmenin imkân ve fırsatını kollayan bir kimse... yapmak için fırsatını bulduğu ve yapmak üzere eyleme geçtiği bir anda, aczinden ötürü veya üstüne birinin geldiğini sezinler sezinlemez o işi yapmaktan vazgeçmişse, bu kişi yakalanmadığından ötürü hukuken olmamakla birlikte Allah nazarında ahlaken suçludur ve kesinlikle o kötülüğü yapmış sayılır. İşte bu yüzden de Allah dilerse affeder, dilerse hesaba çekip cezalandırır...

     "Hicap Ayetleri"nin nüzulü, Kur'an-ı Kerim'de “Sahabilerin ve Rasulüllah’ın zevcat-ı tahirat'ının kalplerinin temiz kalması” illetine dayandırılır. Şöyle ki, söz konusu ayetlerin lafzından da anlaşılabileceği gibi sahabeden biri, Rasulüllah'ın vefatından sonra Hz. Aişe ile evlenmeyi tasarlamış ve kalbinde gizlediği bu arzusunu bir dostu ile paylaşmıştır. Henüz sözden ve tasarıdan öteye geçmemiş olan onun bu düşüncesi Rasulüllah (s.a.v.)'den ziyade Cenab-ı Allah üzmüş ki, derhal indirdiği şu ayetlerle o sahabiyi ikaz ve itapla cezalandırmıştır:

     "... Peygamber'in hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman bunu, perde arkasından isteyin. Böyle yapmanız sizin ve onların kalpleri için en temiz bir davranıştır. Allah'ın Rasulünü üzmeniz ve onun hanımlarını vefatından sonra nikâhlamanız size yakışmaz. Sizin böyle düşünüp bunu yapmanız Allah nazarında büyük bir olaydır.”[11]

     "Bir şeyi ister açıklayın ister gizleyin. Kuşkusuz Allah her şeyi çok iyi bilir."[12]

    Evet, bu sahabi düşüncesini bir yakınına söylediği için değil, zihni bir faaliyetinden dolayı Allah nazarında ahlaken suçlu bulunmuş ve düşüncesi yakışıksız; hatta Allah nazarında büyük bir  suç olarak nitelendirilmiştir.

     Fakat bu durum iyi anlaşılmalı ve Hz. Peygamberin şu hadisinde söylemek istediği şey ile karıştırılmamalıdır: "Bir mü'min birine bir iyilik yapmayı düşünür ve imkânını bularak bu iyiliği yaparsa iki sevap; imkân bulamadığı için yapamazsa bir sevap kazanır. Bir mü'min birine bir kötülük yapmayı tasarlar ve imkânını bularak bunu yaparsa bir günah, iradesiyle o kötülüğü yapmaktan vazgeçerse bir sevap kazanır."

     Yukarıda da açıkladığımız gibi Ayette söylenen ile Hadiste söylenen aynı şeyler değildir. Birbirlerinden çok farklıdırlar. Hadiste söylenmek istenen şudur: Nefsî isteklerine mağlup olmuş olarak kötülüğe meyleden bir mü'min, tam işin başına geçtiği anda yapacağı şeyin gayr-ı insani bir iş, kendisinin de Allah'a isyan etmek üzere olduğunu düşünür veya bir uyarıcı tarafından uyarıldıktan sonra arzu ettiği ve imkânı olduğu halde kendi iradesiyle elini eteğini o işten çekerse... asıl zihnen /kalben temiz olan ve nefisine hâkim olan güzel ahlak sahibi, işte bu kişidir. Peygamber Efendimiz işte bu kişiye, bu tavrından dolayı "bir sevap kazanır", demiştir:

      Hz. Peygamber: "Komşusu şerrinden emin olmayan kimse vallahi mü'min değildir"[13] demiş ve bu yemini üç defa tekrar etmemiş midir?...

     Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ahlak, sadece zahirde yaşanan ve görünen iş ve davranışlarla ilgili olmayıp, kalbi fiiller /zihnî durum ile de ilgilidir. İşte bu nedenlerle denilebilir ki, ahlakî davranışların sorumluluğu gerektiren kısmı bu davranışları mümkün kılan kaabileytler ve alışkanlıklardan öte zihniyet boyutudur; Allah korkusu ve sorumluluk düşüncesidir. Zaten Fiil ve davranışlar, ancak aklın, iradenin ve iyi niyetin sonucu olarak vücuda gelirse ahlakîlik özelliği kazanır, değilse, güzel de olsalar ahlakî sayılmazlar.

    Ahlak'ın gayesini de Kadî el-Beydavî'nin şarihlerinden olan Şeyhzâde'nin "Rüasul size örnek /şehîd sizde insanlara örnek /şüheda kimseler olasınız diye böylece sizi orta bir ümmet yaptık..."[14] ayetinde geçen "Vasat ümmet" kavramını tefsiri ile açıklamak isteriz.

     Şeyhzâde şöyle demiştir. Vasat orta demektir. Bir çemberin her noktasına eşit uzaklıkta olan kısmına veya bir düzlemin iki ucuna da aynı mesafede olan noktaya orta denir. Bu kelime daha sonraları ahlak biliminde insan ya da insan toplumuna istiare olarak kullanılmağa başlanmıştır.

     Vasat insan, vasat ümmet sözü de tavır ve davranışlarında ifrat ve tefritten uzak ve ahlak-ı hamide; ilim, irfan ve fazilet için istiare olarak kullanılmıştır.

     Şüphesiz ilim, irade ve salih amel vasıtasıyla reziletlerden arınmak ve hikmet, iffet, şecaat ve adaletle donanmak kişiyi seçkinliğe, iyi ve dengeli bir insan olmağa götürür. Aslında her insanın özellikle mü'minlerin ifrat ve tefritten uzaklaşıp nefsi güçlerinin tamamında i'tidali kazanması; ameli ve ahlaki cephesini olgunlaştırmak suretiyle övülen güzel huylar ile hayatını ve gidişatını dengelemesi insan olmanın bir gereğidir. Bunu gerçekleştirebilmesi için Allah insan oğluna üç ruhî ve bedeni güç /meleke vermiştir. Bunlar,

        1- Kuvve-i Akliyye veya ilmiye (Bilgi gücü)

       2- Kuvve-i Şeheviyye (Arzu ve istek gücü)

       3- Kuvve-i Gadabiyye (Öfke-Tepki gücü).

     Ebu bekir er-Razi, İbn Miskevey ve İmam Gazali, gibi tüm ahlakçıların da kabul ettikleri gibi bu güçlerin her birinin bir ileri /ifrat, bir geri /tefrit ve bir de orta /i'tidal derecesi vardır.

     Kuvve-i Akliyye veya İlmiye'nin ileri, aşırı derecesi Cerbeze (menfeat ve enaniyet adına, arzuları hesabına akı kara, karayı ak gösterme; aklı ve zekayı bu yönde kullanma demogogluğunun adıdır. Buna şeytanlık da denilir), geri derecesi Ğabavet (budalalık), orta derecesi ise Hikmet denilen fazilettir.

    Kuvve-i Şeheviyye'nin ileri, aşırı derecesi Sefahat, geri derecesi Cümudet (donukluk) (Bazıları bunun ifrat derecesine takvanın zıddı olan fücur, tefritine bürudet yani soğukluk demiştir), orta derecesi ise İffet adı verilen fazilettir.

     Kuvve-i Gadabiyye'nin ileri, aşırı derecesi İnhimak (Saldırganlık) (Bazıları bunun ifrat derecesine tehevvür, yani aniden öfkelenme ve şiddetli kızgınlık), geri derecesi Cebanet (korkaklık) orta derecesi ise Şecaat denilen fazilettir.

     Ruhun üç kuvvesinin ifrat ve tefrit derecesinden rezillikler, mu'tedil ve ölçülü olmasından ise aslî faziletlerin kaynağı olan Hikmet, iffet ve şecaat vücuda gelir. Bu üç kuvvenin i'tidal noktalarının birlikte ve aynı kişide bulunması ise o insanı adalet sahibi yapacağından şüphe edilmemelidir. İşte bu dört kuvveye sahip olan her insan vasat insan, ve her topluluk vasat ümmet vasfını hak etmiş olur ve diğerlerine örnek, numune-i imtisal olma hakkını kazanır.[15]

     İslam ahlakının temellerini oluşturan hikmet, iffet, şecaat ve adalet, bu dört aslî fazilette itidalin kemaline ulaşabilmek şüphe yok ki insanlığın en yüce mertebesine ulaşmak ve Allah'a yakın olmak demektir.

    İşte İslam Ahlakının gayesi, her insanı yaşayacağı riyazet ve mücahede ile sahip olduğu bedenî ve ruhi kuvvelerinin aşırılklarından arındırmak ve tabiatında mevcut olan bu dört kuvvede itidal noktasına yücelterek Rabbına yaklaştırmaktır. O'nun sevgisini, hoşnutluğunu kazandırmak ve"Nefsini arındırıp yüceltenler başarıya ulaşmışlardır."[16] ayetinde ifade edildiği biçimde dünya ve ahirette gerçek başarıya ve mutluluğa ulaştırmaktır, dersek kanaatimizce yanılmış olmayız.

     Çok önemli gördüğüm bir hususuda burada belirtemk isterim. Bizim uhrevi saadet ve mutluluğumuz ne ibadetlerimizin, ne de güzel ahlakımızın bize kazandırabileceği bir değerdir. Cennet ve nimetleri... ancak layık olan kullarına Allah'n merhameti, bağışlayıp tezkiye etmesi sonucu ulaşılabilecek bir lütuftur.

    O Buyurmuştur ki, "Eğer siz, yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, biz de sizin küçük günahlarınızı örteriz ve girilecek en değerli bir yere /cennete girdiririz."[17]

     Bu ayette Allah Teala, uzak kalamayacağımız büyük günahlardan, üzerimize geldikçe kaçınma ve işlememe şartını bize, buna mukabil küçük günahlarımızı örtme ve bağışlama va'dini de kendisine ayırmıştır.

     Bir hadisinde Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Ey ashabım Allah'tan çok, çok bağışlanma ve merhamet dileyin. Zira sizin hiç birinizin yaptığı sizi cennete götürmez.

     Bu şok edici söz üzerine sahabiler bir süre sustuktan sonra, içlerinden biri: "Peki ya Rasulallah! Senin yaptığın da seni cennete götürmez mi?" dedi. O: "Evet, Rabbımın lütfu ve merhameti olmazsa, benim yaptıklarım da beni cennete götürmezdi." dedi.()

     Gerçekten bu hadis, Kur'an-ı Kerim'in de işaret ettiği ve hiç bir zaman göz ardı edilemeyecek derecede çok önemli bir gerçeği ifade etmektedir. Zira bir ayette Allah Teala:

     "Sana erişen her iyilik Allah'tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsindendir..."[18] diyerek bizim akli ve iradi gücümüzü aşanların dışındaki bela ve musibetlerin hepsinin kendi işlediğimiz günah ve kusurlarımızın bir sonucu olduğunu belirtmiştir.

     Aklımıza hemen "Kuşkusuz yapılan iyilikler kötülükleri giderirler."[19] ayeti geliyor ve arkasından da Rasulüllah (s.a.v.)'in, "İşlediğin bir kötülüğün ardından hemen bir iyilik yap ki, onu yok etsin."[20] hadisi...

     O halde bizim yaptığımız ibadetler ve iyiliklerimiz kötülüklerimizi yok etmeğe yetmiyor mu? Dediğimiz an, şu ayetin bize cevap teşkil ettiğini düşünebiliriz:"Başınıza gelen her musibet ellerinizin kazandıkları sebebiyledir; çoğunu da Allah affediyor."[21]

     Demek ki, yaptıklarımız ettiklerimizi karşılamıyor; iyiliklerimiz ve ibadetlerimiz kötülüklerimizi örtecek ölçüde değil! Biz  ancak Allah'ın lutfu ve affı ile hayatımızı sürdürebiliyoruz. Yani yaşamamız dahi Yüce Allah'ın bağışlaması sayesindedir.

     Bunları düşünürken şu ayet:"Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yer yüzünde hiç bir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor..."[22]

     Bunun ardından: "Şayet Allah'ın sizlere lütfu ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç kimse, asla temize çıkamazdı."[23] ayet ve ayetler...

     O halde anlaşılıyor ki Rasulüllah (s.a.v.) doğru söylemiş. Hem bizi kuşatan hayatımızın hem de ahiret mutluluğunu nasıl kazanılabileceği gerçeğini söylemiş...  İnandık ki, bizim yapıp ettiklerimiz bizi cennete götürmez. Ancak Gerçek olan imanımız, Allah'a kulluk bilinci ve takva hedefine yönelik mücahede ve gayretlerimiz ile bundaki samimiyetimiz ve bütün bunların bir ifadesi olan güzel ahlakımız bizi Allah'a yaklaştıracak ve hoşnutluğunu kazandıracaktır, itaat ve ibadetlerimiz değil...

     Evet, şayet Allah'ın lütfu ve keremi olmazsa, peygamberler de dahil hiç bir insan, ne dünyada ne de ahirette asla temize çıkamaz ve gerçek başarı ve mutluluğa kavuşamaz!

     Binaenaleyh ahlakın amacı Allah'ın rızasından başka olmamalıdır; hatta ahlakî niteliklerde belli bir olgunluğa erdikten sonra cennet ve cehennem ümidi dahi olmamalıdır. İman, ahlak ve ibadetlerin hepsinde yegâne amaç sadece Allah'a layık kul olabilmek ve onun rızasını kazanmak olmalıdır. Zâten ahlâkî kemâle ermiş olan yüce şâhsiyetler hiçbir zaman Allah’tan ibâdetlerine karşılık beklemezler; cennet ümidi ya da cehennem korkusuyla ibâdeti ahlakdışı bir iş olarak bilirler.

     Gerçi Allah Teala Kur'an-ı Kerim'inde cennetleri samimi gayretlerimiz, itaat ve ibadetlerimiz için hedef olarak göstermiş ve "Rabbınız tarafından bağışlanma ve genişliği yer ve gökler genişliğinde olan cennetler için birbirinizle yarışın..."[24] buyurmuştur.

     Ayrıca pek çok ayette, inanıp salih amel işlediğimizde bizlere cennet ve çeşitli nimetlerini vaat etmiştir. Bunlar, cennet ve çeşitli nimetler ümidiyle olduğu gibi cehennem ve korkunç bela ve musibetlerden emin olmak için ibadet ve itaat edilebileceğini ifade ederler. Fakat bu durum, henüz beş-altı yaşlarındaki çocuğu namaza ve güzel ahlaka teşvik etmek veya bilgisiz âmî birisini kötülüklerden uzaklaştırıp Allah'a itaate alıştırmak için yapılanlar gibi bir şeydir. Zira gerçek mü'min, ilim ve irfan ile Rabbini tanıdıkça, ilmî düzlemde Ayne'l-Yakin ve Hakka'l-Yakin derecelerinde imanı pekişip kıvamını buldukça gerçek anlamda kulluk bilincine eren kişidir. O, Hz. İbrahim misali kenidisini, bütün varlığıyla Rabbinin emir ve yasaklarına bırakmıştır. Meşhur mutasavvifelerden Rabiatü'l-Adeviyye’nin şu sözü, bu konuda güzel bir örek olarak kabul edilir:

     "Ey Rabbım! Şayet cennetini ümit ederek sana kulluk ediyorsam, cennetini bana haram kıl, cehenneminden korktuğum için sana ibadet ve itaat ediyorsam, cehennemini bana helal kıl... Yok sana, senin için kulluk ediyorsam cemal-i bâ kemalini bana rûzi kıl."Ya da

    Yunus Emre gibi :

    • Cennet, cennet! dedikleri,         
    • Bir kaç melek bir kaç huri!
    • İsteyene ver ânları                    
    • Bana seni gerek seni...

     İslam'da ahlakın asıl iki kaynağı Kur'an-ı Kerim ve O'nun ışığında oluşan Hz. Peygamber'in Sünnetidir. Daha sonra bu iki aslı takip eden bilgili ve muttaki mü'minlerdir.

     İnsanların tamamına yol gösterici ve aydınlatıcı bir klavuz olarak indirilen Kur'an-ı Kerim sayesinde ilk müslümanlar, Hz. Peygamber'in kendilerine tilavet ettiği Kur'an ile bilmedikleri gerçekleri öğrendiler, onunla cahiliyye döneminin akıl ve mantık dışı zihni yapıdan, insanlık dışı hayat anlayışından, vahşi ve zorbaların hakim olduğu yaşam tarzından, kör taklide dayalı inanç, adet ve geleneklerinden arınarak temizlendiler, gerçek hüviyetlerine, insani değerlerine yeniden kavuşup aslî ve tabii niteliklerinde giderek yüceldiler; Kitabı ve hikmeti; onun kılavuzluğunda bilmedikleri daha pek çok şeyi öğrendiler.[25] 

     "Muazzam bir ahlak üzere olan"[26] Hz. Muhammed, Allah'ın kendisine ilim ve hikmet verdiği, kitap indirdiği en son peygamberidir. O asrının ve kıyamete kadar gelecek olan Adem neslinin en seçkin ve mükemmel insanıdır. 23 yıllık vahiy sürecinde Rabbından aldığı eğitim ve terbiye ile muazzam bir ahlaka ve insani niteliklerinde kemal mertebesinde olgunluğa sahip eşsiz bir kılavuz ve yegane örnek şahsiyettir. Gelişi "Alemlere rahmet" yaşayışı hikmet, iffet, şecaat ve adalet olan mükemmel bir insandır. İşte bu nedenlerle Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin sünneti İslam ahlakının temel iki kaynağıdır. Sahabiler işte bu iki kaynaktan beslenerek Asr-ı Saadeti yaşadılar. Allah'ın ifadesiyle "İnsanlar için çıkartılmış en iyi bir toplum", aşırılıklardan uzak "Orta bir ümmet" oldular.

    Sa'd İbn Hişam anlatıyor. Hz. Aişe'ye gidip, "Ey mü'minlerin annesi! Bana Rasulüllah (s.a.v.)'in ahlakından bahset" dedim. O, "Sen Kur'an okumuyor musun? dedi. Ben "Evet, okuyorum"  dedim. O halde git Kur'an oku, zira "Nebi'nin ahlakı Kur'an idi." dedi.[27]

    İşte bu iki kaynak ve bunlardan beslenen muttaki mü'minlerin örnek vasıfları ve düşünceleri de İslam düşüncesini genel hatlarıyla belirlemiş ve İslam ahlakının da ilkelerini koymuştur


    [1] Şuara, 26/137,138.

    [2] Kalem,68/4.

    [3] Gazalî, İhya, III/52.

    [4] Bkz. eş-Şerîf Ali b. Muhammed el-Cürcanî, Kitabu't-Ta'rifat, HLK mad.

    [5] Yusuf, 12/53.

    [6] Gazalî, a.g.e., III/4;Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Ana Hatlarıyla İslam Ahlakı, İst. l991, s.139.

    [7] Tirmizi, Birr ve's-Sıla, 66, 2010.

    [8] Bakara, 2/284.

    [9] Buharî,Bed'u'l-Vahy,1.

    [10] Gazali, a.g.e., III/90; Çağrıcı,a.g.e.,s.144.

    [11] Ahzab, 33/53.

    [12] Ahzab, 33/54.

    [13] Buhari, Edeb,29.

    [14] Bakara, 2/143.

    [15] {Bkz. Şeyhzade, I/445; Gazali, a.g.e., III/53; Kınalızâde Ali Efendi, Ahlak-ı Alâ-î, Yayına hazırlayan: Hüseyin Algül, İst. Tsz. s.91-123; M. Çağrıcı, a.g.e., 122 vd.; Ahmet Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı, (Sadeleştiren: Dr. Ali Arslan Aydın),Üçüncü Baskı, tsz.s. 191 vd.}

    [16] Şems, 91/9,10.

    [17] Nisa, 4/31.

    [18] Nisa, 4/79.

    [19] Hûd, 11/114.

    [20] Tirmizî, Birr, 55.

    [21] Şûra, 42/30.

    [22] Nahl, 16/61.

    [23] Nur, 24/21.

    [24] Al-i 'Imran, 3/133.

    [25] Bkz, Bakara, 2/129; Al-i 'Imran, 3/164.

    [26] Kalem,68/4.

    [27] Müslim, Müsafirun, 18, 139.


    AHLAKIN İMAN VE İBÂDETLERLE İLİŞKİSİ

    Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

    Ahlakın önemine; bilhassa iman ve ibadetlerle ilişkisine gelince. Bununla ilgili bir kaç hadisi hatırlatarak konuya açıklık getirmek isterim. Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 

    "sizin en iyiniz, ahlakı en iyi olanınızdır."[28]  

    "Benim en çok sevdiğim kimse, ahlakı en iyi olan kimsedir."[29] 

    "Kıyamet gününü terazide en ağır olan amel güzel ahlaktır."[30] 

    "İmanı kâmil mü'min, ahlakı güzel olan mü'mindir."[31] 

    "Ben ancak ahlakî güzellikleri tamamlamak için gönderildim."[32]

     "Sözünde durmayanın imanı yoktur, emanete ihanet edenin dini yoktur."[33] 

    "İman ile hased", "İman ile cimrilik", "İman ile kin" bir kulun kalbinde asla birlikte bulunamazlar."[34] anlamındaki hadisler de ahlakın önemini ifade etmektedirler.  

    İslam'da ahlâk, dinin imandan hemen sonra gelen en önemli bir ilkesidir. Denilebilir ki ahlak kalpteki imanın  görünüm, tavır ve davranışlar olarak dışa, hayata ve ibâdetlere yansımasıdır.  

    Din'i, genel anlamda: "iman, ahlak, hukuka saygı ve ibadetler bütünüdür", şeklinde ve bir piramit şeklinde düşünecek olursak[35] piramidin üst kısmında iman, sonra ahlak sonra da hukuka saygı ve ibadetler yer alır. Yaşamak da daima bu sıraya göre olmadır... 

     Allah'a İman, Kur'an-ı Kerim ve nefiste ve hariçteki sayısız belge ve açık deliller vasıtasıyla kazanılan kesin bilgi ile Allah'ı tanımak, O'nun varlığını, birliğini, eşinin ve benzerinin olmadığını tereddütsüz tasdik etmek... Her şeyin ilk ilkesinin Allah, varlığının da ancak O'nun lütfu ve ihsanı ile mümkün olduğuna; başlangıcın olduğu gibi akıbetin de yine O'nun dilediği zaman ve dilediği biçimde gerçekleşeceğine kuşkusuz inanmak demektir. 

    Allah'a iman, insanın sırf Allah için, sadece O'na kulluk maksadıyla yaratıldığına ve O'nun yer yüzündeki halifesi olarak görevlendirildiğine, dünya ve ahiret hayatının da kimin kullukta daha iyi olduğunun denenip tesbit edilmesi için yaratılmış olduğuna... tereddüt etmeksizin inanmak demektir.

    Allah'a iman, her yerde ve her zaman Yüce Yaratıcının kişi ile beraber olduğuna, en ufak bir şey de olsa, O'nun gözünden ve bilgisinden kaçmadan, yapılan her şeyi görüp kaydettiğine; hiç kimsenin yaptığının karşılıksız kalmayacağına ve mutlaka büyük bir günde karşılığının verileceğine... şeksiz inanmak demektir.

    Allah'a iman, peygamberlik müessesesine; her topluma mutlaka bir peygamberin gönderildiğine ve onlarla birlikte indirilen suhuf ve kitaplara, o kitapların muhtevasına hiç bir ayrım gözetmeksizin inanmak demektir.

    Allah'a iman, kıyamete, onunla ilgili olarak haber verilenlere, Ahiret hayatına; mahşere, amellerin tartılıp muhasebeye tabi tutulacağına, cennete, cehenneme ve onlarla ilgili olarak vahyin taşıdığı bilgilerin hepsine inanmak demektir.

    Sözün özü, "La ilâhe illallah" demek, Allah'a, Risalete ve Ahiret hayatına, bize haber verildiği muhteva ile birlikte ve ilme'l-Yakîn ile tanıyıp, şeksiz, şüphesiz tasdik etmek demektir.

    İşte böylesi bir iman akıl, bilgi ve tefekkür sonucu kazanılan marifet ve basiret ile desteklenir ve kişi bilgi düzleminde İlme'l-Yakinde kalmayıp Ayne'l-Yakin ve Hakka'l-Yakin derecelerine ilerledikçe imanı sürekli olarak artar; iman arttıkça kulluk şuuru ve bilinci hakim hale gelir... Kendisine karşı, aile efradına karşı, yönettiklerine ve çevresine karşı mesuliyyet duygusu güçlenir... Bütün bunlardan Rabbına karşı sorumluluğunun idrakine varır... Böylece Allah'ı görürcesine itaat ve ibadet etmenin hazzına ulaşır... Bu iman ve itaat bilinci ise insanda güzel ahlakın yegâne kaynağı olur. Merhum M. Akif'in de dediği gibi:

    Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır;

    Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

    Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân'ın...

    Ne irfanın kalır te'siri kat'iyyen, ne vicdanın.

    Hayat artık behîmîdir... Hayır ondan da alçaktır;

    Ya hayvan bağlıdır fıtratla, insan hürr-i mutlaktır.

    Behaim çıkmaz amma hilkatin sâbit hududundan,

    Beşer halâ habersiz böyle bir kaydın vücudundan!

    Meğer kalbinde Mevlâ'dan tehâşi hissi yer tutsun...

    O yer tutmazsa hiç manası yoktur kayd-ı namusun.

    Hem efradın, hem akvamın bu histir, varsa vicdanı;

    Onun ta'tıyli: insaniyyetin tevkı-i hüsranı![36]

      Evet, insanı insan yapan ve onu ahlaken yücelten, ne şu ne de budur! mü'minin kalbindeki marifetullaha dayalı Allah korkusu ve ona olan saygı duygusudur. İnsanda bu marifet ve bu duygu var ise,  ancak o insandır, değilse belki de hayvanlardan daha aşağı bir yaratıktır. Kalbinde marifetullah ve haşyetullaha yer olmayan böyle bir yaratıkta irfan, namus, vicdan... gibi duyguların ona fazilet kazandırması mümkün değildir...

    Müslümandaki güzel ahlak ancak Allah'a iman ve bu imanın, başlangıçta ona sağladığı Allah korkusu sonra da tanıdıkça artan Allah’a saygı ve sevginin sonucudur. Öyleyse kişinin ahlakı imanını ile doğru orantılıdır, dindarlığı da aynı.

      Rasulüllah (s.a.v.) bir takım ahlaki ilkelerden söz edip, arkasından da imandan bahsetmesi de bu kanaati desteklemektedir:

     - "Ahlak dinin kabıdır; bir kimsedeki dinin derece ve mahiyeti ahlakın derece ve mahiyeti ile doğru orantılıdır."

     - "Mü'minlerin en kâmil olanı ahlakı mükemmel olanıdır ki, bunlar kendileriyle hoş geçinilir, insanlar ile ülfet eder ve onlarla ülfet edilir."

      - "Bir kul ahlakını güzelleştirmedikçe, öfkesini yenmedikçe, kendisi için istediklerini başkası için de istemedikçe mü'min değildir."[37]

      - "Komşusu şerrinden emin olmayan kimse vallahi mü'min değildir, vallahi mü'min değildir, vallahi mü'min değildir..."[38]

      - "Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir."

      - "Kendisi için istemediğini din kardeşi için isteyen bizden değildir " ve bunun aksi ifade de öyle. [39]

     - "Büyüğümüzün hakkını vermeyen, küçüklerimizi sevmeyen bizden değildir."

      - "Zinası esnasında zani mü'min değildir."

      - "İman ile cimrilik, her ikisi birden mü'minde bulunmaz."

      - "İslam güzel ahlaktan ibarettir."

     Daha bunlar gibi nice hadisler güzel ahlakın iman için gerekli olduğuna veya imandan kaynaklandığına delalet etmektedirler.

     Şu iki ayetin de güzel ahlakın ve dinin, imanın zorunlu bir neticesi olduğunu ifade ettiği kanaatindeyiz:

    "Mü'minler sadece Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, ayetleri okunduğu zaman iman bakımından artan ve Rabblarına dayanan kimselerdir. Onlar namazı ikame eder ve zekatı verirler. İşte bu özelliklere sahip olanlar gerçek mü'minlerdir. Onların Rabbları yanında dereceleri, bağışlanmaları ve eşsiz rızıkları vardır."[40]

     "Mü'minler, sadece Allah'a ve Elçisine inanan, sonra da şüphe etmemiş olan ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad eden kimselerdir. "Amenna" sözünde doğru olanlar işte bunlardır."[41]

     İbadetler, bilhassa farz olan namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerin Kur'an-ı Kerim'de belirtildiğine göre hikmeti kulun tabii olan istek ve arzularının disipline edilmesi ve hayatının rabt u zabt altına alınması; böylece ahlaken yücelmesi, iman bakımından da olgunlaşması içindir.

     Mesela günde beş defa ve vaktinde kılınması emredilen namazın hikmeti, küçüğünden en büyüğüne varıncaya kadar tüm kötülüklerden insanı uzak tutması içindir:

     "...kuşkusuz namaz aşırılıklardan ve vicdanı sızlatan kötülükten /münker uzaklaştırır...[42]

    "Ey inananlar! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, korunasınız diye oruç size de farz kılınmıştır."[43]

    Zekat, adı üstünde kişiyi mala karşı hırs, aşırı tamah ve düşkünlükten temizlemek, aynı zamanda fakirin hakkını vermek suretiyle malı temizlemek anlamını taşır.

     Hacc, başlı başına sabır, başkalarına katlanma ve yardımlaşma amacına yönelik meşakkatli bir ibadet türüdür. Rasulüllah (s.a.v.) hacda olduğu gibi hiç bir ibadete niyet ederken: "... Allah'ım! Bunu bana kolaylaştır." diye dua etmemiştir.

     Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ahlak Allah'a imanın tabii bir sonucu olduğu gibi ibadetlerle de beslenip güzelleştirilebilen bir melekedir. İmansız ahlakın ve ibadetin Allah yanında hiç bir değerinin olmadığı bilinmektedir.

    Ahlak güzel olmadan, değişik bir ifade ile söyleyecek olursak, kötü ahlak ile birlikte gerçek imanın varlığından söz etmenin doğru olmadığını da Rasulllah (s.a.v.) onlarca hadisi ile açıklamıştır.

     Bir kişinin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, verdiği zekât, yaptığı hacc... kötü ahlak sahibini bundan uzaklaştırmıyorsa bunlar ibadet değildir. Ona hiç bir iyilik getirmezler; aksine o şahsı ancak Allah'tan uzaklaştırırlar:

    Rasulüllah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin kıldığı namaz, onu halâ kötülüklerden uzaklaştırmamışsa, onu ancak Allah'tan uzaklaştırmaktadır." Veya "Onun yatıp kalkmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur."

     Oruç hakkında da:"Yalancılığı ve yalan dolan ile iş yapmayı terk etmeyen kimsenin aç ve susuz kalmasına Allah'ın ihtiyacı yoktur." demiştir.

     Bütün bunlardan anlıyoruz ki güzel ahlak gerçek imanın, ibadetler ve hukuka saygı da bu ikisinin zorunlu neticesidir. İlkindeki ziyadelik diğerlerini de aynı oranda etkiler, eksilme de öyle... Gerçek imana sahip olan mü'minin ahlaksız, ya da Allah'a isyan içinde olması mümkün değildir.

     Ayrıca amacına ve şartlarına uygun yapılan itaat ve ibadetler de hem ahlakı gittikçe yüceltir ve sosyal ilişkileri güzelleştirir hem de imanın kıvama ermesi, pekişmesi anlamında artmasını sağlar. Dolayısıyla ahlakın iman ve ibadetlerle irtibatı, birbirinden ayrı düşünülemeyecek derecede güçlü ve iç içedir diyecek kadar birbirinden ayrılmazlarıdır.

      Ahlak huy ile ilgili olunca, ister istemez iyi ya da kötü huy ya da ahlak ayırımının yapılması kaçınılmazdır. Bu yüzden ahlakçılar ahlakı, Ahlak-ı Hamide, Ahlak-ı Hasene şeklinde güzel ahlak ve Ahlak-ı Seyyi'e ve Ahlak-ı Zemime şeklinde kötü, ya da çirkin ahlak kısımlarına ayırmaktadırlar.

     Öncelikle şunu belirtelim ki, insanın sahip olduğu kuvvelerden çıkan iş ve davranışlar akl-ı selime uygun, Din açısından da doğru ve güzel addedilip onaylanmışsa bunlar iyidir, aksi ise kötü kabul edilir. Başka  bir ifade ile ifrat ve tefritten uzak olup itidal üzere olan her ahlak fazilet, itidalden uzak olup ifrat ve tefrit üzere olan her ahlak da rezilettir. Ahlaka güzellik ya da çirkinlik kazandıran haller bundan başkası olamaz. Yukarıda da bahsetmiştik, hikmet, iffet, şecaat ve adalete uygun olan ahlak güzel ahlak, bu vasıflardan yoksun olan ahlak da çirkin ahlaktır.

     Ahlakı, Ahlak'ın kapsamını, kaynağını ve iman ile ilgisini tanıdıktan sonra Güzel ahlakın aslının ne olduğunu bilmek mümkündür. Çünkü ahlakın birinci ve en önemli kaynağının Allah'a iman ve Kulluk bilinci olduğunu söylemiştik. Gerçek mü'minin ahlakı da imanı gibi güzeldir. Bu kimse her yerde ve her an Allah'ın kendisiyle birlikte bulunduğuna inandığı ve mes'uliyetini müdrik olduğu için daima O'nun emir ve tavsiye ettiği hoşnutluğunu kazandıracak iyi şeyleri yapmayı imanının bir gereği olarak huy edinmiştir. Zaten böyle bir mü'minin başka türlü davranması mümkün değildir:

     "Allah için veren ve takvaya sarılan; tüm iyilikleri de tasdik eden kimseye kolaylıkları kolaylaştırırız."[44] 

    Mesela İbn Miskeveyh demiştir ki, "...söz gelimi, bir insan iffetlilere yaraşır bir işi, "iffet" erdeminden dolayı değil de herhangi bir çıkar amacı güttüğü için veya erdem olduğunu bilmeyerek ya da riya, acz, korku gibi ahlak dışı yahut patolojik bir sebepten ötürü yapabilir; bu gibi sebeplerle cesaretli, cömert ve adil kişilere özgü davranışlarda da bulunabilir. Ne var ki, tamamen ahlak dışı kaygı ve hesaplara dayalı görünüşteki bu iyi fiiller, hiç bir zaman sahibinin erdemli olduğunu göstermez. Buna karşılık, sözgelimi "cesaret" erdemine sahip olan kişinin erdeme aykırı davranmaktan duyduğu kaygı, ölmekten duyduğu korkudan daha şiddetlidir. Bu yüzden o kişi, şerefli bir ölümü çirkin bir yaşayışa tercih eder. Özellikle inançları, namusu ve ülkesi gibi kutsal değerlerini savunmaktan büyük bir haz duyar ve nasıl olsa öleceğine göre, genel olarak iyilik ve gerçek uğruna severek ölüme gider."[45]

    Mesela, yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'a kulluk bilincini taşıyan ve hep O'nun rızasını gözeten ve bu yüzden hakim karakteri hikmet, iffet, şecaat ve adalet olan kimseler, kötü ahlak olarak bilinen hayasızlıktan, aşırılıklardan, hafiflikten, korkaklıktan, saldırganlıktan, kötü sözlü olmaktan, öfkelenmekten, gaddarlıktan, haksızlıktan, zulümden, kinden, hasetten, kibirden, bencillikten, başkalarıyla alay etmekten, hainlikten, yalancılıktan, koğuculuktan, münafıklıktan vb. tüm kötü huy ve hasletlerden uzaktırlar. Hatta Kur'an-ı Kerim'deki bir ifade ile bunlar, hakim karakterleri sebebiyle bu tip kötülükler akıllarından dahi geçmeyecek derecede gafil / ilgisizdirler.[46] 

     Ancak kalbine iman girmemiş, sûreta mü'min geçinen müslümanlar Allah'ı ve sorumluluklarını yeterince bilmedikleri için cesur ve atılgandırlar. Var saydıkları imanları ve şekilden öteye gitmeyen ibadetleri de kendilerine olumlu bir katkıda bulunmadığı için bunlar akli, şehevi ve gadabi kuvvelerinde itidalden uzak olup ifrat ve tefrite düşmekten çekinmezler. Çirkin ahlak, müslümanlar arasında ancak bu tip mü'minlerde(!) görülebilir. Zaten bunlardan da başkası beklenemez: "Cimrilik eden, Allah'a muhtaç olmadığını zanneden, ve tüm iyilikleri yalanlayan kimseye gelince. Ona da zor olanı kolaylaştırırız."[47]

    Tüm bunlardan anlaşılıyor ki, Güzel ve Çirkin Ahlakın Temelini bilinçli olarak ona sevk eden etkenler teşkil diyor. Mü'minlerde bu etken Allah korkusu ve sevgisinin varlığı ya da yokluğu, diğerlerinde ise dünyevi maksatlar ve tutkulardır denilebilir.

     Ahlakın değişip değişmeyeceği konusu ilim adamlarınca tartışılmaktadır. Bir görüşe göre ahlak tabiidir, insanın fıtratında mevcuttur. Harici müdahalelerden müteessir olmaz ve yerinden sökülüp atılamaz. Bu nedenle değişmesi mümkün değildir.

     İkinci bir görüşe göre ahlak iki çeşittir. Biri tabii ve fıtridir, insanın yaratılışındaki yapısında mevcuttur ki, bunun değişmesi mümkün değildir. Diğeri ise anlaşma ve alışkanlıklar sonucu kazanıldığından değişmesi mümkündür.

      Üçüncü görüşe göre, ahlakın bütünüyle değişmesi, ıslah edilmesi imkân dahilindedir. Zira ahlak dış tesirlerle meydana gelir, tabii ve fıtri değildir. İslam bilginlerinin hepsi ve filozofların çoğu bu görüşü tercih etmişlerdir.[48]

    Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, insan ne bir melektir ne de kötülükleri hayatı boyunca amaç edinmiş bir şeytan /İblis. O, yaratılışı icabı hem iyiliğe hem de kötülüğe kaabiliyeti olan nitelikli ve değerli bir varlıktır. Onda, şehvet ve gazap gibi arzusunu /heva kendisine tanrı ettirebilecek(Furkan, 25/43;Casiye, 45/23) derecede hayvanî /behimi güçler var olduğu gibi, aynı zamanda o güçleri tüm  aşırılıklardan arındırıp itidale sevk edebilecek ve sahibini  ahlak ve faziletler bakımından yüceltecek nitelikteki akıl ve irade gücü de vardır.

     İnsan akıl ve irade gücünü kullanmak suretiyle tabii, bedensel isteklerini disipline edip öfke gücünü kontrol altına alabilir. Gazalînin de dediği gibi nefsin isteklerine boyun eğmek yerine sıkı bir biçimde takip edilecek riyazet ve mücahede yoluyla hevaya üstün gelmek, bu duygulara hakim olmak ve kölelikten kurtularak güçlü iktidarı, gerçek hürriyeti ele geçirmek insan için elbette mümkündür.

     O nedenle denilebilir ki ahlak, nefisteki akli, şehevi ve gadabi kuvveleri ifrat ve tefritten arındırıp itidalde karar kıldırmak maksadıyla yapılan ciddi bir nefs mücahedesindeden sonra kazanılmış bir melekedir. Yapılacak riyazet ve mücahede ile irade gücü geliştirilebilir.  İnsan kötü alışkanlıklardan kurtulup iyi ahlak sahibi olabilir.

    Mesela nefsindeki cimriliği yok edip cömert olmayı isteyen kimse, önce dünya hayatı, mal, kendi sorumluluğu ve ahiret hayatının mahiyeti ve akıbeti hakkında iyice düşünmeli, bunları yeterince kavradıktan sonra verilmesi gereken yerlere, başlangıçta zoraki de olsa malından vermeli; hatta daha sık ve daha fazla vermek için kendi kendisiyle savaşmalı, cimrilik duygusunu yenerek bir gün mutlaka cömertlerden olması gerektiğine ve olacağına kendisini inandırmalı...

     Atalarımızın "Can çıkar huy çıkmaz" sözüne gelince. Bu söz huy ve ahlak kelimelerinin anlamı açısından gayet doğru bir sözdür. Bu konuda Rasulüllah(s.a.v.)'den de aynı mealde bir hadis nakledilir: "Bir dağın yerinden gidip yok olduğunu duyduğunuzda ona inanın, fakat bir adamın ahlakının değiştiğini duyarsanız buna inanmayın."

     Konuşmamızın başında, tarifler kısmında da belirttiğimiz gibi, tüm ilgili kaynaklarda huy insanda değişmemek üzere yerleşmiş bir tabiat, ahlak ise insanda yerleşip huy halini almış ve onun ayrılmaz vasfı olmuş bir meleke şeklinde tarif edilmiştir. Dolayısıyla hem huyun hem de ahlakın yapısında silinmezlik ve tamamen yok edilmezlik özelliği hakimdir. Şayet bunlar değişken olsalar huy ve ahlak adını zaten alamazlar. Çünkü değişken olan vasıflara genellikle hal, durum denilir, ahlak değil...

     Kanaatimizce "ahlak tabiidir, insanın fıtratında mevcuttur. Bu nedenle değişmesi mümkün değildir." diyenler, istisnasız her insanda mevcut olan aklî, şehevi ve gadabi kuvveleri kast etmiş olabilirler.

    Evet akli, şehevî ve gadabî kuvveler insanda tabii ve fıtridir. İnsanın doğasında mevcuttur. Bunların bir insanda bulunmaması mümkün olmadığı gibi tamamen yok edilmesi de hem düşünülemez hem de mümkün değildir. Hiç yemeden, içmeden, öfkelenmeden yaşayan insan olmaz. Yemek içmek, cinsel tatmin... yaşamak için nasıl şart ise, icabettiği yerde öfkelenmek de insan olmanın bir gereğidir.

    Anlaşılıyor ki yeme, içme, cinsel tatmin, öfkelenme... insandaki değişmez tabiat ve melekelerdir. Bunlar, aklın ve iradenin kontrolünden çıkarak tamamen behimî olma özelliğini kazanabilecekleri gibi, iyi bir ilim ve irade eğitimiyle disipline edilme özelliğine de sahiptirler. Değişecek olan hiç yememek, içmemek, cinsel tatmin olmamak, öfkelenmemek... şeklinde bu melekelerin kendisi değil; bunlar yerinde kalmakla birlikte bu isteklerin karşılanış biçimidir; ifrat ve tefritten arındırılması, tamamen akıl ve iradenin kontrolüne girdirilmesi, tatmin şeklinin insana yakışır şekilde iyiye, güzele kanalize edilmesidir. Mesela nefsin, istediği zaman, istediği yerde ve istediği biçimde arzusuna kavuşması değil dinin, akıl ve iradenin uygun gördüğü zaman, en uygun ortamda  ve en güzel biçimde ihtiyacının karşılanması sağlanabilir.

     Ahlak, davranışlara yansıdığı sürece ahlak olur. Davranışlara yansımıyorsa, bir ahlakın varlığından söz edilemez. Kanaatimizce bunun yetişkinlerde en önemli şartı marifetullahı artırıp imanı derece derece yükseltemktir. Allah korkusu ya da gelişen düzlemde Allah sevgisi arttıkça mü'minin Allah'la irtibatı da artar; O'nun da lütfedeceği hikmet nuru ile iman pekişir, tevekkül artar ve ahlak güzelleşir...

    Kişinin daha önceden huy edindiği kötü ahlakı var ise, marifetullahı artırmak için ilim ve tefekkür faaliyetlerini sürdürürken kendisini, titizlikle uygulayacağı bir irade eğitimine de tabi tutmalı, riyazet ve mücahede ile nefsin isteklerini aklın ve iradenin güdümüne girdirmelidir...

     Mesela Rasulüllah (s.a.v.): "Ey gençler topluluğu! İmkânı olan evlensin, buna imkânı olmayan ise oruç tutsun. Zira oruç tutmak bir nevi inemedir." buyurmuştur...

     Toplum bazında ve bilhassa çocukların eğitiminde  Ahlakın davranışlara yansıması ise, ancak disiplinli ve ideal bir eğitim ve öğretim yoluyla gerçekleştirilebilir. Tabii ki eğitim ve öğretim denildiğinde takip önemlidir. Aile içi eğitiminde anne ve babanın, okul eğitiminde öğretmenlerin, sosyal hayatta da otokontrol sistemi dediğimiz mü'minlerin birbirlerini takip edip takdir ve uyarıları ile mümkündür.

    Ahlakın eğitim yoluyla kazandırılmasını biz, Din Eğitimcileri ve Pedegoglara bırakalım. Ben burada, özellikle sosyal hayatta "Emr-i bi'l-Ma'ruf Nehyi ani'l-Münker" görevinden, kurulması gereken otokontrol siteminden söz etmek istiyorum.

     İslam'da mü'minlerin, hem ferdi planda hem de kurumsal bir faaliyet olarak "Emr-i bi'l-Ma'ruf Nehyi ani'l-Münker" görvi, Kur'an-ı Kerim'de ve Rasulüllah'ın hadislerinde önemle üzerinde durulmuştur. Gerek ferdi ahlak gerekse toplumsal ahlakın korunabilmesi için bu görevin mutlaka yapılması emredilmiştir:

     "İçinizden iyiliğe çağıran, örfü emredip münkeri yasklayan bir teşkilat bulunsun. İşte buna sahip olan toplumlar başarıya ulaşırlar."[49]

     Örf, Aklın normal kabul edip, şer'i şerifin de doğru bularak onayladığı şeydir. Münker ise bunun zıddıdır.

    Kanaatimizce ahlakî davranışların okul öncesi aile eğitimi, sonra da örgün ve yaygın eğitimden başka bilhassa otokonrol biçiminde "Emr-i bi'l-Ma'ruf Nehyi ani'l-Münker" görevinin kararlılıkla sürdürülmesi sürecinde kazandırılıp korunabilir.

     Kararlılıkla dememin sebebi, işin tabiatı bunu gerktirmektedir de onun içindir. Çünkü "sen ne karışıyorsın!" diyenler her zaman olabilecektir.

     Lokman aleyhisselam oğluna nasihat ederken demiştir ki: "Yavrucuğum namazını kıl, örfü emret, münkeri de yasakla; bunları yaparken başına gelenlere de sabret. Kuşkusuz bu görev 'azmu'l-umur'dandır."[50]

      Kur'an-ı Kerim'de "azmu'l-umur" ifadesi, ne pahasına olursa olsun, mutlaka vaz geçmeden, şahsın ya da toplumun kararlılıkla sürdürmesi gereken işler için kullanılan bir tabirdir.[51]

     Bilhassa teşkilat bazında bu görevin yapılması,  ölüm pahasına da olsa terk edilmemesi toplumun selameti ve devamlığı açısından çok önemli bir görev, aynı zamanda sosyal bir sorumluluktur. Allah Teala Enfal suresinde şöyle buyurmuştur:

     "Ey inananlar! Sizi, size hayat veren şeye çağırdığında Allah'a ve Elçi'ye derhal uyun, Allah'ın kişi ile kalbi arasını ayardığını ve topluca O'na götürülmekte olduğunuzu  bilin." 

      "Geldiğinde içinizden sadece zalimlere değil, hepinize birlikte isabet edecek olan fitneden sakının ve bilin ki Allahın cezalandırması çetindir."[52]

     Anlaşılıyor ki, bir toplumda "Emr-i bi'l-Ma'ruf Nehyi ani'l-Münker" görevi yapılmadığı zaman, o toplum kötü insanların yaptıkları kötülüklerin tedavisi imkânsız derecede yaygınlaşması sonucu batacaksa, sadece zalimler değil, zalim olmayanlar da aynı cezaya çarptırılacaklardır.

     Bu konuda Rasulüllah (s.a.v.)'in ilginç bir gemi benzetmesi var. O, dünyayı okyanusta yol alan bir gemiye benzetiyor ve buyuror ki, bu geminin üst katına aklı başında ve sorumluluk taşıyan kişiler yerleşmiş, alt katına da diğerleri. Geminin selameti için sorumlu kişiler daime diğerlerini gözetip davranışlarını kontrol altında tutmaları gerekirkdi. Onlar bunu yapmadıkları için, alt kattakiler şöyle düşünürler: Biz, su almak için hep üst kata çıkıyoruz. Hem oradakileri rahatsız ediyor, hem de sıkıntı çekiyoruz. Oysaki su bize daha yakın! derler. Ve yakındaki suyu almak için gemiyi delerler!...

     Toplumsal hayat işte böyledir. "İçinizden iyiliğe çağıran, örfü emredip münkeri yasaklayan bir teşkilat bulunsun. İşte başarıya ulaşanlar bunlardır."[53]

     Konuyu toparlayacak olursak, ahlakî yaşayışların korunması ve fertlere ve topluma yansıtılabilmesi ancak eğitim imkânlarının tamamını seferber etmek ve bilhassa hem fert bakımından hem de teşkilat bakımından otokontrol sistemine işlerlik kazandırmakla mümkündür.

     Bu gün görülüyor ki kötülükler olablidiğince yaygın, gitikçe de artmaktadır; ne eğitim kurumları ne de insanlar bu vaziyet karşısında önemli bir tedbir almaktadırlar. Bilhassa İsalm'ın "Emr-i bi'l-Ma'ruf Nehyi ani'l-Münker" ilkesi ise, inananların hayatından tamamen çıkmış, denilebilir ki hiç yeri yoktur.

    Nakledildiğine göre bir gün İkrime (r) gelir ki İbn Abbas, evinin önünde oturmuş, yüzünü de avuçlarının için almış hüngür hüngür ağlıyor!

     İkrime (r) onu bu vaziyette görünce heyecanla sorar: Efendim sana ne oldu, niçin ağlıyorsun? İbn Abbas yaşanmakta olan Cemel ve Sıffin savaşlarını kastederek der ki, görmüyormusun, kötülükler nasıl yayılmış, müslüman müslümanı öldürüyor, fakat biz ise elimiz kolumuz bağlı, oturuyoruz. Aziz ve Celil Allah ise, "Geldiğinde içinizden sadece zalimlere değil, hepinize birlikte isabet edecek olan fitneden sakının ve bilin ki Allahın cezalandırması çetindir."[54] buyuruyor. Korkarım ki aynen cumaertesi yasağını çiğneyen israiloğullarına gelen azap gibi bir azap bunlar yüzünden bize de gelecek ve hepimizi silip götürecektir.

     O zaman İkrime şöyle der: Efendim siz,  o bela gelmeden önce, hâla aşırı gidenlere nasihat etmeye çalışanlara karşı: "...Allah'ın helak edeceği veya çetin bir azaba uğratacağı bir kavme niçin nasihat ediyorsunuz? dediği zaman, onlar, Rabbinize özür beyan etmek için bir de belki sakınırlar diye", dediler."[55] diyen ve nasihatin fayda vermediğine inandıkları için bir şey yapmak ellerinden gelmeyenlerin durumundasınız.

     "Kendilerine hatırlatılanları unuttukları zaman, kötülükten men'edenleri kurtardık zalimleri ise yasağı çiğnemeleri sebebiyle kötü bir azaba çarptırdık."[56] ifadesiyle Allah nasihatin fayda vermeyeceğine inandığı için elinden bir şey gelmeyen  kimseleri de kurtardığını söylüyor ki, şu anda siz onlardan sayılırsınız, dedi. Allah korusun... Galiba şu anda İslam âlemi bu çıkmaz durumu yaşıyor. 

     Sonuç olarak diyoruz ki, biz Allah'ın değer verdiği ve en güzel biçimde yarattığı bir insanız; O'nun yer yüzündeki halifesiyiz. Her şey bizim içindir, biz ise Allah için, sadece O'na kulluk etmek; O'nun haricinde hiç bir şeye kul olmamak için yaratılmışız. O'ndan geldik, yine O'na gidiyoruz!...

     Yüce Yaratıcımız buyuruyor ki, "Eğer inanıyorsanız, en üstün sizsiniz."[57] Evet, inanıyorz, fakat yer yüzünde en üstün bizler değiliz. O halde bir hata içerisinde olduğumuzu bilmeliyiz. Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerimin'de ne haber vermiş ise, hepsi gerçektir. Şeytan bizi Allah'a güvendirmemeli.

     Mü'min cahil olamaz. Mü'min çağın ve çağdaşlarının gerisinde kalmamalıdır. Mü'min vermeli, mü'min üretmeli, hep başkalarının ürettiğiyle yaşamamalıdır. Mü'min yeryüzünün en ideal insanı olmalıdır. Kendi kendimizi aldatmamalıyız. İlimsiz, imansız, ahlaksız, ibadetsiz mü'min olmaz. Bu halimizle yaptıklarımız bizi dünyada ve ahirette başarıya ve gerçek mutluluğa götürmez.

      O halde fert fert ve millet olarak, kendimize dönmeliyiz, ne durumda olduğumuzu, ve nasıl olmamız gerektiğini yeniden gözden geçirmeliyiz. Elimizdeki Klavuz Kur'an-ı Kerimi, önümüzdeki örnek rehberimiz Hz. Muhammed'i bol bol okuyarak iyi tanımalıyız, iman ve ahlak bakımından o iki klavuzdan azami derecede istifade etmeliyiz. Öncelikle zaafiyeti içinde bulunduğumuz imanımızı gerçek, kendimizi de gerçekten mü'min yapmalıyız. Zira kalpte yakine dayalı ilim ve marifet yok iken "inandım, iman ettim" diyen hiç kimseyi Cenabı Allah mü'min saymıyor.[58] Kalpte İman olmadığı zaman ahlak da yok demektir; "Ben mü'minim" diyen bir kişide iman ve ahlak yok ise ibadet de yok demektir; her iki dünyada amelleri değerlendirilmez!...

     "Bir toplum kendisini değiştirip ondan bekleneni vermedikçe Allah, o topluma  verdiği nimeti azap ile değiştirmez."[59]

     Bu ayeti nimete karşılık küfran-ı nimetin ilkesi olarak düşünebiliriz. Çünkü nimetin karşılığı hiç bir zaman nankörlük olmamalıdır... İnandığımızı söylememize rağmen hiç bir yerde ve konuda çağdaşlarımızdan daha üstün değilsek, bunun nedenini, kendimizde öncelikle  imanımızda aramalıyız.

     "Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah da o toplumu değiştirmez."[60]

     Bunu da kendine gelmenin ve yeniden hamle yapmanın ilkesi olarak düşünüyoruz.

     Allah'ı böyle tanımalıyız ve hareketi kendimizden başlatıp gerisini O'na bırakmalıyız... İşte o zaman umduğumuza nail olabiliriz..

    Dipnotlar


    [28] Buhari, Edeb, 38.

    [29] Buhari, Edeb, 39.

    [30] Tirmizî,Birr, 61.

    [31] Ebu Davud, Sünne, 14.

    [32] İbn Malik, Muvaa',Husnu'l-Huluk, 1..

    [33] Ahmed,III/135.

    [34] Nesei, Cihad, 8.

    [35] İbadetten kastımız, yalnızca namaz, oruç, hac ve zekât gibi günün ya da hayatın belli zamanlarında ve bir kısmı imkân meselesi olan farzlar değil, Allah'a iman ve bilinci ile bir mü'minin uykusundan ve insana güler yüz ve tatlı dil ile davranmasından tutun da sosyal ilişkilerin her alanına varıncaya kadar hayatın tamamını kapsayan iradeli eylemlerin tamamıdır.

    [36] Safahat, Beşinci Kitap, Hatıralar, II/584.

    [37] Müslim, iman, 16.

    [38] Buhari, Edeb, 29.

    [39] Müslim, iman, 16.

    [40] Enfal, 6/2-3.

    [41] Hucurat, 49/15.

    [42] Ankebut, 29/.

    [43] Bakara, 2/183.

    [44] Leyl, 91/7.

    [45] Tehzib, s.105.Çağrıcı, İslam Düşüncesinde Ahlak, s.125-126'dan naklen.

    [46] Bkz.Nur, 24/23.

    [47] Leyl, 92/10.

    [48] Kınalızâde, a.g.e., s.36-37.

    [49] Al-i 'Imran, 3/104.

    [50] Lokman, 31/17.

    [51] Bkz.Al-i'Imran, 3/168; Şûrâ, 42/43; Ahkaf, 46/35.

    [52] Enfal, 8/24,25.

    [53] Al-i 'Imran, 3/104.

    [54] Enfal, 8/25.

    [55] A'raf, 7/164.

    [56] A'raf, 7/165.

    [57] Al-i 'Imran, 3/139.

    [58] Bkz. Hucurat, 49/14-15.

    [59] Enfal, 8/53.

    [60] Ra'd, 13/11.


    AKRABA EVLİLİĞİ

    Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

    Ey Nebi! Ücretlerini /Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana lütfettiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını, bir de peygamber nikahlamayı kabul ettiği takdirde müminlerden ayrı, sırf sana mahsus bir hüküm olarak kendisini  Nebi'ye hibe eden mü'min kadını almanı helal kıldık. Biz, bir sakınca olmaması maksadıyla sana ve eşleriyle cariyeleri hakkında mü'minlere neyi farz kıldığımızı bilerek yaptık. Allah çok bağışlar, çok esirger."

     ÜCRET: Evlenme esnasında söz konusu edilen "Ücret" sözcüğü, Kur'an-ı Kerim'de hep mehir anlamında kullanılmıştır, satın alınan ya da kullanılan bir şeyin bedeli anlamındaki ücret anlamında değil.

    "Sağ elinin sahip olduğu" sözü, Kur'an-ı Kerim'de savaşta elde edilen ganimet anlamınadır. Ganimet, bilfiil savaş sonunda elde edilen eşyanın genel adıdır. Fey ise, savaş yapılmadan, Allah'ın bir lütfu olarak düşmanın boyun eğmesi ve teslim olması sonunda, zahmetsizce elde edilen eşyadır.

     "Kendisini Nebi'ye hibe eden bir kadın..." Ayetin devamında da açıklandığı üzere bu hüküm tamamen Hz. Peygambere özgü bir hükümdür. Hibe yoluyla nikâh, diğer mü'minler için söz konusu değildir.

    Hz. Peygamber hibe yoluyla hiç bir kadını nikâlamadığı gibi ganimet olarak elde edilen kadınlardan hiç biriyle de evlenmedi. Bu hükümler, sırf Rasulüllah'ın kimlerle evlenebileceği hususundaki çerçeveyi belirlemek içindir.

     YAKIN AKRABA EVLİLİĞİ MESELESİ

     Allah Tealâ, tefsir etmeye çalıştığımız bu âyette Hz. Peygamber'in nikâhlayacağı kadınları belirleyip sınırlandırırken aynı zamanda, Rasulllah'ın amcasının, dayısının, halasının ve teyzesinin kızları ile de evlenebileceğini açıkça ifade etmiştir. Bu konu, evlenmek yasak olan kadınların kimler olduğu acıklanırken Nisa sûresinin 23-24. âyetlerinde tüm inananlar için de ifâde edilmiştir.

     Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, şâyet süt kardeşliği  söz konusu değilse(93) bir müslümanın amcasının, dayısının, halasının ve teyzesinin kızı ile evlenmesinde İslâm dini açısından hiç bir sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber, halasının kızı Zeyneb binti Cahş el-Esedî ile evlenmiş, kızı Fatıma'yı da amcası Ebu Talib'in oğlu Hz. Ali ile evlendirmiştir. Bütün bunlar da gösteriyor ki amca, dayı, hala ve teyze kızları ile oğlanlarının, istedikleri taktirde birbirleri ile evlenmeleri Din açsından câizdir. Ancak bu bir zorunluluk değildir. Fıkhın, bu konudaki özel terimi ile söyleyecek olursak,  evlenmek isteyenlere bu, bir ruhsattır, azîmet  değil.

    İçinde bulunduğumuz asırda genetik ilminin hızla gelişmesi sonucu  modern tıp bilimi yakın akraba evliliğnin bir kısım hastalıkların, özellikle sakat doğumların sebepleri arasında olduğunu tesbit etmiş bulunuyor. Bu nedenle yakın akraba evliliği, yani amca, dayı, hala ve teyze kızları ile oğlanlarının birbirleri ile evlenmeleri, sakat doğumlara sebep olma risikini, yabancılarla evliliğe nisbetle daha fazla taşıdığı gerekçesiyle sakıncalı görülmektedir.

     Konuyu genetik ilmnin bir uzmanından aldığımız bilgi ile ifade etmek gerekirse, deniliyor ki: döllenme olayından sonra her hücrede 23 babadan sperma yoluyla 23 de anneden ovum yoluyla gelen toplam 46 kromozom olmalıdır. Bu sayının bir fazlası ya da eksiği kromozomların bozuk olduğunu gösterir ki, bundan çocuk meydana gelmez.

     23 çift kromozomun tamamında, doğacak çocuğun karakterlerini belirleyen yüz, yüzelli bin gen olduğu tahmin edilmektedir. Anneden gelen kromozomlardaki aynı karakteri meydana getirecek olan genler ile babadan gelen koromozomlardaki aynı karakteri meydana getirecek olan genler bir birine eşit olmalıdırlar. Şayet karşılıklı genlerden biri diğeri ile aynı nitelikte olmazsa, o hücrenin görünüş bakımından normal olmakla beraber riski taşıdğı söylenebilir. Aynı karakteri meydana getirecek olan karşılıklı genlerden her ikisi de normal olmazsa onlardan doğacak çocuk mutlaka sakat olur.

    Bu anlatılanları  simgesel olarak şöyle izah edebiliriz: Diyelim ki babadan gelen koromozom ile anneden gelen koromozomlardan gözü meydana  getirecek olan karşılıklı iki genden sağlıklı / hastalıksız geni 'A', hastalıklı geni  ise  "a" ( küçük a) ile gösterelim. Anne ile babadan gelen gözü oluştuacak genlerin her ikisinin de "A" olması halinde çocuk 'AA' ile gösterilebilecek olan ve tamamen sağlıklı olan bu genler, yeni doğacak çocuğun gözlerinin normal olduğunu gösterir. Babadan gelen kromozom ile anneden gelen kromozomlardan gözü  meydana getirecek olan karşılıklı genlerden babanın geni 'A' annenin geni(küçük) 'a' ise, babanın geni baskın geleceği için 'Aa' olan bu genler( ki tersi de olabilir), görünüşte normal olmakla beraber bu çocuk gözle ilgili bir hastalığı taşımaktadır.

     Babadan gelen kromozom ile anneden gelen kromozomlardaki gözü meydana getirecek olan karşılıklı genlerden, mesela her ikisi da 'AA' olması gerekirken hem babanın geni 'a' hem de annenin geni 'a' ise, bunlardan doğacak çocuğun gözünü  meydana getirecek olan karşılıklı genleri 'aa' olur ki, bu kesinlikle hasta ( sözgelimi körlük vb.) bir gözün ortaya çıkması anlamına gelir. 'Aa' şeklinde gösterebileceğimiz hastalığı taşıyan ama hasta görünmeyen  genlere sahip kişi, aynı özelliği taşıyan birisi ile evlendiği zaman, bunlardan doğacak çocukların sakat olma ihtimali oldukça yüksektir. Bu durum yani hastalıklı geni (Aa) taşıyan birisinin tüm yakın akrabaları arasında, normal populasyona göre hastalıklı geni taşıma ihtimali daha yüksek olduğundan; hastalıklı geni taşıyan birisinin evlenmeyi arzu ettiğ yakın akrabasında da aynı hastalığı taşıma ihtimali kendisinin taşıma ihtimaline yakın veya eşit oranda olabileceği için, bu evlilikten doğacak çocukların sakat olma ihtimali; hastalıklı geni taşıyan birisinin, akrabası olmayan herhangi birisiyle evlendiğinde sakat çocuk olma ihtimaliyle mukayese edilemeyecek kadar yüksektir.(94 )

    O halde İslam Dini'nin bu ruhsatı ile genetik biliminin verileri birbiriyle çelişiyor denilebilir mi?

    Modern tıp, her sakat doğumun mutlak sebebi, yakın akraba evliliğidir' demediği gibi, her akraba evliliğinden doğan çocukların sakat olarak doğmadıkları da bir gerçektir. O halde modern tıbbın söylediğini yeniden gözden geçirmek gerekmektdir: "Yakın akraba evliliği, yani amca, dayı, hala ve teyze kızları ile oğlanlarının birbirleri ile evlenmeleri, sakat doğumlara sebep olma risikini, yabancılarla evliliğe nisbetle daha fazla taşımaktadır."

     Bundan anlaşılıyor ki risk var ise, sakınca da vardır. Şâyet böyle bir risk yoksa, yani evelenecek adaylardan her ikisi de, soydan gelen bir hastalığın etmenini taşımıyorlarsa, bunlardan doğacak çocukların yakın akraba evliliğinin sebep olduğu bir sakatlık ya da hastalık ile dünyaya gelemesi ihtimali de söz konusu değildir. Kaldı ki, aynı risk, aynı hastalığın etmenini taşıyan yabancıların evlenmesi halinde de söz konusu olduğuna göre, sakat doğumların, birebir asıl sebebi akraba evliliği değil, eşlerin ikisinin de aynı hastalığın etmenini taşıyor olmasıdır...

    O hâlde rahatlıkla denilebilir ki, İslam Dini'nin bu konuda evlenmek isteyenlere ruhsat vermesi, kesinlikle genetik bilimi ile çelişmemektedir. Arada tek bir problem kalıyor. O da bu riski taşıma oranı akraba evliliklerinde, yabancılarla evlenmelere nisbetle daha fazla olmasıdır.

     Bu problemin de yine modern tıp biliminin sunduğu imkânlarla ortadan kaldırıldığı söylenmektedir. Şöyle ki, sâdece yakın akraba çocukları değil, birbiriyle evlenmek isteyen gençlerin hepsi, evlenmeye karar vermeden önce, en yakın modern tıp merkezinde yaptıracakları bir gen tayini ile böyle bir riski taşıyıp-taşımadıklarını öğrenebilirler. Şâyet böyle bir risk var ise, duygularını değil, aklı ve bilimin şaşmaz gerçeklerini ön plâna çıkararak kesinlikle birbirleriyle evlenmekten vazgeçmelidirler. Çünkü bundan sonra ortaya çıkacak olumsuzluklardan kader değil, tamamen eşler sorumludurlar!...  Ama yapılacak tahlil ve tedkikler sonunda, evlenmek isteyen gençlerden her ikisinde de hiç bir risk görülmemiş ise, isteyenlerin evlenmelerine de engel olunmamalıdır.


    KUR'AN-I KERIM'DE ‘SEFAAT' YA DA TIKANDIGI YERDE INSANA DESTEK OLMAK

    Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

    “Kim iyi bir sefaat ederse, onun da o sefaatten bir payi olur; kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.)

    Sefaat denilince genellikle, mü'minlerin âhirette peygamberler, veliler ve sehitlerden bekledikleri sefaat akla gelmektedir. Bizim burada üzerinde duracagimiz sefaat bu degildir. Gerçi ileride ona da kisaca deginecegiz ama, asil konumuz yukarida, küçük baslik olarak mealini sundugumuz âyetteki sefaattir.

    Arapça'da sefaat, teki çift yapmak; tükendigi yerde birinin gücüne güç katmak; ihtiyaç âninda muhtaç olana es olmak, onunla ayni yükü tasimak üzere yanina kosulmak; vesîle, araci olmak gibi manalara gelmektedir.

    Bu sefaatin, yasanan hayatta pek çok çesidi olmakla birlikte biz söyle düsünelim. Hani, devlet kapisinda bir isimiz tikandiginda nüfuzlu bir dostumuza gider, deriz ya: “Ben, dosyami tamamladim; yapmam gerekenlerin hepsini tam olarak yaptim; hiçbir eksigim, kusurum yoktur... Fakat dosyam falan makama takildi kaldi. Eger ilgilenirsen çok memnun olurum...“ iste böyle bir sey...

    Ragib el-Isfehanî söyle tarif etmistir: Sefaat, yardim etmek amaciyla birisine eklenmek, katilmaktir. Çogunlukla saygi ve rütbe bakimindan yüce olan kimsenin asagida olan kimseye es kosulmasi, onu desteklemesi anlaminda kullanilir. Kiyametten sonraki sefaat da bu anlamdadir. (Ragib el-Isfehanî, el- Müfredat, ‘SA' mad. s.263.)

    Kurtubî de söyle demistir: Sefaatin asli, sayi bakimindan çift olmaktir. Sefî' (sefaat eden) sözü, ihtiyaç sahibine es olmasindan dolayidir. Ihtiyaçlari âninda insanlara yardimci olmak, maddi, manevî gücünden baskalarini faydalandirmak bir sefaattir. (Kurtubî, el-Cami' li Ahkâmi'l-Kur'an, V/295.)

    Anlasiliyor ki sefaat, dünya hayatinda insanlarin, kendi güç ve imkânlari çerçevesinde islerini yaparken bittikleri, artik tek baslarina onu amacina uygun olarak sonuçlandirmalarinin mümkün olmadigi noktada imkâni olan bir baskasinin, talebi olsun ya da olmasin, gücü tükenen insanin yanina kosulmasi ve rüsvet almaksizin, hiçbir menfaat beklemeksizin; sirf Allah rizasi için o isi maksadina uygun olarak neticelendirinceye kadar gereken yardim ve destegi yapmasi isidir.

    Bir insana, hiç karsilik beklemeden iyilik etmek, bitip tükendigi ânda isine el atmak, yardimci olmak, basarmasina katkida bulunmak... çok güzel seylerdir. Ancak bunlar her zaman olmasi gereken hususlarda olsa, insanlik boyutunda kalsa ve haksizliklara, kötülüklere vesile olmasa... elbette iyidir ve insanî bir davranistir. Ne var ki sosyal hayatta sefaat, her zaman böyle olmuyor. Kötülerin ya da kötülüklerin sefaatçilerinin de oldugu görülmekte ve bilinmektedir. Nitekim sefaat kavrami Kur'an-i Kerim'de iyi isler için kullanildigi gibi kötü isler için de kullanilmistir. Hayatta da öyle... O halde Sefaat, insanlarin islerinin niteligine göre deger kazanmaktadir. Söz gelisi iyi, akl-i selim açisindan makul ve mesru olan islerde sefaat daima iyidir; kötü, akla, dine ve vicdana aykiri islerde ise, asla sefaat edilmemelidir. Nitekim Islâm'da sefaatin iyisi tesvik edilmis, kötüsü ise ceza ile tehdit edilmistir: “Kim birine iyi bir sefaat ederse, onun da yaptigi sefaatten bir payi olur; kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.)

    Allah Azze ve Celle de sefaati, “Sefaat-i hasene” ve “Sefaat-i seyyi'e” / iyi sefaat, kötü sefaat olarak iki kisma ayirmis ve her iki sefaat için de mutlaka bir payin oldugunu; sefaatlerinin niteligine göre, aracilarin sefaatlerini, karsiliksiz birakmayacagini açikça belirtmistir.

    Meshur müfessirlerimizden Bursavî buradaki sefaati söyle izah etmistir: “Sefaat-i hasene”, Müslüman'in hakki gözetilen, kendisinden ser uzaklastirilan, ona iyilik saglanan, Allah'in rizasindan baska hiç bir sey beklenmeyen ve rüsvet alinmayan sefaattir. Sefaat, dinde caiz olan islerdedir; haklardan bir hakta ve uygulanmasi gereken cezalardan bir cezada / hadd sefaat caiz degildir. “ Sefaati seyyie” ise, Hasene'nin ziddidir ...”(Ismail Hakki Bursavî, Ruhu'l-Beyân, II/249)

    Nitekim, Benî Mahzum kabilesinden hirsizlik etmis bir kadini kurtarmak için Kureys'ten hiç bir kimse Rasulüllah(s.a.v.)'a gitmeye cesâret edemedi. Sonuçta Rasulün en çok sevdigi Zeyd'in oglu Üsame (ra)'yi araci olarak gönderdiler. Rasulüllah onlara söyle dedi: “Ne yapmak istiyorsunuz? Benden, Allah'in hadlerinden bir haddi düsürmemi mi istiyorsunuz?... Olmaz!... Allah'a yemin olsun ki, Hirsizlik eden kadin Muhammed'in kizi Fatima da olsa, hiç tereddüt etmez, mutlaka onun da elini keserdim! (Bkz.Buhari, Fezailu Eshabi'n-Nebî, 18; Hudud, 18, Enbiya, 21/54'in tefsiri; Müslim, Hudud, 8...)

    Tabiî ki Müslümana yakisan “Sefaat-i hasene” 'dir. Kötülüge araci olmak, kötülügü amacina ulastirmak; birisine gayr-i mesru bir yarar saglamak ya da hak etmeyen veya baskasina âit bir hakki ele geçirmek isteyen kimsenin gücüne güç katmak, isini kolaylastirmak, zulme destek olmak insana yakismaz. Zira “Sefaat-i seyyi'e” her bakimdan haksizi desteklemek, zalimi sevmek, zulmü alkislamak ve kötülüge bilfiil istirak etmek demektir. Daima mazlumun yaninda olup, zâlimin hasmiyim diyen yüce Allah böyle bir destekçiligi, araciligi, zulmü asla cezasiz birakmayacagini; yapan ne kadar günah ya da cezayi hak etmisse, sefaatiyle o ise katkida bulunan kisiye de o miktarda ceza verecegini va'detmistir: “... Kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.) âyeti bunu söylemektedir.

    Insanlar, özellikle Müslümanlar kötülüklerde degil; Allah'in emir ve yasaklarina itaatte, iyilikte, insanlarin hayrina olan hususlarda yardimlasmakla emr olunmuslardir, dolayisiyla Allah'a ve Âhiret gününe inanan insanlar, iyilikte birbirlerine sefaat etmelidirler. Zira her insanin buna ihtiyaci olabilir; güçlerin, riziklarin tevzii bunu gerektirmektedir .(Bkz.Zuhruf, 43/32) Islam'da insanlik; mü'min-i kâmil böyle târif edilmistir: “Allah'in sana ihsan ettigi gibi sen de iyilik et!...” (Kasas, 28/77) “Ey Iman edenler! (...) Iyilikte ve takvada yardimlasiniz; günahta ve düsmanlikta birbirinize yardim etmeyiniz! Allah'tan korkunuz! Allah'in azabi çetindir. ” (Maide, 5/2.)

    Rasulüllah (s.a.v.) da inananlari sefaat-i haseneye tesvik etmis ve o yoldan kazanabilecekleri sayisiz ecirden söz etmistir: “Sefaat ediniz, ecirleniniz... Allah da Nebisinin lisaniyla sevdigi seyi size hükmetsin (Bkz. Kurtubî, a.g.e., V/296.), diledigi ölçüde size ecir versin! (Bkz. Ibn Kesir, Tefsir, II/359.)

    Kim, bu dünyada bir kardesinin sikintisini giderirse, Allah da onun, kiyâmetteki tüm sikintilarini giderir ”(Bkz. Buhari, Mezalim, 3; Müslim, Birr, 59, Zikr, 38) buyurmustur. Bunun aksi hizlândir; Rasulüllah (s.a.v.) bir mü'minin, kardesini zor bir durumda görüp de ona yardim elini uzatmaksizin onu sikintisiyla bas basa terk edip gitmesini, mü'mine asla yakistirmamistir .”(Bkz. Ahmed, II/68,277...)

    Müslümanlardan pek çoklari ya menfaat için, veya insanlik(!) adina ya da esim, dostum, akrabam, hemsehrim, vatandasim... diyerek sefaat-i seyyi'e çesidini de yapmaktan çekinmezler. Hatta bunun gerekli oldugu kanaatinde olanlar dahi çoktur... Özellikle, hakli ya da haksiz demeden her davayi savunan avukatlar... Bunu yapanlar neticede sefaatleriyle isi amacina ulastirmislar; birisine bir seyler kazandirmislardir, ama hangi yetimin, yoksulun, mazlumun sirtindan; nasil bir yolla bir gasp suçuna, zulme istirak ettiklerini düsünmezler. Bu sefaatçiligin bir manada gaspin ya da haddi tecavüzün devlete, baska bir deyisle kamuya ya da bireylere karsi islenmis olmasi fark etmez! Çünkü asil olan, kime ve neye karsi oldugu degil; yapilanin / kötü sefaatin birisine haksiz mal ya da çikar saglarken bir baskasina zulüm, haksizlik, adaletsizlik olarak yansimasidir; gücün ve nüfuzun destegiyle mazlumun “âh!...”inin alinmis olmasidir. Atalarimizin: “Alma mazlumun âh'ini... çikar âheste âheste...” veciz sözleri bile böylesi kisileri düsündürmemektedir!...

    Ibret alinmasi amaciyla Rasulüllah(s.a.v.)'in Asr-i Saadetlerinde yasanmis olan bir sefaat-i seyyi' eyi, böylelikle savunulan bir hainin kötü âkibetini ve ona karsilik Allah'in indirdigi ikazlarla dolu Kur'an'dan bir pasaji burada degerlendirmek istiyorum.

    Birbirinden farkli ifadelerle, farkli kisiler tarafindan nakledilen bu olayi biz Ibn Abbas (ra)'dan nakledecegiz. Ibn Abbas demistir ki, Rasulüllah (s.a.v.)'in gazvelerinden (Rasulüllah'in da bizzat istirak ettigi savaslara ‘gazve' denir.) birinde ensardan bir sahabînin zirhi çalindi. O sahabî, zirhini çalanin kim oldugunu biliyordu. Gazve dönüsünde Rasulüllah'a geldi: Ya Rasulallah! Tu'me b. Ubeyrak benim zirhimi çaldi, dedi. Bu haberi duyar duymaz Tu'me, evinde sakladigi zirhi götürüp ‘emânet' adiyla komsusuna birakti. Sonra da kabilesine gitti vaziyeti açikladi. Yakinlarindan bir-kaç kisi konuyu görüsmek ve Tu'meyi; dolayisiyla kabilelerinin serefini kurtarmak maksadiyla geceleyin bir evde toplandilar. Burada aldiklari karara göre, Tu'me'nin evi arandiktan sonra bir de kapi komsusunun evinin aranmasi istenecek ve arandigi zaman zirh, Tu'me'nin evinden degil komsusunun evinden çikacak; kendileri böylece aklanmis olacaklardi. Nitekim öyle yapildi. Önce Tu'menin evi arandi, aranan zirh orada bulunamayinca denildi ki, bir de su eve bakilsin! O almis olabilir? Tu'me'nin: “Komsum, bu zirh emanet olarak sizde dursun,” diyerek biraktigi eve bakildi ve zirh oradan çikti. (Bkz. Ibn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azîm, II/359 vd.;Kurtubî,a.g.e.,V/375vd.) Böylece Tu'me, sahte bir yolla aklanmis, tuzaga düsürülüp iftiraya ugrayan komsusu ise, haksiz yere de olsa hirsiz pozisyonuna düsürülmüstür.

    Rasulüllah (s.a.v.), dönen dolaplari bilmedigi için hiç bir suçu olmayan o sahsi, suçladi, azarladi ve cezalandirilmasini söyledi. Çünkü zirhin o evden çikmis olmasi, ev sahibinin suçlu oldugu hakkinda yeterli bir kanit sayilmisti. Bu yüzden sahsin itirazlarina dahi kulak verilmemisti!...

    “Kim iyi bir sefaat ederse, onun da o sefaatten bir payi olur; kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.)

    Allah Teala, bu olay üzerine bir pasaj hâlinde indirdigi Nisa suresinin 105-115. âyetleriyle davanin iç yüzünü oldugu gibi açiklayarak Rasulünü vermis oldugu haksiz bir kararin korkunç akibetinin esiginden döndürdü. Kötü bir sefaat girisimini izhar etmekle de suçsuz bir insanin aleyhine verilen yanlis bir karari, henüz cezaya dönüsmeden geri çevirdi. Neticede önce Elçisini, sonra sefaatçileri daha sonra da asil hirsizi ibret âmiz sözlerle söyle uyardi:

    Birinci Uyari:

    Ey Peygamber! “Biz sana kitabi bos yere degil; insanlar arasinda Allah'in sana gösterdigi sekilde hüküm veresin diye indirdik. Hainlerden taraf olma! Derhal Allah'tan bagislanmani dile! Kuskusuz Allah çok bagislayici, çok esirgeyicidir! Sakin, bir daha kendilerine hainlik eden kimseleri savunma! Allah hain, günahkâr hiç kimseyi sevmez.” (Nisa, 4/105-107.)

    Rasulüllah (s.a.v.) gereken ikazi almisti. Nitekim o, davaci ve davaliyi ayri ayri dinledikten ve yapabildigi kadar âdil bir karara vardiktan sonra söyle diyordu: Ben bu karari sizden dinlediklerime göre vermis bulunuyorum. Siz, kendi durumunuzu benden daha iyi bilirsiniz; olabilir ki biriniz haksiz oldugu halde daha açik bir dil ile davasini savunmus, digeri de hakli oldugu halde bunu yeterince basaramamis veya delillerini ortaya koyamamistir... Hakki olmadigi halde kime kardesini hakkini vermissem, bilsin ki o kisiye cehennemden bir ates parçasi vermisimdir; sakin almasin!... (Bkz. Ibn Kesir, a.g.e., II/358,59)

    Ikinci Uyari:

    “Bunlar, yaptiklari kötülügü insanlardan gizliyorlar, ama onu Allah'tan asla gizleyemezler! Onlar, geceleyin bir araya gelip Allah'in razi olmadigi görüsü /karari aldiklari zaman Allah da onlarin yanlarindaydi (Çünkü, “...Üç kisi gizli konusmak üzere bir araya gelmez ki, dördüncüleri Allah olmasin; bes kisi bir araya gelmez ki, altincilari Allah olmasin...” (Mücadele, 58/7) . Allah, onlarin yaptiklarinin tamamini bilmektedir .” (Nisa, 4/108.)

    Görünüste aklanan Ubeyrak ogullari ve asil hirsiz Tu'me gecenin karanliginda, güyâ gizli bir yerde, gizli bir toplanti yaparak suçtan nasil kurtulacaklarini düsündü ve bunun geregini yaptilar. Fakat bunlar hiç bir seyi Allah'tan gizleyemeyeceklerini düsünmediler. Bilemediler ki Allah, her zaman ve her yerde hazir ve nazirdir; O, islenen is ya da günah “...Bir hardal tânesi agirliginca da olsa, bir kayanin kovugunda veya semalarin derinliklerinde ya da yer yüzünün herhangi bir kösesinde bile yapilmis olsa... Allah yine de onu görüp ortaya çikaracaktir. Çünkü Allah gizliliklere vâkiftir ve her seyden haberdardir.” (Lokman, 31/16.) Isin en kötüsü ise, bu kisiler kendilerini aklayip kurtarmanin hilelerini düsünürken suçsuz, günahsiz, temiz bir insana iftira etmenin vahametini /korkunçlugunu göremediler... Iste bu gafletleri yüzünden hem hirsiz, hem de sefaatçileri Allah'tan büyük bir ikaz ve azar isittiler.

    Bu ikinci uyarinin en ilginç olan tarafi da sudur: Deniyor ki, “Haydi, diyelim ki dünya hayatinda onlari siz savunup kurtardiniz... kiyamet gününde onlari Allah'a karsi kim savunacak!? Yoksa, onlarin orada da savunacak vekilleri mi olacak!...” ( Nisa, 4/109.)

    Öyle ya!... O gün için Tu'me, bu gün de benzerlerini, haksizliklarina ragmen çesitli plâtformlarda hakli gösterip kurtarmaya(!) çalisanlar, kötü sefaatleriyle birilerinin avukatliklarini üstlenerek eninde-sonunda yüzü kara olacaklari aklayanlar ve aklandikça pislige gömülen kisiler, bürokratlar, seçilmisler ya da gücü elinde bulunduranlar! Siz, hiç düsünmez misiniz: kiyamet gününde sizi ve onlari Allah'a karsi kim savunacak!? Yoksa, orada da hepinizi savunacak avukatlariniz mi olacak!...

    Gerçek su ki, kiyamet gününde söz sahibi sâdece Allah'tir. Burada oldugu gibi, “Âhirette de mülk, tek ve kahhar olan Allah'a âittir.”(Gafir, 4/16) Ancak “O gün is de /emir de tamamen Allah'a aittir .”(Al-i Imran, 3/154;Infitar. 82/19) “Orada ne bir alis-veris, ne bir dostluk, ne de dünya hayatinda oldugu gibi bir sefaat söz konusu olacaktir! (Bakara, 2/44, 123, 254.) “Hiç kimse kimseye fayda vermeyecektir; ne baba ogluna, ne de ogul babaya...” (Lokman, 31/33) “Dünya hayatinin sefaatçileri ise, hepsi kaybolmustur. (Taha, 20/109.) Kimsenin ne, yüzüne bakilacak ne de malina; geçerli olan tek ölçüt kalplerdeki iman ve salih amellerdir. O nedenle orada hiç kimsenin savunacak bir avukati olmayacaktir!...

    Mü'minlerin umduklari, Kur'an'da ve Sünnette anlatilan sefaat yok mu? denilecek olursa, bilinmelidir ki, Allah'in razi olmadigi kimseye, Rahman izin vermedigi sürece hiç kimse sefaat edemez. Ancak Allah'in kendisinden razi oldugu kimseye (Enbiya, 21/28), sâdece Rahman'in katindan bir söz almis bulunan kimse (Meryem, 19/87), Allah dileyip izin verdikten sonra (Bakara, 2/255; Yunus, 10/3) sefaat edecektir. Zira orada sefaatin tamami Allah'a âittir (Zümer, 39/44) ; âhirette yegane sefaatçi /sefî yalniz O'dur ..(En'am, 6/51/70; Secde, 32/4) Hal böyle olunca, akl-i selim sahibi insan, Dünya hayatinda Allah'in rizasini kazanmaya çalismalidir; zira sefaatin ilk sarti budur. Sefaatçilere güvenip de kimse ömrünü zâyi etmemelidir...

    Atalarimiz ne güzel söylemisler: “ Kiri kir ile temizlemek olmaz!...” Anlasiliyor ki, Tu'meyi kötü bir sefaatle kurtarmaya çalisan Ubeyrak ogullari, ona iyilik yapmadilar; aksine daha baska kötülükler yapmasi hususunda onu cesâretlendirdiler.. isin kötüsü, hem kendileri için, hem de savunduklari kisi için âhiretteki sorumlulugu hesaba katmamis oldular!

    Ayrica, olay hakkinda âyet indirilip yapilanlar ve suçsuz insana attiklari iftira vahiy yoluyla açiga çikarilinca Ubeyrak ogullari kabilesi rezil oldugu gibi, Tu'me de kabilesi içerisinde yasayamadi; Medin'eden Mekkeye kaçti. Orada da huzur bulamayarak irtidat etti ve bir müsrik olarak Hayber'deki Yahudîlere sigindi. Hayber'de de fazla yasamadi. Yine bir gece hirsizlik yapmak üzere bir evin bacasindan içeri girmeye çalisirken duvar üzerine yikildi ve öldü... (Bkz. Kurtubî,a.g.e.,V/375.vd. Elmalili M. Hamdi Yazir, Hak Dini Kur'an Dili, III/1457,1459 )

    Üçüncü Uyari:

    “Oysaki bir kimse bir kötülük yapsa veya kendi sahsina bir haksizlik etse sonra da Allah'tan bagislanmasini dilese, Allah'i çok bagislayici ve çok esirgeyici olarak bulacaktir.” (Nisa, 4/110.)

    Öyleyse, bilerek ya da bilmeyerek bir günah isleyen veya yanlis bir is yapan akilli kisi, o isi insanlardan gizlese bile asil hesaba çekecek olan Yüce Mahkemeden gizleyemeyecegini bilmelidir. Bos yere kendisini daha büyük kötülüklerin kucagina, içinden çikilmaz girdaplarin sarmallarina atmamalidir... “Görülen ve görünmeyen, her seyi bilen” Allah'a yönelmeli; pismanligini arz etmeli, tevbe etmeli; hatasini telafi etmenin makul ve mesru yollarini bulmalidir... Nice küçük günah isleyenler, hatta ayagi sürçenler, bu düsüncesizlikleri sebebiyle aynen Tu'me b. Ubeyrak gibi kendilerini hem dünyada hem de âhirette bedbaht etmektedirler!...

    Rasulüllah (s.a.v.)'in su hadisi de ayni yolu göstermektedir:

    “el-Tâibu minezzembi ke men lâ zenbe leh...” / “Herhangi bir günahtan tövbe eden kisi, hiç günah islememis gibidir!...” (Ibn Mace, Zühd, 30; Buhari, Libas, 24)

    Kaldi ki, “Her günah isleyen, onu kendi aleyhine islemis olur. Savunmasini ve tövbesini de kendisi yapmalidir. Zira Allah her seyi bilmekte ve yerli yerince yaratmaktadir.” (Nisa, 4/111.)

    “Kim, bir yanlislik yapar veya bir günah isler sonra da onu suçsuz birinin üzerine atarsa, muhakkak ki o , yaptigi yanlisligin veya günahin suçundan baska bir de iftira ve büyük bir günah daha yüklenmis olur.” (Nisa, 4/112.) Yani günahini çogaltmis; bir baska ifade ile söylemek gerekirse, ‘ sagîre 'yi ‘kebîre' ye çevirmis; küçük günahi büyütmüs olur!...


    BİREYSEL VE SOSYAL BİR ERDEM OLARAK ÂDÂB-I MUÂŞERET

    Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman

    Âdab-ı Muâşeret, insana özgü bir erdem olan âdab ile nezaket kurallarının bireysel ve sosyal hayatta uygulanan kısmıdır. Bu terkip, âdab ile muâşeret kelimelerinin birbirine izafesiyle oluşturulmuştur. Edeb (çoğ.âdâb) ferdî ve ictimaî hayatta akıllılık, usluluk, hâl ve tavrın iyiliği, güzelliği hoşluğu; terbiye, haya, utanma, usul, yol, zerafet, nezaket, güzel ahlâk; sonradan kazanılmış olan müeddeb davranış usül ve kaideleri gibi manalara gelmektedir. Muaşşeret ise, bir arada yaşama, hoşça geçinme, görgülü davranma; insanlara, akl-ı selimin hoş gördüğü, dinin onayladığı[1] tarzda muamele etme olarak tarif edilebilir. Âdab-ı Muaşeret, genelde ailede anne ve baba, eğitim kurumlarında ise, seçkin eğitimciler tarafından verilen iyi bir insanî eğitim ve öğretim yoluyla elde edilir; özellikle de ahlaken seçkin örnek şahsiyetlerde görülerek kazanılır. Eğitimli /terbiyeli insandaki mevcut “iyilik” vasfının, daha ziyade söz, iş ve davranışlara yansıyan şeklini ifade eder. “Görgü Kuralları” olarak da bilinen âdab-ı muaşeret, insanı, toplum hayatında görgü ve nezaket açısından hata yapmaktan ve utandırıp yüz kızartıcı davranışlardan koruyucu vasfına da sahiptir.[2] Edeb özde ve sözde olur; özdeki edeb davranışlara, sözdeki edeb ise, söze zerafet ve daha nice güzellikler katar.

    İslâm’da âdâb’ın kaynağı Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Seniyye ve bu iki kaynağa dayalı; bilhassa Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmamak şartıyla, evrensel ve yöresel örfler, adetler ve geleneklerdir. Yüce Allah, müminlerin hem kendisine yönelişlerinde hem Resul-i Edibi Hz. Peygamberin yanında hem de birbirleri ile ilişkilerinde nasıl olmaları ve davranmaları gerektiğini bizzat Kur’an’da talim etmiştir.[3] Elçisi de “Üsve-i Hasene” örnek vasfı ve seçkin kişiliğiyle bunun şekillireni göstererek uygulanmasına müzaheret etmiştir...

    Adab’ın gayesi, Müslümanları, Allah Teâlâ’nın hoşnut olup seveceği bir edeple süslemek; onların, başka insanlarla olan mü­nasebet­lerinde ölçülü, kibar ve daha sevecen hareket etmelerini sağlamak; ilişkilerini daha yaklaştırıcı, birbirleriyle ülfet ettirici ve sevdiririci kılmaktır. Asıl amaç ise, hem şahsın hem de toplumun huzur içerisinde, birbirlerine sevgi ve saygı bağlarıyla yakınlaşıp birlikte ve hoşça geçinmelerini sağlamaktır.

    Hiç kuşkusuz, cemiyet içerisindeki her fert, insan olarak aynı derecede saygıya lâyık­tır. Ancak âdab ve erkân sahibi “edîb/terbiyeli” kimselerin toplum içerisinde özel yerlerinin olduğu da bilinmektedir. Bu yüzden insanlar arasında sınıf farkı değil, ter­biye ve tahsil farkı her zaman ve zeminde geçerlidir… Mesela “Her bilenin üstünde bir alimin olduğu”[4] gibi alim ve abidler de ilim, amel ve takva bakımından derece derece birbirlerinden üstündürler.[5] Resulüllah’ın (s.a.v.) “İnsanları layık oldukları yerlerine koyunuz!”[6] emri bunu söylemektedir. O nedenle, bireysel ve sosyal hayatta her müslümanın aynı derecede olmasa bile, belli bir ter­biyeye sahip ol­ması beklenebilir.[7] Ayrıca, insanlara hak ettikleri değeri vermek, onları layık oldukları makama koymak, beşerî ilişkilerde ölçülü dav­ranmak… şahsa itibar, haysiyet ve şeref ka­zandırır ve onu hak ettiği övgüye lâyık kılar.

    Yüce Allah, insanlık tarihi boyunca insanlara; özellikle inananlara peygamberleri vasıtasıyla edeb kurallarını, muaşeret esaslarını öğretmiştir. Bu yüzden her peygamber, mutlaka kavminin en olgun, en edib ve en seçkin kişisidir. Her bakımdan örnek vasıflara sahip talimcisidir. Sözgelimi yüce Mevlamız, biz Muhammed ümmetine şöyle hitap etmiştir: “Muhakkak ki, sizden Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağını uman ve Allah’ı unutmayan kimselere Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır.”[8] İbrahim (a.s.), Kur’an’da, hâlen bize örnek gösterilmektedir...[9]

    Kendisine, ilahi bir “ruh” olan vahiy indirilmeden önce “Kitap nedir, iman nedir? bilmeyen” Hz. Muhammed, o ruhun kalbinde aydınlatıcı bir nura çevrilmesiyle hidayete ermiş ve insanları da “Sırat-ı Müstakim”e erdirmeye başlamıştır...[10] “Beni Rabbim terbiye etti ve eğitimimi çok güzel yaptı...”[11] sözü Hz. Peygamber’in, diğer peygamberler gibi, gerçekten seçkin ve eğitilmiş bir insan olduğunun diğer bir ifadesidir...

    “Muhteşem bir ahlakın sahibi”[12] olup “Âlemlere sırf rahmet olarak gönderilen”[13] Hz. Peygamber, bir keresinde ashabına nasıl davranmaları gerektiğini öğütlerken şöyle demiştir: “Hüsn-ü hâl, teennî, ikti­sad… peygamberliğin kırkta biridir.”[14] Bu sözün Türkçesi şudur: Her hâl u kârda güzel görünüm sergilemek, hep ölçülü davranmak ve daima düşünerek hareket emek… peygamberlerin ahlâkına yükselmek demektir. Veya Peygamberlerin vasfından kırkta birine sahip olmak demektir… Tüm bu açıklamalar gösteriyor ki, İslam’da adab’ın kaynağı Allah, Peygamberler ve onlara tabi olan seçkin müminlerdir. Maksat ise, sağlıklı insanlar, sağlıklı ve düzenli toplumlar ve sağlıklı, edebli, örnek nesiller vücuda getirmektir... “Mübâlağasızca denilebilir ki, ordularda as­kerin sevk ve idâresi ne ise ictimaî hayatta muâşeret kaide­leri de odur.”[15]

    Sosyal münasebetlerin normal ola­rak sürdü­rülmesi; şahsın akli dengesi ile yakından ilgili bulunup sıhhatine de büyük etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Bu husus psikologlar tarafından da doğrulanmıştır. Şöyle ki: “Sosyal münase­betler akli denge ile bağlantılı mıdır?” şeklindeki soruya verilen cevap şudur: “Yapılan incelemelerde, ele alınan psikiyatrik hastaların çeşitli ve farklı il­letlerine rağ­men; bir noktada birleştikleri dikkati çekmektedir: Hepsinde de çevrelerindeki kişilerle münasebet kurma ve anlaşma zorluğu görülmüştür. Akıl hastahanelerindeki tarihçe­leri incelenince; akli denge bozukluğundan önce de etraflarındaki insanlarla (aile, arkadaş, meslektaş v.s.) normal ve iyi münasebet kuramadıkları ortaya çıkmıştır. Münasebet kuramamanın mı has­talığı başlattığı, yoksa hastalığın mı sosyal münasebetleri engel­lediği tartışılmak­tadır... Şurası muhakkak ki, zihnî denge ile beşerî münase­betler arasında yakın bir bağlantı vardır. Hiç kimse ile geçin­meyen, kimseyi sevmeyen; yahut anormal ve müstebit sevgi tezâ­hürü ile davranan, insanlardan kaçan ve onları kendisine düşman sayan vs. hislerle buhran içinde olan kimsede bir çeşit dengesizlik tesbit edilebilir.”[16] Nitekim kalplerin tabibi, gönüllerin sevgilisi Resulüllah’ın (s.a.v.): “İnsanlarla ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen bir kimsede hayır yoktur!”[17] hadisi de son çağlarda bilim adamlarının bu konudaki bilimsel tespitleri ile aynı fikri paylaşmaktadır...

    Abdurrahman es-Sâfûrî (v. 894 h.) bir beytinde, akılla edebi bir arada zikretmiş, birbirleriyle olan yakın ilişkile­rini veciz bir ifade ile şöyle terennüm etmiştir: “Allah, hiçbir kimseye akıl ve edepten daha üstün bir bağışta bu­lunmamıştır. O ikisi gencin gü­zelliğidir. Şâyet onları kay­bederse hayatın en güzel iki şeyini kaybetmiş olur.”[18] Gerçekten akıl ve edebin, birlikte bir insanda bulunması, insanın aynı zamanda en sağlıklı halidir...  Toplum içerisinde şahsı hürmete lâyık kılan, âli derecelere yükselten aklı ve edebidir. Aklı olmayan veya aklı olup da biedeb olan /edebsiz, yahut her ikisi birden olmayan kimse­ cemiyette, insan olmaktan ziyade bir değere sahip ol­mayan zavallılardan başkası değildir. İslam’da, peygamberlerden sonra mevkileri derece derece birbirinden üstün olanların alimler olduğunu yukarıda zikretmiştik. İlim adamlarını da yükselten veya düşüren, hiç şüphe yok ki, iman ve adalet vasıflarından sonra gelen edebleridir. İslam Filozofu İbn Sina demiştir ki: “Beş okka ilmi olanın, hiç olmazsa bir okka da edebi olsa gerektir…” Mevlânâ (v. 1273) Hazretleri de: “Ey âşıklar, nefsi­nizi edeple süsleyin. Zira aşk yollarının hepsi de edepten ibaret­tir.”[19] diyerek, İlâhî Aşk’a varan yolların tamamının edepten ibaret oldu­ğunu; O’na varabilmek için nefsi edeple tezyin etmek ge­rektiğini Hak âşıklarına tavsiye etmiştir.

    Anlaşılıyor ki, “İnsan” olarak üstün bir meziyete ve ayrıcalığa sahip olan Ademoğlunun, “tab’an medenî” olup[20] fıtratı gereği toplum içerisinde yaşarken, insanî vasıflarında daha da yücelebilmesi, beşerî kemale erip İlâhî aşka varabilmesi, ancak imandan sonra takınacağı güzel edeble mümkündür… Çünkü aklı olmayanın dini olmaz… Edebi olmayanın da insanlığından söz edilemez. Zira Şeyh Sadi Şirâzî bir beytinde denmiştir ki: “Âdemîzâde ger bî edebest âdem niyst; der çeşm-i benî Âdem ve hayavan edebest.” “Adem olmaz adı asla edebsiz olanın – Edebdir çünkü farkı insan ile hayvanın!” Bunun analmı şudur: “Ademoğlu eğer edebsiz ise, adam değildir; çünkü Ademoğlu ile hayvan arasındaki fark edebdir…”

    Sağlıksız bir ruha sahip olup insanlarla ünsiyet kurmayanın ve hemcinsleriyle ülfet etmeyenin, elbette güzel ahlâkından da söz edilemez. İlahi aşk ise, ancak dini, insanlığı ve ruhi sağlığı yerinde olan gerçek insanlar için söz konusudur. Hakk’ı ve insanı sevmeyen, ona aşık olmayanın ilahi aşkı nereden olsun ki!

    İçtimai hayatta her ferdin aklî dengesi, insanlarla sağlıklı ve sürekli ilişkiler kurabilmesi, anlamlı ve nezih bir hayat yaşayabilmesi, hiç şüphesiz, cemiyetin düzeni ve sosyal münasebet­lerin seviyesiyle çok yakından ilgilidir... Konuya ters açıdan baktığımız zaman da durum aynıdır; içtimaî düzenin olmadığı toplumlarda ferdî hayatın sıhhatinden bahsetmek pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü fert ve toplum, birbirini vücuda getiren önemli iki esastır. Biri olmadan diğerinin olması imkânsızdır… Bir toplumun bozulması demek, o toplumu vücuda getiren fertlerinin ahlaken tefessüh etmiş olması demektir. Eğer bir toplum tüm değerlerini teker teker kaybetmiş, kendi içinden çürümüşse, artık o toplumu ayakta tutabilecek etkili bir dinamikten söz edilemez.[21] Aldos Hexley, “Texts and Pretext” adlı eserinde şöyle demiştir: “Ruhen çözülen insanın, ahlâkî suçluların yanına gelmeme­sine imkân yoktur.”[22] Zira bir insanda aklî dengenin bozulması demek, o insanın her şeyini kay­betmesi demektir. Ondan her türlü kötülük beklenebilir… Belki de bu yüzden Allah Teâlâ, Müslümanlara, büyüğünün ya­nında ses tonunu ayarlamaya varıncaya kadar... tüm âdab ve erkanı, âyet-i kerîmeleriyle bizzat ta’lim etmiş; ictimaî yaşayış­larının düzen ve âhengi için de bunlara uymayı zorunlu kılmıştır.[23] İslâm’dan başka hiçbir din ve disiplinde, her konuda olduğu gibi âdab ko­nusuna da bu kadar önem ve­rildiği görülmemiştir.[24]

    Âdab ve erkâna riayet, müminin ibadetleri açısından da çok önemlidir. Çünkü şer’î hükümlerden, mükelleflerin fiillerine taallük eden mâlî ve bedenî ibâdetler; farz, vâcip, sünnet, müstehab ve âdab olmak üzere beş kısma ayrılır. Bun­lardan herbiri bir öncekinin tamamlayıcısı durumundadır. Şöyle ki: Âdâba tam riâyet eden, müstehabların ecrine ulaşır; müstehabları ihmal etmeyen, sünnetlere kusur iş­lemeyen vâcibi terk etmez. Vâciplerin ikmâliyle de farzlar “ihsan” derecesine ulaşır. Bu demektir ki, farzları tam ola­rak yapmış olmak için vâciplere; vâcipleri noksansız yapabil­mek için sünnetlere; sünnetleri tam olarak ta’kip için müs­tehablara; müstehablarda arzuya ulaşabilmek için de âd­âba riâyet şarttır. Zira âdâba riâyet etmeden amellerin maksadına eriştiğini söylemek imkânsızdır. Meşhur Cibril hadisinde, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “ihsan”ı târif ederken: “İhsan, sen Allah’ı görüyormuş gibi ibâdet et­mendir, sen, O’nu görmesen de O’nun seni mutlaka görmekte olduğunu bilmendir…”[25] buyurmuştur. O halde Allah’ın gözü önünde yapıldığı bilinen işlerde adaba riayetsizlik olur mu?  Enes b. Mâlik (v. 179 h.) (r.), şöyle demiştir: “Amelde edep, onun kabulüne işarettir.”[26] Bu demek oluyor ki, ibâdet­lerde edebe riâyet ne kadar fazla olursa kabulüne dair ümit de o derece ziyade olur. Meselâ, zekât ve sadakayı ele alacak olursak; “Veren el alan elden daima üstündür…”[27] gerçeğine rağmen, görürüz ki, yapılan ihsan ve yardım­lar esnasında tatbik edilen İslâmî âdab sayesinde ne veren verdiği için kurun­tuya kapılıp üstünlük psikozuna kapılır ve alanın izzet-i nefsini rencide eder, ne de alan, fakr u zaruretinden ötürü ezilir, mahcup olur... Çünkü Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle demiştir; “Sadakaları açıktan vermeniz güzel bir şeydir; eğer onları gizler, fakirlere öyle verirseniz, bu sizin için daha iyi olur! Allah bununla günahlarınızdan bir kısmını örter! Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[28] Bir başka ayetinde: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için topraktan çıkardıklarımızın temiz ve hoş olanlarından Allah yolunda harcayın; size verildiği takdirde dudak büküp burun kıvırmadan alamayacağınız kadar kötü şeyleri vermeye kalkışmayın! Bilin ki Allah zengindir; övülmüştür..”[29] emri ile de verilecek şeyin kaliteli olmasını Müslümanlara tavsiye etmiştir… Daha bunun gibi birçok âyet-i ker­îmelerle ibâdet kastıyla yapılan işlerin âdâbını öğreten Allah Teâlâ: “Ey iman edenler! (…) başa kakmak ve verilen kimseye eziyet etmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkartmayın![30] uyarısı ile de âdab ve erkânına ri­ayet edilmeden yapılan iyilikleri kabul etmiye­ceğini beyan etmiştir.[31] Namazdaki “İhlas”, “Ta’dil-i erkana riayet”, “Huşu’ ve Hudu”; Hac’daki sıkıntıları sabırla göğüslemek, insanları incitmemeye gayret etmek, onlarla tartışmamak, bilhassa cidalden uzak durmak… bunların hepsi, bu ibadetlerin kabule şayâna olabilmeleri için uyulması gereken âdab ve erkandandır…

    Görülüyor ki, İslâm’da yapılan ibâdetler; ancak âda­bına riayet edildiği zaman makbuldür. Edebe uyulmadan yapılanlar ise sadece yapılmış olur; fakat sahibine pek birşey kazandırmazlar… Edebi olmayanın şeriatı da olmaz derken, ibâdetler konusunda edebin önemini belirtmek isteyen Celâl el-Basrî (k.s.) der ki, “Tevhid îmanı /şeriatı (tatbik etmeyi) gerekti­rir, şeriatı olmayanın îmanı ve tevhidi de olmaz. Şeriat da edebi gerektirir. Edebi olmayanın şeriatı, îmanı ve tevhidi de olmaz.”[32] Şu halde denilebilir ki, îmanın kemâli, ibâdetlerin kabûle şayan olabilmeleri, ancak âdab ve erkânına riâyetle mümkündür…

    Bir gün, sahabeden ber kaç kişi bir çocuk için mezar kazıyordu. Resulüllah (s.a.v.) de orada oturmuş, onları seyrediyordu. Mezarı kazanlar, kazma işini tamamlayıp mezardan çıkakacakları zaman Allah’ın elçisi, parmağıyla lahdin üst kısmındaki bir çıkıntıyı onlara gösterdi ve: “Şurayı da düzeltin sonra çıkın!” buyurdu. Sahabiler önce birbirlerine baktılar, sonar da birisi: Ya Resulallah! O çıkıntı orada dursa ölüye bir zarar vermez, düzeltsek hiç bir fayda sağlamaz… deyince o yüce zat, işlerde ihsan/estetik ilkesini belirleyen şu hikmeti buyurdu: “Hiç şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever…”[33] Nitekim yüce Mevla, Neml suresinde, sanatındaki estetik mükemmelliğe işaret ederek şöyle demiştir: “Baktığında dağları yerlerinde sabit sanırsın, oysa onlar bulutların yürüdüğü gibi[34] yürümektedirler... İşte bu, yarattığı her şeyi mükemmel yapan Allah’ın san’atıdır…”[35] yani, Allah, her şeyi itkan ile /olması gerektiği biçimde mükemmel yaratmıştır. Muhakkak ki O, işlerin olması gerektiği şekilde tam, sağlam ve güzel yapılmasını da sever… Hareket hâlindeki bir nesnenin gözü yanıltacak derecede mükemmelliği sebebiyle hareketsizmiş gibi görünmesi, sanatın, estetiğin mükemmelliğinden başka ne ile izah edilebilir ki?! Şu ayet de aynı şeyi söylemiyor mu? “Yedi göğü tabakalar hâlinde yaratan O’dur! Sen, Rahman’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin! Haydi, gözünü çevir de bak, bir çatlak görebiliyor musun? Sonra, gözünü ikinci defa çevir... İmkânı yok, göremezsin! Sonuçta gözün sana umudunu kesmiş, yorgun ve bitkin hâlde dönecektir.”[36]

    Sonuç olarak deriz ki, edeb, diğer bir ifade ile âdab-ı muaşeret, insanı; dolayısıyla toplumu zerafet, nezaket ve estetiğe… Söz, iş ve davranışlarında ölçülü davranmaya, düşünerek hareket etmeye ve hüsn-i hâle/güzelliğe… Allah’a yönelişlerinde ihlâs, huşu’ ve hudu’a; Resûlüllah ile ilişkilerinde gönülden sevgi, saygı ve ağırbaşlılığa… davet etmektedir. Sözün özü, gerçek manada insan olmaya çağırmaktadır… Müminlerin tüm işleri, “itkan” ile ibadete, ibadetleri de âdab ile “ihsan” derecesine yükselebilmektedir… “İtkan” ve “ihsan”, mükemmelliğe atılmış iki imzadır… Allah’ın san’atı evren, bu imzayı taşımaktadır. İsteyen her göz, bu imzayı her yerde ve her an görebilir… Yüce Mevlâ kulların’dan; özellikle mümin kullarından bunu arzu etmektedir…

    Âdab-ı Muaşerete riayet, bir müminde akıl, İman, İbadet ve İhsan gibi dürt yüce erdemin bir arada bulunduğunun alametidir. Bu dört erdemin, hepsi birden, bir insanın söz, iş ve davranışlarına yansıması, kuşkusuz onun kemaline işarettir. Zaten bir insanda iç ve dış güzelliği /estetik ve âdab bir arada ise, o insan, beşer vasfı sebebiyle mükemmel olmasa bile, onun erişeceği mertebe, hiç şüphesiz, kemaldir… Resulüllah (s.a.v.) bunun en güzel bir örneğidir… Onun eğitip yetiştirdiği Hz. Ebu Bekirler, Ömerler, Aliler, Osmanlar… ve benzeri daha nice Allah dostları akıl ve edeb ile yücelmiş kemal sahibi örnek müminlerdir…


    [1] Allah Teala, hanımlarınız size karşı aşırı derecede saygısızlık etmedikleri, isyankar bir tavır sergilemedikleri ve dik kafalılık edip takmamazlık etmedikleri; çirkin söz söylemedikleri, aşırı geçimsiz olmadıkları sürece onlarla “ma’ruf” vechile geçinin, buyurmuştur. Kur’an’da geçtiği her ayette ma’ruf, akl-ı selimin hoş gördüğü, dinin onayladığı söz, iş ve davranışlar olarak tavsif edilir. (Bkz. Nisa, 4/19)

    [2] Bkz. Âsım Efendi, Kâmûs Trc., I/134; Zebidî, Tâcu’l-arûs, 1/144. İbnu Manzûr, Lisanu’l-Arab, 1/206, v.d.

    [3] Bkz. Allah’a yönelişte âdâb, Fatiha, 1/1-7; A’raf, 7/55, 205; İsra, 17/110…  Hz. Peygamber ile ilişkilerde âdâb: Nur, 24/62-64; Ahzab, 33/53-58, 68, 69; Hucurat, 49/1-5… Meclis âdabı: Mücadele, 58/7-13 (özellikle 11. ayet)…

    [4] Yusuf, 12/76.

    [5] Bkz. En’am, 6/83; Enfal, 8/4; Mücadele, 58/11…

    [6] Ebu Davud, Sünen, Edeb, 23.

    [7] Krş. Saffetî Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 7.

    [8] Bkz. Ahzab, 33/21.

    [9] Bkz. Mümtahine, 60/4, 6.

    [10] Bkz. Şura, 42/52.

    [11] Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-hafa, I/67; Suyutî, Camiu’s-Sağir, I/12.

    [12] Kalem, 68/4.

    [13] Enbiya, 21/107.

    [14] Tirmizî, Birr ve Sıla, b. 65, H. 2010, IV/366.

    [15] Saffetî Ziya, Âdâb-ı Muâşeret, s. 4

    [16] Züleyha Münif 12.6.1978 Tarihli Tercüman Gazetesi, 3 Sual, 3 Cevap köşesinden naklen.

    [17] Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, (v. 241 H.), el-Müsned, Beyrut, 1389, 11/400.

    [18] Abdurrahman b. Abdusselâm, es-Sâfûrî, Nüzhetü’l-Mecâlis ve Müntehâb en-Nafâis, Mısır, 1357 h., I/78.

    [19] Mevlânâ Celâlüddin-i Rûmî, Mesnevî, Tercüme ve Şerhn, Tahîru’l-Mevlevî, İst. 1964, I/113.

    [20] Rağıb el-İsfehanî, (v. 502 h.), er-Risâle fî Âdâb-ı Muhaletatı’n-Nas, (1243 h. de yazılmıştır) vr. 14/b

    [21] Krş. Enfal, 8/53; Ra’d, 13/11.

    [22] Muhammet Kutub, İslâm ve Materyalizme Göre İnsan (Trc. Kemal Sandıkçı,) İst. II. baskı, tarihsiz, s. 302.

    [23] Reddü’l-Muhtar’da kaydedilen bir izahda, muâşeret esaslarını öğrenmek farz-âyın olan ilimlerden sayılmış ve: “İslâmın farzlarından biri de: kişinin, dinini ikâmede, amellerini ihlasla yapmasında ve Allah’ın kullarıyla muâşerette muhtaç olduğu şeyleri öğrenmesidir” denilmiştir. (İbnu Âbidîn Muhammed Emin b. Ömer, v. 1252, a.g.e., Mısır, 1972, I/29.)

    [24] Bkz: Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat, İnciller ve Kur’ân (Trc. Dr. Mehmet Ali Sönmez), Konya, 1979. (Eser baştan sonuna kadar tetkik edilmeye değer.)

    [25] Buhârî, Îmân, 37, I/18.

    [26] Sühreverdî, Şihâbuddîn ebu’l-Hafs Ömer b. Muhammed b. Abdillah, Avârifu’l-Maarif, (İhyâ’nın sonunda). Beyrut, tarihsiz, V/151.

    [27] Buhari, Zekat, 18.

    [28] Bakara, 2/271

    [29] Bakara, 2/ 267.

    [30] Bakara, 2/197.

    [31] Sühreverdî, Avârifu’l-Maarif, V/151.

    [32] Sühreverdî, Avârifu’l-Maarif, V/151.

    [33] Müslim, İman, 41.

    [34] Krş. Nur, 24/43.

    [35] Neml, 27/88.

    [36] Mülk, 67/3, 4.