Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
İKTİBAS Dergisi
Sorular:
Hz. Muhammed, insanlar arasından seçilmiş “Sıdk”, “Emanet”, “Fetanet”, “İsmet” ve “Tebliğ” sahibi en seçkin bir insandır. O, çocukluğundan itibaren Rabb’inin özel ilgisi, hidayeti, eğitimi ve öğretimi ile yetiştirilip yüceltilmiş muazzam bir ahlâkın sahibidir. O, yaklaşık yirmi üç yıllık peygamberliği döneminde ilahî vahye muhatap olmuş, onu özümseyip şahsında somutlaştırarak pratik hayata intikal ettirmiş bir kul ve peygamber idi. Ona ‘canlı bir Kur’an’dı’ da denilebilir… Dini kemale erdirmek ve hlâkî değerleri tamamlamak için gönderilmiş “Üsve-i Hasene” sahibiydi… O masumdu; Rabbi onu peygamberliği süresince düşmanlarının hem öldürücü saldırılarına hem aldatıp yanıltma çabalarına hem de günaha karşı korumuştu. En büyük düşmanı olmasına karşın Şeytan bile ona en ufak bir zarar verememişti… Rabb’inin gözetimi altında bulunduğu için o, sayılı bir-kaç zelle/sürçme dışında hiç günah işlemedi. Bu derece masumiyetine bakıp da ona; ‘melek gibiydi’ demek de doğru olmaz; çünkü meleklerde hem irade ve günah işleme kabiliyeti yoktur hem de tüm meleklerin onun atasına secde ettikleri bilinmektedir…
Hz. Muhammed bir beşerdir… Yüceler yücesi Rabb’inden vahiy alırken de Cebrail ile konuşurken de insanlar arasında yaşarken de tam bir beşer; ancak tıpkı yakutun diğer taşlara üstünlüğü gibi sıra dışı ve mükemmel bir beşer... O da kendiliğinden konuşmaz ve tüm peygamberler gibi Allah vahyetmediği sürece bir ayet de olsa getiremezdi; onun Kur’an diye okuduklarının tamamı Rabb’inden kendisine intikal eden vahiydi… Sünneti ise, denilebilir ki, vahyin kontrolü altında gerçekleşmiş hikmetten başka bir şey değildi… O gaybı bilmezdi, ama gayb ona haber verilirdi. O geçmişi ve geleceği de bilmezdi, ancak yüce Rabb’inin geçmiş ve gelecekle ilgili olarak kendisine bildirdiklerini anlatırdı. Tüm peygamberlerin mucizeleri duyulara hitap eder/hissî ve geçici iken onun biricik ve en büyük mucizesi olan Kur’an aklî ve Cenab-ı Allah’ın muhafazası altında kıyamete kadar bakîdir.
Hz. Muhammed, Allah’ın âlemlere yüce bir rahmeti; özellikle insanlık âlemine, akıldan sonra en son ve en büyük iyiliğidir. O, her insanın yapısına yerleştirilmiş “Fıtrî din”, “Akıl” ve inzal edilen “Kur’an” gibi ilahî bir yol göstericiydi; belki de ilk üç hidayeti de şahsında taşıyan Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük ve en sağlam bir hidayet rehberiydi. O bir şahit idi; Allah’a ve ahiret gününe iman etmek isteyen herkes için büyük bir şahit… hem asıl kaynağından aldığı sağlam bir belge/vahiy hem de sahip olduğu marifetullah ile isteyen ve itaat eden her kimseyi karanlıklardan aydınlığa çıkartan ve doğrudan doğruya Allah’a götüren mükemmel bir şahit… O, kendisine iman edip salih iş yapan müminler için bir müjdeleyici; gafiller, zalimler, yolunu şaşırmış sapıklar için bir uyarıcı ve cehaletin karanlıklarından kurtulup aklın ve vahyin aydınlığında yaşamak isteyen kimseler için parlak bir ışıktı...
Hz. Muhammed, peygamber olarak gönderildiğinde insanlık âlemi, ateş çukurunun hemen kenarında bulunuyor, neredeyse oraya yuvarlanmak üzereydi. Onları ebedî felaketten kurtarmak üzere gönderilen Allah Elçisi, akıllarını, gözlerini ve kulaklarını kullanmayan, körü körüne atalarını taklit eden, tanrılarını elleriyle yaratan ve kendilerini doğrudan doğruya ateş çukuruna, ebedî cehenneme götüren yolu/putperestliği kendileri için en doğru yol sanmakta olan cahiller güruhunun kahredici tepkisiyle karşılaştı. “Ahsen-i takvim üzere yaratılmalarına” rağmen, yaratılıştaki temiz fıtratlarını büsbütün kirletip kendilerini aşağıların da aşağısına atan kimseleri uyarmaya çalıştı. Hiçbir hakarete, hiçbir tehdide, hiçbir tuzağa kulak asmadı; kendi canını insanlığa feda kıldı… Yaklaşık yirmi üç yıl boyunca tüm engellemelere, düşmanca tavırlara, ölümcül tuzaklara göğüs gerdi; neredeyse nefsini helak edercesine insanlığın kurtuluşu için var gücüyle çalıştı, çabaladı… Onları uyarmak için bazen korkuttu, bazen müjdeledi, bazen teşvik etti… Sonuçta fıtratlarına ters düşen, aslî varlıklarını/ruhlarını kaybedip bir ceset hâline dönüş kimselerden akıl ve irade sahibi olanları Allah’ın Arş’tan Arz’a uzattığı habl-i metini ile kendilerinden ve çevrelerinden verdiği örneklerle ve dikkat çektiği kevnî ayetlerle düşündürmeyi başardı. Hiç de azımsanamayacak bir topluma Hakk mabudu tanıttı, gerçekleri gösterdi. Onların ölü kalplerini ilimle, tevhid özgürlüğüyle ve bilimsel gerçeklerle diriltti. Ve kendisine inanları aşağıların da aşağısından çıkartıp gerçek hayata kavuşturdu. Onlara eşref-i mahlûkat olarak yaşamanın yollarını öğretti...
O, bir merhamet timsali idi. İnsanları sevmekten öte, “onlara son derece düşkündü;” onları işleri “sarpa sarmış hâlde görmekten ızdırap duyardı,” özellikle “müminlere karşı son derece şefkat ve merhametliydi.” Onlara sürekli olarak Allah’ın ayetlerini okuyor, düşündürüyor, ilahî kitabı, hikmeti ve bilmedikleri daha nice şeyleri öğretiyordu. Ona iman edip uyan her mümin, sadece maddi ve manevi kirlerden arınmakla kalmıyor; edindiği bilgilerle, sahip olduğu yüce erdemle, takındığı güzel edeple insanlık vasıflarında daha da yüceliyordu… Mümeyyiz vasfı cehalet ve karanlık olan Ortaçağda hayata intikal etmiş olan İslâm gerçeği ve âlemlere örnek nitelikleriyle “Sahabe-i Kiram” olgusu Allah’ın izniyle onun eseriydi… O her zaman ve her yönüyle örnek alınacak seçkin ve emsalsiz bir şahsiyet idi. Rabb’ine kullukta, görevine düşkünlük ve sadakatte, insanlara rehberlikte, hanımlara eşlikte, yolda arkadaşlıkta, hazarda barışseverlikte, savaşta azim ve kararlılıkta, hayatı boyunca istikamette… emsalsiz bir örnek… O (s.a.v.), değil sadece inananlara, kovdukça ateşin başına üşüşün kelebekler gibi, ısrarla cehenneme doğru koşan münkirlere bile kendisini helâk edecek derecede üzülen bir merhametin timsali...
Hz. Muhammed (s.a.v.), beşer vasfı, insanî nitelikleri, seçkin kimliği, üstün kişiliği, çelikten azmi, örnek ahlâkı, sınırsız merhameti ile mükemmel bir insandı…. O da diğer faniler gibi ölümlüydü. O da kendisine takdir edilen ecel tamam olduğunda “Refik-i A’lâ”ya, en yüce dosta yöneldi. Fakat onun varlığı sünnetiyle, misyonu ise geride bıraktıklarıyla yeryüzünde devam etmektedir. O, arkasında uyulacak iki eşsiz eser bıraktı; birincisi Allah’ın Kelamı Kur’an-ı Kerim, ikincisi ise, “Kelamullah’ı” ve “Sünnet-i Resulillah’ı” sonraki nesillere aktaran Sahabe-i Kiramdir… Çünkü “Sahabe-i Kiram”, Resul kendilerine örnek, onlar da insanlara örnek olsunlar diye bizzat Allah’ın direktifleriyle eğitilip yetiştirilmiş, aşırılıklardan arındırılmış en medeni ve en iyi insan topluluğudur. Onlardan her biri insanlara yol gösteren bir yıldız gibidir, hangisi örnek alınsa mutlaka doğru yola iletmektedir…
2) Sizce Kur'an’ın çerçevesini çizdiği insan/peygamber Muhammed (sav) ile, geleneğin Muhammedi (sav) aynı mıdır? Varsa farklılıkları ve nereden kaynaklandığını açıklar mısınız?
Kur'an’ın beşer vasfıyla bize tanıttığı Hz. Muhammed ile geleneğin tanıttığı Hz. Muhammed bazen farklılaşabilmektedir. O nedenle ikisi ‘aynıdır’ denilemez. Çünkü bizim insanlarımızın gönlünde, dolayısıyla kültürümüzde Hz. Muhammed’in bambaşka bir yeri vardır. Herkes onu insan olarak bilir ve – Hıristiyanlık âleminin Hz. İsa’yı tanrılaştırdığı gibi – hiçbir müminin gönlü onun ilahlaştırılmasına razı olamaz, fakata ona sıradan bir insan gözüyle bakılmasını da hiç hoş karşılamaz; o mutlaka bizdendir, ama bizlerden çok farklı biridir… Bizde her mümin, Resalüllah’ın (s.a.v.) adı her anıldığında kalbinde bir kıpırdama hisseder, sağ eliyle kalbini bastırmaya çalışırken salavat-ı şerifeler de dilinde dökülür gider… Onun mümtaz şahsiyeti, eşsiz karakteri, emsalsiz kişiliği ve örnek nitelikleriyle birlikte yüce ahlâkı pek çok mümin tarafından yeterince bilinmez, ama herkes onun adına âşıktır; çocuğuna “Muhammed” ismini koymayı can-u gönülden arzu eder, lakin göz aydınlığı ve gönül süruru da olsa, biricik oğluna o adla çağrılmasına gönlü razı olmaz… İşte bu yüzden kültürümüzde “Mehmet” ismi, bu kadar yaygındır. Ordumuzda her neferin adı da “Mehmetçik”tir… Hz. Muhammed gözde ve gönülde olabildiğince yüceltilmek istenir, ancak bazen farkında olunmadan onun da efsaneleştirildiği, hatta – yapılmaması gerekirken - Allah’a özgü sıfatlarla nitelendirildiği de söylenebilir. Oysa onu Rabb’i katında “Makam-ı Mahmud”a yükselten beşer vasfıdır. O beşer vasfı ve kabiliyetleriyle insanlık vasfında hak ederek mesafe kat etmiş ve layık görüldüğü için de Rabb’i onu bir insanın yükselebileceği en üst seviyeye yüceltilmiştir. Eğer o vasıflar kendisinden alınır ve dilinden hiç eksiltmediği: “Allah’ım! Bir an bile olsa beni nefsimle baş başa bırakma!” duasıyla birlikte nefis mücadelesi göz ardı edilirse onun âlemlere rahmet vasfı da kaybolur, numune-i imtisal özellikleri de… Öyleyse Hz. Muhammed’i medhedip yücelteceğim diyerek Peygamber’e beşer vasfını ve kabiliyetlerini aşan özellikler yüklemek, kanaatimizce, onun kulluktaki azmini ve gayretini yok saymak ya da sahip olduğu yüce makamdan onu düşürmek olur… Buna da hiç kimsenin hakkı yoktur! Belki de onun: “Benim ümmetimden en çok korktuğum şey, onların da beni Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptıkları gibi ilahlaştırmalarıdır…” endişesini haklı çıkarır! Bilinmelidir ki, hiç kimse onu Allah’tan daha çok sevemez, daha iyi övemez, kadrini ve namını layık olduğu mertebeye yükseltemez… O hâlde, tanımak isteyen herkes, onu mutlaka Kur’an’dan tanımalı ve ondan bahseden her kimse de Kur’an’daki ölçüyü muhafaza etmelidir... Zira “Hiç kimse onun gibi olamaz ki…” sözü doğrudur; zaten hiç kimseden onun gibi olması da istenmemektedir. Çünkü o, Yüce Allah tarafından ve vahiyle terbiye edilmiştir. Sürekli Rabb’inin gözetimi ve vahyin kontrolü altında bulunduruluyordu… Ancak bu durum, onu örnek edinmeye ve gittiği yolu takip etmeye mani değildir. Eğer öyle olsaydı Yüce Mevlâ: “Ant olsun ki, Resulüllah sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşacağını umanlar ve de Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” der miydi?
Denilebilir ki, - şayet kasıt yoksa - bazen aşırı sevgi ve saygı bazen söylenenin farkında olmama bazen de düşüncesizlik, Hz. Muhammed’in Kur’an’ın tanıttığından farklı bir biçimde tanıtılmasına neden olmuştur.
3) Özellikle tasavvufî yorumda, ‘hâtemül enbiyâ’ kavramını da çıkış noktası alarak, ‘hâtemül evliyâ’ ve ‘insan-ı kâmil’ gibi kavramlarla Peygamber Muhammed (sav)i Kur’an’da tanık olmadığımız bir konuma oturtmak, onu insanüstüleştirmek, hatta İsa Peygamber'i Allah'ın oğlu ittihaz etmenin bir benzeri sayılabilir mi?
Şu günlerde İbn Arabî’nin Fusus’unu asıl metninden okumaktayız. Orada, denildiği gibi Resulüllah (s.a.v.), “Hâtemü’l-Enbiyâ”, “Hâtemü’l-Evliyâ” ve “İnsan-ı Kâmil” şeklinde pek de aşinası olunmayan kavramlarla açıklanmaya çalışılıyor. Fakat bu kavramlara rağmen, ben orada Hz. Peygamberin insanüstü bir varlık olarak yansıtıldığını, özellikle de Hz. İsa’vari ilahlaştırıldığını söyleyemem… O dil, erbabının dilidir. Erbabının da dillerini, kendi idrak düzeylerince son derece ölçülü kullanmakta olduğunu söylemekle yetinmek isterim… Bununla beraber yukarıda söylediğim gibi Hz. Peygamber’in Kur’an’da nitelendirildiğinin üzerinde özelliklerle nitelendirilmesi, insanüstü bir varlık olarak efsaneleştirilmesi, hele hele “Allah bildirmese de o, gaybı bilirdi,” “Arkasından gelenleri, geriye dönmeden de görürdü,” “Meclisinde bulunanların zihinlerinden geçirdiklerini o bilirdi…”gibi nitelendirmelerle onun Allah’a özgü sıfatlarla tavsif edilmesi kabul edilecek şey değildir…
4) Muhammed (sav)i, her işi ve her sözü, tıpkı Kur'an gibi vahiy ürünü bir Peygamber olarak tanımlayanlar olduğu gibi, ona, bir postacıdan öteye gitmeyen bir misyon tayin edenler de mevcuttur. Muhammed (sav)in üsvetün hasene olması bugün için tam olarak neyi ifade eder? ‘Tarihselci okuma’ biçimi bu alandaki ‘sorunları’ çözmede bir araç mıdır?
Bir kısım müfessirler ve ilim adamları, “Vema yantıku anil heva in hüve illa vahyun yuha…” (Necm, 53/3, 4) ayetini, metinsel ve tarihsel bağlamından kopararak ona maksadını aşacak tarzda: “Hz. Muhammed’in her konuştuğu vahiydir…” anlamını vermişlerdir. Oysa ayet, kendi metinsel ve tarihsel bağlamları göz önünde bulundurularak ve Kur’an bütünlüğü içerisinde okunduğunda, ona yüklenen böyle bir mananın maksadını aşan bir mana olduğu anlaşılacaktır. Konuyu biraz açacak olursak:
“Düştüğü an yıldıza yemin olsun ki, hemşeriniz Muhammed ne aklını kaybetti ne de azıttı! O, arzusuna göre de konuşmuyor! O (Kur’an), kendisine inzal edilen vahiyden başka bir şey değildir. Onu ona, kuvveleri sağlam olan “Cebrail” öğretmiştir. O (Cebrail), güçlü, yaratılışı mükemmel ve akıllıdır. O aniden karşısına dikiliverdi!”… (Necm, 53/1-7)
Görülüyor ki, bu pasajın ilk ayetlerinde söz konusu olan vahiy, Cebrail’in öğrettiği Kur’an’dır. Müşrikler, okuyup tebliğ ettiği ayetler sebebiyle Hz. Peygamber’i aklını yitirmekle itham etmektedirler. Allah da elçisinin okuduğu ayetlerini, Elçisine, Cebrail’in inzal edip öğrettiği vahiy olduğunu yemin ederek doğrulamaktadır... Dolayısıyla bağlamından kopartılmış olan bu ayete dayanılarak Resûlullah’ın bütün konuştuklarının vahiy olduğu söylenemez. Çünkü Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edip ona “mecnun” ve “sapıtmış” diyenler, kendisine vahiy gelmeden ve risâletle görevlendirilmeden önce Muhammedü’l-emîn diyor, ondan övgüyle söz ediyor ve ona güven duyuyorlardı. Hz. Muhammed, ‘ben size Allah’ın elçisiyim’ deyip indirilen ayetleri okumaya başladığı zaman inkârcılar onun hakkında mecnun, kâhin, şair… gibi yaftalar uydurmaya başladılar. O hâlde ayetteki “konuştukları”ından maksat, müşriklerin ona bu iftiraları atmalarına sebep olan Kur’an’dır, Cibril’in öğretti ayetlerdir… O hâlde bu ayetlerde mevzu bahis olan vahiy’den maksat, Kelamullah’tır; Hz. Peygamber’in her sözü değil!
“Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4/80) “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran, 3/31) Bu ve benzeri ayetler, seçilmiş en son elçi olması sebebiyle Hz. Peygambere itaat edip ona uymayı Allah’a itaat saymıştır. Hatta Allah’ı sevmeyi ve Allah tarafından sevilip bağışlanmayı bile Peygambere itaat şartına bağlamıştır.
O hâlde Hz. Peygamber bir elçi; Cenab-ı Allah’ın insanlık âlemine gönderdiği en son elçisidir. Ancak o hem peygamber anlamında hem de genel anlamda elçi olarak diğer elçilerin hepsinden farklıdır. Çünkü ondan önceki peygamberlerin hepsi de aynı dini tebliğ etmiş olmalarına rağmen, yöreseldir ve yalnız kendi ümmetlerinin peygamberdirler. Hz. Muhammed ise, o, daha önce kitap verilenler, yani “Ehl-i Kitap” da dahil tüm insanlara, özellikle de tebliğin kendisine ulaştığı herkes için gönderilmiş bir peygamberdir. Sünnetiyle birlikte o ve tebliğ ettiği mesaj /Kur’an-ı Kerim evrenseldir, kıyamete kadar bakidir…
Devlet adamları ve benzerlerinin gönderdikleri, genel anlamda elçiler ise, yalnız ellerine verilen mesajı yerine sağ salim ulaştırmakla görevlidirler. Mesaj yerine ulaştığı an, onlar açısından görev sona ermiştir. Fakat her peygamber, Resul vasfı sebebiyle, genel anlamda bir elçi sayılabilir, ama mesajı yerine ulaştırmakla hiçbir peygamberin görevi sona ermez. Çünkü peygamberler, aynı mesajı yaşamak ve yaşantılarıyla insanlara numune-i imtisal olmakla da yükümlüdürler. Yukarıda da ifade edildiği üzere, peygamberlere, özellikle de Hz. Peygamber’e itaat Allah’a itaat sayılmış ve onu örnek edinip yolundan gitmek de Allah’ın sevgisine mazhar olmaya sebep olarak gösterilmiştir. Öyleyse peygamberlere bir postacı gözüyle bakılamaz; onlar örnek nitelikleriyle diğerlerinden oldukça farklı elçilerdir. Şunu da belirtelim ki, İslâm’da peygamberler, ahiretteki sorumluluğun ve cezanın, akıldan sonra yegâne sebebi sayılmaktadırlar. Bu yüzden Hz. Muhammed’in elçiliği diğer elçilerinkine benzetilmemelidir. Çünkü “Onun çağrısı, insanların birbirlerini çağırdıklarına benzetilemezi; zira onun daveti mesuliyetlidir.”
Hz. Peygamber’in üsve-i hasene vasfını yukarıda açıklamıştık... Tarih içerisinde gerçekleşen her olgu, tarihseldir. Kur’an-ı Kerim de indirildiği zaman, zemin ve ilk muhatapları açısından elbette tarih içerisinde gerçekleşmiş bir olgudur ve tarihseldir. Fakat onu “insanın” temel ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde en son kitap olarak düzenleyen, anlamlandıran ve Arapça olarak nazma döken Allah’tır… (Bkz. Kıyame, 75/16-19) Baştan sona ilmi içermesi, akla, tefekküre, bilgiye atıfta bulunması ve bunlara aykırı hiçbir ayet/hüküm içermemesi; özellikle akletmeyi, düşünmeyi ve ayetleri müzakere etmeyi teşvik etmesi sebebiyle evrenseldir. Hz. Peygamber ise, evrensel bir mesajı şahsında somutlaştırmış, Kur’an ahlakıyla ahlâklanmış bir insan olarak elbette örneklik vasfını korumaktadır. “O yaşayan Kur’andır.” dedik. Bilinmelidir ki, “Sünnet” ortadan kaldırıldığında başka örnekler aramak durumunda kalınacağı muhakkaktır. Burada şunu da belirtelim ki, İslâm tarihi boyunca tartışılmakta olan rivayetlerdir, sahih sünnet değil...
5) ‘Kutlu Doğum Haftası’ gibi etkinlikler, Din’in aslından doğmuş özgün girişimler midir? Peygamberin doğumunu Din ‘kutlu’ saymakta mıdır? Husûsan, kutlu doğum haftasında Peygamber'i ’Gül’ sembolüyle, ‘hoşgörü ve sevgi Peygamberi’ söylemleriyle ‘anmanın’ ve bu esnada uzlaşma gibi kavramların yâd edilmesinin ‘Türk İslamı’ ile veya Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi siyasi manevralarla bir alakası var mıdır?
‘Kutlu Doğum Haftası’ gibi etkinlikler, Din’in aslından doğmuş özgün girişimler değil elbet. Sanıldığı gibi bir bidat de değildir. Ancak kutlanan kandiller, yılda bir hafta boyunca gerçekleştirilen kutlu doğum haftaları vb. etkinlikler, Müslümanların dini bilgiler ve duygularla karşıya getirilmeleri sebebiyle katiyyetle faydadan hâli değildir. Çünkü ülkemizde aile, okul, çevre işbirliğiyle köklü ve sürekli bir din eğitimi verilmemektedir. Hiç olmazsa bu gibi etkinlikler, Müslümanların bir kısım bilgi eksikliklerini gidermekle kalmayıp bilinç düzeyinde katkılar da sağlamaktadır...
Din, Peygamberin doğumunu kutlamayı, belki ‘kutlu’ saymamaktadır, ama Hz. Peygamberi ümmeti için, Allah’ın akıldan sonra en büyük iyiliği saymaktadır. Çeşitli vesileler edinip o kutlu ve mübârek insanı yâd etmenin, onu gündeme taşımanın, zihinlerde hazır bulundurmanın mutluluk verici bir etkinlik olduğuna inanıyorum…
Peygamber'i ’Gül’ sembolüyle sembolize etmek, gülün tabiî güzelliği, insanın da mizacı gereği yadsınacak bir şey olarak görmüyorum! Hz. Peygamber’i çiçeklerin en güzeli olan gül ile simgelemek Türk Divan Edebiyatından Edîb ve Şairlerimizin başlattığı güzel bir geleneğimizdir. Bilirsiniz, “edîb” en edepli, terbiyeli ve kibar insan; şair de başkalarını hissedemeyeceği yüksek duyguları hisseden şuurlu kimse demektir. Böylesi kimselerin duygu ve düşünceleri dinden olmasa da, dine aykırı da sayılmaz…
“‘hoşgörü ve sevgi Peygamberi’ söylemleriyle ‘anmanın’ ve bu esnada uzlaşma gibi kavramların yâd edilmesinin ‘Türk İslamı’ ile veya Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi siyasi manevralarla bir alakası var mıdır?” diyorsunuz. Gelin bu güzel mülakatı siyasi boyutları olan ya da polemiklere sebep olacak özel konulara götürmeyelim…
6) Muhammedi (sav) en doğru şekilde anlamak için hangi imkanlara ve kaynaklara sahibiz?
Hz. Muhammed’i en güzel ve en doğru anlama kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Arapçayı yeterince bilmeyenler için abartılı ya da gerçeğe aykırı diye ‘meallere ve tefsirlere müracaat edilmesin’ diyemem... Ancak konuları abartamadan, olduğu gibi yansıtmaya çalışılmış bir tefsir var; “Kur’an-ı Kerim’in Nüzul Sırasına Göre Tefsiri” İnşallah pek yakında piyasaya çıkacak. Peygamber Efendimizi oradan tanımayı tavsiye edebilirim…
Mademki Allah ve Melaikesi o kutlu kişiye salât ediyor. O hâlde, mülakatımıza son verirken, biz de sevgi ve saygımızla birlikte içten bağlılıklarımızı ona iletelim ve diyelim ki: Allah’ım! Bizim adımıza da Efendimiz Hz. Muhammed’e ve onun âl ve ashabına salat et! Tıpkı “Halilullah” olan İbrahim’e salât ettiğin gibi…
“Biz, senden öncekilere olduğu gibi sana da ‘emr’imizden bir ruh vahy ettik; sen bundan önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Biz onu kullarımızdan dilediğimiz kimseyi kendisiyle doğru yola ilettiğimiz bir ışık/hidayet rehberi yaptık. Kuşkusuz sen de doğru yola; göklerde ve yerdekilerin sahibi Allah’ın yolu sırat-ı müstakim’e iletmektesin. Bilesiniz ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.” (Şura, 42/52, 53)
“Bu yepyeni Kitab’a da inanmadılar diye, onların ardından sen neredeyse kendini harap edeceksin!” (Kehf, 18/6)
Çünkü Hz. Peygamber ‘bidat’ı şöyle tarif etmiştir: “Din tamamlanmıştır… Artık benden sonra din adına çıkacak her şey bidattır, her bidat merduttur ve kendisine uyan kimseyi doğru yoldan çıkartır…”
Bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: “Sözlerin en iyisi Allah’ın sözüdür. Yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur. Sonradan (bunlara ilave olarak) çıkacakların hepsi sapıklıktır/dalalete götürür.” (Müslim, Cum’a, 43)