Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman, İslamiyat, 2002
Örtünme veya yer, zaman ve şartlara göre giyinme, insan olmaktan kaynaklanan ve insanı tamamlayıcı bir ihtiyaçtır. Örtünme duygusu ya da ihtiyacı, fıtri olduğu ileri sürülemese bile, sosyal bir varlık olan insanın hassalarındandır. Zira sosyal hayatta ‘çıplaklık’ hissi, sadece insana aittir. İnsanların içerisinde çıplak dolaşmak ya da kendini üryan hissetmek, insanda sıkıntı yaratan, yüz kızartan bir durumdur. Şayet zaruri bir hâl yoksa, bu durum, genellikle başkaları tarafından da hoş karşılanmaz, yadsınır; hatta kişi ilkellikle, gayrı medenilikle itham edilir. Bu yüzden, örtünmenin veya şart ve ortama uygun olarak giyinmenin, medeniyetin simgesi olduğu söylense, yeridir.
Kur’an’da insan, fiziksel ve ruhsal yapısı itibarıyla mükemmel bir varlık olarak tanıtılır. Yaratılmışların pek çoğundan üstün, Yaratıcı’nın yanında en değerli olanıdır. Allah, insanı en güzel biçimde yaratmış; hilafete ve ilahi emanete layık görmüştür. Ona Kendi ruhundan ruh, niteliklerinden nitelik vermiştir. Rabbinin yanında âdemoğlunun ayrıcalıklı bir yeri, diğer varlıklardan üstün meziyetleri ve nev’i şahsına münhasır duyguları vardır. Akıl, tefekkür, beyan, iman, ahlak, hukuka saygı, hayâ, çirkinliklerini örtme, bezenip güzel görünme gibi nitelik ve duygular, sadece insana aittir. Bu özellikleri sebebiyle, kötü ve çirkin olan şeylerden nefret etmek; güzel ve hoş olmayan şeylerin görünmesinden rahatsızlık duymak; hatta bunlara karşı tepkisini gizleyememek de, yalnız insana ait özelliklerdendir. Bu nedenlerle, Allah, yeryüzündeki tüm nimet ve ziynetlerin en üstünlerini, sırf insanlar, özellikle de inananlar için yarattığını, Kur’an’da açıkça ifade etmiştir.[1] İsrafa dalmamak şartıyla, bunların en iyilerinden, hem de en üst düzeyde yararlanmak, her insanın hakkıdır.[2]
İlk insan Âdem ile eşi, birer medeni insan olma ve sosyalleşme olgusuna ilk adımı, kendilerini çıplak hissettikleri ânda atmışlar; ilk sosyal refleksleri ise, örtünmek ve çıplaklık utancından kurtulmak olmuştur.
Şeytan kendilerinden gizlenmiş olan ayıp yerlerini[3] onlara göstermek maksadıyla Âdem ve eşine vesvese verdi[4] “Rabbiniz, birer melek ya da ölümsüz kişiler olursunuz diye bu ağaca yaklaşmanızı size yasakladı. Ben ikinize de öğüt veriyorum.” diye yemin etti. Neticede Şeytan onları ayartarak yasak meyveye yönlendirdi. Âdem ile eşi, yasak meyveden tadar tatmaz ayıp yerlerinin (sev’at) farkına vardılar. Derhâl, cennet yapraklarıyla oralarını örtmeye koyuldular...[5]
İşte, insanın bu hassasından dolayı, Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey âdemoğulları! Biz size ayıp yerlerinizi gizleyecek bir giysi, bir de süs (elbisesi)[6] indirdik/edinme imkan ve kabiliyetini verdik. Ve takva elbisesi... En iyisi budur. Bunlar, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki, öğüt alırlar.[7]
Allah, sizi sıcağa (ve soğuğa) karşı koruyacak elbiseler; savaşta koruyacak zırhlar yarattı…[8]
Bu ayetlerin birincisinde, iki çeşit giysiyle, giyinmenin amacından söz edilmektedir. Bunlar ayıp yerleri örten elbise ve süs, ziynettir. İkinci ayetteyse, sıcağa-soğuğa ve savaşta düşmanın darbesine karşı koruyucu olmak üzere, elbisenin iki farklı amacı daha açıklanmıştır. Bu iki ayetin siyakından ve ifade biçiminden anlaşılıyor ki, insan, ister ‘örtünmek’, ister ‘korunmak’ ister ‘süslenmek’ isterse ‘savunmak’ maksadıyla giyinsin, giyinmede asıl hedef ‘takva’ olmalı; giyinmenin insani yönle ilgili olan “edep yerlerinin örtülmesi” amacı korunmalı ve Allah’ın bu husustaki emir ve yasaklarına itaat maksadı ön planda tutulmalıdır.
Bugün ilim adamları tarafından araştırma konusu yapılan geçmişteki ve hâlen mevcut ilkel kabilelerin çoğunun, genellikle medeni topluluklarda olduğu gibi giysileri olmadığı hâlde ayıp yerlerini mutlaka örttüklerinin gözlemlenmesi, örtünme güdüsünün insanın evrensel bir hassası olduğu gerçeğini ve ilk insan Âdem’den günümüze dek insanların bir biçimde örtündüklerini doğrulamaktadır. Elbette ki, Kur’an’daki örtünmeyle ilgili ayetler indirilmeden önceki Arap toplumu da kendi örfüne uygun olarak bir biçimde giyinmekteydi; kadınların, kadınlara özgü, erkeklerin de kendilerine ait kıyafet ve giysileri vardı. Dolayısıyla, örtünme veya giyinip süslenme geleneği, Kur’an ile başlamış değildir.
Bilindiği üzere, giyim-kuşam, amacına uygun olarak insanların yaşadıkları tarihî, coğrafi, yöresel, kültürel vs. şartlara ve imkanlara göre şekillenmektedir. Farklı bölgelerde, farklı iklim şartlarında ve farklı kültürlerde yaşayan insanları, tek bir şekil, tek bir renk ve tek bir kıyafette birleştirmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü bir şairin de dediği gibi: “Yemek kendi bileceğiniz şeydir, istediğinizi yiyiniz; ama, giyinmeye gelince, insanların hoş göreceği şeyleri giymelisiniz.”[9] Giyinme sosyal bir olgudur; onun teşekkülünde, içinde yaşanılan fiziksel coğrafyanın, iklim şartlarının, kültürün, örfün ve geleneğin belirleyici ve zorunlu etkisi vardır.
Kur’an-ı Kerim’de sadece ‘takva’ya uygun bir giyinmeden ve yetişkin bir insanın örtmesi gereken yerlerin sınırlarından bahsedilmektedir. Bu yüzden, örtünmeyle ilgili ayetlerin sayısı fazla değildir. Biz bu ayetleri, örtünmede asıl olanlar ve gerektiği zaman kullanılması tavsiye edilenler şeklinde iki ana başlık altında inceleyeceğiz.
Kanaatimizce, günümüzde örtünmeyle ilgili ayetlerin tartışılıyor olması, bu ayetlerin, muğlak, anlaşılması güç ve farklı yorumlara açık olmalarından değil; günümüz şartlarında Kur’an’ın taleplerinin uygulanabilirliliği sorunsalından kaynaklanmaktadır. Aşağıda görüleceği üzere, tesettürden bahseden ayetler, muğlak ve anlaşılması güç ayetler değildir; tam aksine, mânâ ve maksatları apaçık ayetlerdir. Hatta örtünmede asıl olan ayetlerin geçtiği surenin ilk ayetinde, surenin bütünü hakkında Allah şu açıklamayı kullanmıştır:
İndirdiğimiz, içerisindeki hükümleri farz kıldığımız[10] bir suredir. Biz, düşünüp öğüt alasınız diye, onda apaçık ayetler (ayat beyyinat)[11] indirdik.[12]
Bu ayeti tefsir ederken, tahkik ehli müfessirlerin hemen hemen hepsi şu ifadeyi kullanmışlardır: “Bu suredeki ayetlerin mânâ ve maksatları açık, hükümleri farzdır.”[13] Müfessirler arasında oluşan bu ortak kanaate göre, örtünmeyle ilgili ayetler de muhkem ayetlerdendir; mânâ ve maksatları bakımından açık, maksadını aşan yorum ve spekülasyonlara kapalıdır. Buna rağmen, örtünmeyle ilgili ayetleri anlama noktasında bir anlayış birliği sağlanamamışsa ve spekülatif yorumlar devam ediyorsa, bunun iki sebebi olabilir: Birincisi, yukarıda belirttiğimiz gibi, Kur’an’ı ya da bir kısım ayetlerini uygulama hususunda günümüzde ortaya çıkan siyasi otoritenin negatif eğilimi; ikincisi de, Kur’an’ı anlamada metodsuzluk sorunu...
Bizim, Kur’an’ı anlama noktasında düşüncemiz ve genellikle uyguladığımız yöntem, şöyle özetlenebilir: Öncelikle, dil, Kur’an metni ve tarihsel bağlam içerisinde ayetin söylediği veya söylemek istediği asıl mânâyı kavramak; imkan ölçüsünde, ayetin ruhuna, özüne, maksad-ı ilahiye nüfuz edebilmek; sonra da, günümüz şartlarında, kavradığımız mânâyı esas alarak genel bir ilke çıkarmak...
Bu hususta hareket noktamız, İmam Gazâlî’ninkiyle örtüşmektedir: 1) Öncelikle, bugüne kadar nakledilen rivayet ve yorumları değil, ayetlerin orijinal metinlerini esas almak ve bunları dil bakımından analiz ederek, anahtar kelimelerin Kur’an’ın indirildiği çağdaki filolojik mânâlarını tespit etmek. Zira Kur’an açık bir Arapçaya sahiptir (årabiyyun mubîn);[14] kendilerine indirileni anlasınlar diye, muhatapların kendi lisanıyla indirilmiş ve bu ilkeden sapma hiç olmamıştır.[15] 2) Sonra, ilgili kelimelerin lügatte hakikîi, mecazi, kinaî, örfî ve şer’î mânâlardan hangisinde kullanıldığını, ayetlerin siyak ve sibakından da yararlanarak tespite çalışmak...
Kur’an’ın lafzı/metni, sadece dilbilimsel (linguistique) açıdan değil; aynı zamanda, Kur’an çerçevesinde kalınarak anlaşılmalıdır. Zira tespit ve inancımıza göre, Kur’an’ın metni ilahi irade tarafından korunduğu gibi, ayetlerinin mânâları da metin ve Kur’an bütünlüğü içerisinde korunmaktadır. Ayet veya pasaj bütünlüğü içerisinde anlayamadığımız bazı ayetlerin mânâsını, Kur’an’da geçen başka ayetler ve pasajlar yardımıyla anlamamız ve Kur’an ve Sünnet’in ruhu, özü, amaç ve hedefleri doğrultusunda kavramamız, mümkündür... Ayrıca, ilk asırdan itibaren bu mânâların yazılı bir gelenek olarak günümüze kadar yansıtılmış olduğu da unutulmamalıdır. Tek başına yeterli olmasa bile, lügatler, ansiklopediler; bunlara ilave olarak, kaleme alınmış olan müfredât’lar, ğarîbu’l-kur’ân’lar ve hadis mecmuaları da, Kur’an’ı anlamada yardımcı diğer kaynaklarımızdır.
Bir ayeti tam olarak anlayabilmek için, sadece ayetin metnini ve bu metnin mânâsını tanımak yetmez; siyak ve sibakıyla birlikte ayetin tarihî bağlamını da tanımak şarttır. Zira bütün ifadeler, bağlamları içerisinde ortaya çıkar ve ancak bağlamları vasıtasıyla anlaşılırlar.[16] Dolayısıyla, ayetlerin bağlamlarından, hatta birlikte indirildikleri pasaj bütünlüğünden ve arka plandan koparılması, yanlış anlama ve yorumlamalara sebep olabilmektedir. Bu nedenle, bir ayetin anlaşılmasında metinsel ve tarihsel bağlam bilgisi çok önemlidir.
Tabir caizse, “Kur’an, Arş’ın arza cevabıdır.” Reel ve aktüel ihtiyaç zeminine, başka bir deyişle, talep zeminine inzal edilmiş ilahi bir kelamdır. O, yaklaşık yirmi üç yılda, derin bir tarihî geçmişi olan ve inzal sürecinde yaşanan tarihî, dinî, siyasi, sosyal, ahlaki ve kültürel yönleri bulunan kompleks bir hayata indirilmiştir. Aşağıların aşağısına (esfeli safilîn)[17] düşmüş insanlara hayat vermek, onlara asli hüviyetlerini yeniden kazandırmak ve onları daha da yüceltmek maksadıyla, bir eğitim, öğretim süreci uygulanmıştır. Kur’an, günün, zamanın, hatta ânın ihtiyacı ne ise, ona cevap olmak üzere, dura dura ve ayet ayet inzal edilmiştir.[18] Bu yüzden, onu anlama noktasında, ilgili tarihî, sosyal ve kültürel olguların bilinmesi ve ayetlere verilecek mânânın, bu tarihî, sosyal ve kültürel gerçeklere uygun olmasına özen gösterilmesi şarttır.
Örtünmeyle ilgili ayetleri anlamaya çalışırken takip edeceğimiz bu yöntemle, söz konusu ayetlerde kastedilen mânânın kavranmasına ve şimdiye kadar bu hususta yapılan tartışmalara ve geliştirilen yorumlara en azından ilgili metinlerin tahlili açısından önemli bir katkıda bulunmuş olacağımızı umuyoruz.
1. Örtünmede Asıl Olan Ayetler
Örtünmede (tesettür) asıl olan ayetler, 24. Nûr suresinin 30, 31, ve 60. ayetleridir. Bunlardan 30 ve 31. ayetlerde, erkeklerle kadınların özel tesettüründen, 60. ayetteyse, yaşlı kadınlara özgü istisnai bir ruhsattan bahsedilmektedir. Buna göre, örtünmede asıl olan ayetleri iki başlık altında incelememiz gerekmektedir.
1.1. Erkekler ve Kadınların Örtünmeleriyle İlgili Genel Düzenlemeler
1.1.1. Ayetlerin Mealleri
Mümin erkeklere söyle, gözlerini çeksinler, ferclerini korusunlar. Bu, onlar için en temiz davranıştır. Allah onların işlediklerinden haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini çeksinler, ferclerini korusunlar, ziynetlerinden görünen kısımdan başkasını açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar. Ziynetlerini; kocaları, babaları, kayınbabaları, oğulları, üvey oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, köle ve cariyeleri, kadınlara hiç ihtiyacı kalmamış, güdülmeye muhtaç yaşlı erkekler ve kadınların mahrem yerlerine henüz aklı ermeyen çocuklardan başkasının yanında açmasınlar. Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Hepiniz birlikte tövbe edin; ki felaha eresiniz. (24. Nûr, 30-31).
1.1.2. Ayetlerle ilgili Tarihî Bilgiler
Kur’an kronolojisini araştıran ilim adamlarına göre, 24. Nûr suresi, Hicret’in beşinci yılının son aylarında indirilmiş Medeni bir suredir. Bu sure, resmî mushaftaki tertibe göre 24., Hz. Osman ve Ca’fer es-Sâdık’ın mushaflarında 102., İbn Abbâs’ın mushafında ise 89. sırada yer almaktadır. R. Blachére ve Theodor Nöldeke’ye göre ise, 105. sırada indirilmiştir.
İlgili ayetlerin nüzûl sebebi, Benî Mustalik Gazvesi’ne iştirak eden Hz. Âişe ve onunla birlikte geriden gelen Safvân b. Mu’attal hakkında ortaya atılan iftira (İfk) hâdisesidir.[19]
Mehdi Bazargân’a göre, bu sure, Hicret’in beşinci yılında, söz konusu olay üzerine, pasajlar hâlinde indirilmeye başlamıştır. İlk indirilen pasaj, 1-34 arası ayetlerden müteşekkildir. Diğer üç pasajın, Hicret’in onuncu yılında indirildiği söylenmektedir. Birinci pasaj, İfk hâdisesi münasebetiyle, zina, zina suçunun cezası, kazif haddi, mülâ’ane, toplumda zina ve fuhşun yayılmasını önlemek ve dedikodusuna dahi imkan vermemek maksadıyla tavsiye edilen öğütler ve uygulanmak üzere getirilen adab-ı muaşeretle ilgili düzenlemeleri ihtiva etmektedir.[20]
1.1.3. Anahtar Kelimeleriyle Birlikte Ayetlerin Analizi
Mümin erkeklere söyle gözlerini çeksinler... Ve ferclerini korusunlar...
“Gözlerini çeksinler...” (yeğuzzu‚ min ebsarihim): Ğazzu’l-basar, Arapçada gözü yummak, bakmamak, görünen şeyden gözü çevirmek, bakışı geri çekmek demektir. Bu ifade, her iki ayette de, başkalarının ferçlerine ve bakılması din açısından yasak olan avret yerlerine bakmayınız, görürseniz gözünüzü derhâl çekiniz, bakışı bakışa eklemeyiniz, anlamındadır.
“...Ferçlerini korusunlar” (ve yahfazu furucehum): Furucehum, ferc’in çoğuludur. Ferç, bir şeydeki yarık, çatlak; duvardaki yarık; parmak aralarındaki açıklık; çatallı bir nesnede tarafların ayrılma noktası; delik; elbisedeki yırtık; insanda bacakların arası, apış arası, yani avret mahalli anlamlarına gelir.[21] Kur’an’da erkeklerin ve kadınların avret mahallinden söz edilirken, bu ayette olduğu gibi, bazen ferc, bazen sev’e kelimesinin çoğulu olan sev’at,[22] bazen de bundan istiare olarak[23] åvret[24] tabirleri kullanılmaktadır.[25] Burada ferç’ten maksat, kadının ve erkeğin genital organları ve makatlarıdır.
“...Ferclerini korusunlar!...” ifadesindeki ‘korumak’tan (hıfz') maksat, ayetin siyakına uygun olarak, ilgili yerlerini sağlam örtsünler; örtmede dikkatli ve titiz olsunlar; kendiliğinden açılma veya oturup kalkarken ya da yürürken görünme gibi durumlara imkan vermesinler; giyimlerinin insani niteliğe uygun olup olmadığına dikkat etsinler; bilhassa, takvaya uygun olmasına özen göstersinler, anlamındadır.
Mümin kadınlara da söyle, gözlerini çeksinler, ferçlerini korusunlar, ziynetlerinden görünen kısımdan başkasını açmasınlar; başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar...
“...Ziynetlerinden görünen kısımdan başkasını açmasınlar...” (ve la yubdîne zînetehunne illa ma 'ahara minha): Zînet, kendisiyle süslenilen şey, yani ‘süs’ için genel bir isimdir.[26] Bulunduğu yeri süsleyen, oraya güzellik veren hâl, durum; süs ve süs eşyası anlamına gelir. Elbise ve takılara da zînet denir.[27] Bu isim, süslemek, bezemek, donatmak, güzelleştirmek[28] anlamına gelen zane/yezînu/zeyn fiilinden türetilmiştir. Kur’an’da, “....yeryüzü güzelliklerini takınıp süslendiği...” (izzeyyeneti’l-ardu)[29] ayeti ile “bayram günü” (yevmu’z-zîne)[30] ayetinde bu mânâlar vardır. Çünkü insanlar, bayram günü genellikle bezenir, süslenir, neşe ve sevinçlerini açığa vururlar.
Süs ve güzellik anlamına gelen zeyn, şeyn’in zıddıdır. Şeyn, kusur, leke, süsü bozan çirkinlik anlamındadır. Ezherî demiştir ki, “İki çocuğu konuşurken işittim. Biri diğerine diyordu ki: Vechî zeynun ve vechuke şeynun (benim yüzüm güzel, senin yüzün ise çirkindir).”
Anlaşılıyor ki, zînet, bir şeyin zatında, tabiatında var olan güzellik, süslülük, lekesizlik, kusursuzluk; bunun zıddı olan şeyn ise, bir şeyin zatındaki süsü veya süslülüğü, güzelliği bozan leke, kusur, çatlak ve çarpıklık demektir. Demek ki, kadının ve erkeğin ferclerine sev’e denmesi, bunların, bedensel ziynete bir leke gibi görünmesindendir.
İbn Abbâs ve Mucâhid’den nakledildiğine göre, cahiliye dönemi Arapları, içerisinde günah işledikleri elbiseyle tavaf etmenin doğru olmayacağı düşüncesiyle(!), kadınlar geceleri, erkekler de gündüzleri olmak üzere, Kâbe’yi çırılçıplak tavaf ediyorlardı.[31] Allah, onların bu çarpık uygulamaları sebebiyle, müminlere: “Ey âdemoğulları! Mescide her gittiğinizde ziynetinizi üzerinize alınız...”[32] buyurmuştur. Demek ki, çıplaklık, başka bir ifadeyle, mahrem yerlerin (sev’at) açık olması şeyn’dir; zatî, bedensel güzelliğe halel getiren, onu bozan bir kusurdur, lekedir, çirkinliktir. Elbise ise, bu leke gibi görünen yerleri örttüğü için ziynettir.
Kurtubî’ye göre, insandaki ziynet iki kısımdır: Birincisi, yüz ve beden güzelliği gibi, her insanın fıtri yapısında var olan fiziksel güzellik; ikincisi de, sonradan elbise, takı, kına, sürme vb. süs eşyasıyla edinilen güzelliktir.[33] Zînet kelimesi, aşağı yukarı bu mânâların hepsiyle de Kur’an-ı Kerim’de kullanılmıştır.[34]
“...Ziynetlerinden görünen kısımdan başkasını açmasınlar...” cümlesindeki “görünen kısım” (ma zahara minha) şeklinde istisna edilen yeri, Hz. Peygamber, Esmâ bint Ebî Bekr hadisiyle, “Tüm güzelliklerin toplandığı yer...”[35] olarak tavsif ettiği, kadının yüzü ve bileklerinden itibaren elleri olarak tefsir etmiştir. Âişe’nin (r.a.) naklettiğine göre, bir gün Nebi (s.a.v.) eve geldiğinde baldızı Esmâ ile karşılaştı. Esmâ, o gün tenini gösterecek derecede ince bir elbise giymişti. Nebi, onu bu durumda görünce, yüzünü yana çevirdi ve: “Esmâ, kadınlar bülûğ çağına erdikten sonra, şurası ve şurası hariç, diğer yerlerini örtmelidir. Git, örtün de gel!” buyurdu. Ebû Dâvûd’un naklettiği bu hadiste ravi demiştir ki: “Resulullah, ‘şurası ve şurası’ derken, abdest alırken yüzün yıkanması gereken yerini ve bileklerden itibaren de ellerini işaret etti.”[36]
Sa’îd b. Cubeyr vasıtasıyla İbn Abbâs’a dayandırılan bir rivayete göre de, “görünen ziynet”ten maksat, yüz, eller ve yüzük; başka bir rivayette ise, yüzük yerine, gözlere çekilen sürmedir. Bu rivayetin bir benzeri, İbn Ömer, Atâ’, İkrime, Sa’îd b. Cubeyr, Ebû’ş-Şa’sâ’, Dahhâk, İbrâhîm en-Neha’î ve başkalarından da nakledilmiştir.[37]
İbn Kesîr; Hz. Âişe, İbn Abbâs ve diğer bir kısım sahabi ve tâbiîlerin, üzerinde ittifak ettikleri bu kanaati naklettikten sonra, şöyle demiştir: “Muhtemeldir ki, kadınların açmaktan menedildikleri ziynet, yüz ve ellerin haricindeki kısımdır. Cumhur nezdinde meşhur olan görüş de bu görüştür.”[38] Fıkıh alimlerinin, istisna edilen yerin yüz ve eller olduğuna dair aklî delilleri de bu izahı doğrulamaktadır.[39]
“...Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar...” (velyadribne bi-humurihinne åla cuyubihinne): humur, hımar kelimesinin çoğuludur; hımar, örtmek mânâsına gelen hamera/yahmiru fiilinden isimdir. Bu kelimenin aslı, bir şeyi örtmek; şahitliği gizlemek; min ile kullanıldığında, utanmak, hayâ duymak; ån ile kullanıldığında ise, birinden dolayı örtünmek, yüzünü örtmek, evinden dışarıya çıkmamak gibi mânâlara gelmektedir.
Râğıb demiştir ki: “Genel anlamda, örtünülen her şeye hımar denir; fakat bu kelime örfte bir kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Zihni örttüğü ve işlevsiz bıraktığı için, bütün sarhoş edici (uyuşturucular da dahil olmalı) şeyler için de, Kur’an’da, örfî mânâda hamr sözcüğü kullanılmıştır.”[40] Aynen bizde sarhoşluk verici ve aklı işlevsiz kılan içeceklere ‘içki’ dendiği gibi... Oysa ki, su, süt, şurup, kola vb. içecekler de ‘içilen şey’ anlamında ‘içki’dir; fakat bunlar için ‘içki’ sözcüğü aslâ kullanılmaz; genellikle, ‘meşrubat’ denir. Türkçe’de “falan içki içmiş” dendiği zaman, o kişinin su ya da meşrubat içtiği anlaşılmaz. hımar kelimesi de, genel anlamda ‘örtü’ mânâsına gelse de, ayetteki “yakalarının üzerine vursunlar” ifadesinden, burada ‘başörtüsü’ anlamının murad edilmiş olduğu, yani örfi mânâda kullanıldığı, izaha gerek duyulmayacak kadar açıktır.
Cuyub, ceyb kelimesinin çoğuludur. Ceyb, gömlek, entari gibi elbiseler giyilirken başın girmesi ya da baştan geçirilmesi için elbisenin ön ve arkasına sarkacak şekilde açılan yarık; elbisenin boyun kısmına denk gelen yeri; yakanın bitiştiği yer ve Türkçede de kullandığımız bilinen ‘cep’ anlamındadır.[41]
Darb kelimesinin asıl anlamı, vurmak, dövmek olsa da, bu fiilin Arapça’da kırkın üzerinde mânâda kullanıldığını görmekteyiz.[42] Buradaki mânâsı ise, ‘baş örtüsü vurunmak’, sağlam (takvaya uygun) örtünmektir. Taberî demiştir ki: “Zikri yüce olan Allah, bu ayetinde, kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne sarkıtsınlar ve bununla saçlarını, boyunlarını ve küpelerini örtsünler, buyuruyor.”[43] Buhârî de şu ifadesiyle bu anlayışa önemli bir katkıda bulunmaktadır: “Bu ayetler inmeden önce, Arap kadınları başlarını örtüyorlardı; ama boyun ve göğüslerinin bir kısmı açık kalıyordu.”[44] Bu ayetlerin indirilmesiyle, baş ile birlikte, boyun ve göğüslerin de örtülmesi emredilmiştir.
Benzer bir tespiti Nîsâbûrî, Kurtubî gibi pek çok müfessir de tefsirlerinde nakletmişlerdir. Sözgelimi Nîsâbûrî demiştir ki: “Cahiliye kadınları, başörtülerini örttükleri zaman, örtünün uçlarını sırtlarına doğru sarkıtıyorlar; yakalarının öndeki yırtmacı geniş olduğu için, boyunları ve gerdanları açık kalıyordu. Bu nedenle, Allah, bu ayetinde, kadınlara başörtülerini, başlarını, boyunlarını, kulak ve gerdanlarını da kapatacak tarzda yakalarının üzerinden sıkıca örtmelerini emretmiştir.”[45]
Mümin kadınlar için yasaklanan teberruc kavramını açıklarken, Mukâtil b. Suleymân, başörtüsünün mahiyeti hakkında da bilgi vermektedir: “Bir kadın, başörtüsünü başına örter; fakat sağlam örtmezdi; boynunu, gerdanını açar; gerdanlık ve küpelerini de göstererek, erkeklerin arasında dolaşırdı. İşte bu tavra teberruc denilmekteydi.”[46]
Şu hadis, bu konuda bizim için en açık ve yeterli delildir:
Hâris el-Ğâmidî anlatıyor: Bir topluluğa doğru yaklaştık ve gördük ki, Allah’ın Elçisi, insanları Allah’a inanmaya ve kulluğa çağırıyor, onlar da ona eziyet ediyorlardı. Nihayet, güneş yükseldi; halk onun başından dağıldı.. Elinde su kabı ve bir mendil bulunan bir kadın geldi. Ağladığı için gerdanı açılmıştı. Allah’ın Elçisi, kadının elindeki kabı aldı, ondaki sudan içti, sonra abdest aldı ve başını kaldırıp kadına: “Kızım, başörtünle gerdanını kapat. Babam onlara yenilip ezilecek diye endişe etme.” dedi. “Bu kadın kimdir?” dedim. “Bu, onun kızı Zeyneb’dir.” dediler.[47]
Müşriklerin Hz. Peygamber’e zulmünün Hicret’ten önce Mekke döneminde olduğunu biliyoruz. Bu demektir ki, Resulullah (s.a.v.), henüz örtünmeyle ilgili ayetler gelmeden çok önce bile, kadınların boyun, gerdan ve göğüslerinin kapalı olması hususunda hassas davranıyordu.
Ziynetlerini; kocaları, babaları, kayınbabaları, oğulları, üvey oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, köle ve cariyeleri, kadınlara hiç ihtiyacı kalmamış, güdülmeye muhtaç yaşlı erkekler ve kadınların mahrem yerlerine henüz aklı ermeyen çocuklardan başkasının yanında açmasınlar.
Bu pasajda zînet kelimesi ikinci defa geçmektedir. Birinci geçtiği yerde, bütünün cüzü, yani yüz ve eller kastedilerek: “Kadınlar, ziynetlerinden görünenden başkasını açmasınlar...” buyurulmuştu. Kelimenin ikinci kez geçtiği bu pasajda ise ziynetlerin, yakınlık derecelerine göre tâdat edilen ve yakınlık söz konusu edilmeksizin nitelikleri belirtilen kişilerin yanında açılabileceği; bunlardan başkasının yanında açılamayacağı ifade edilmiştir.
Bu’ûle, ba’l’in çoğulludur; bu ayette koca(lar) anlamındadır. Aslında, kadın ile kocası arasında, edep duygusunun haricinde mahremiyet için bir sınır yoktur. 23. Mü’minûn suresindeki: “Felah bulan müminler (...) ferclerini, eşleri ve sağ ellerinin malik olduklarından başkasına karşı korurlar; bundan dolayı onlar ayıplanmazlar.”[48] ayetlerinde de bu mânâ mevcuttur.
et-Tabi’, ‘uyan’ anlamına gelir; ayette, yaşlılıktan dolayı aklı hayra şerre ermeyen veya adab-ı muaşerete uyum sağlayamayan; kim ne derse ona uyan ihtiyar anlamında kullanılmıştır.
İrbe kelimesi, eribe /ye’rabu fiilinden isimdir; ihtiyaç anlamındadır. Ulu’l-irbe, ihtiyaç sahipleri; ğayru uli’l-irbe ise, ihtiyaç sahibi olmayanlar demektir. Ğayru uli’l-irbe mine’r-ricali, cinsellikten dolayı ihtiyaç sahibi olmayan, kadına ihtiyaç duymayan erkekler anlamına gelir. Bundan ilk akla gelen, aşırı yaşlılığı sebebiyle cinsel güdüsü sona ermiş ihtiyarlar, pîr-i fani dediğimiz çok yaşlı erkeklerdir.[49] Kurtubî bu ifadenin kapsamına, budalalık, delilik, inninlik, tenasül organları yok edilmişlik gibi muhtelif sebeplerden ötürü erkekliğini kaybetmiş olanları da katmaktadır.[50]
Kadınların, ayette kimlik ve nitelikleri belirtilen erkeklerin yanında ferclerini örtüp korumaları şartıyla, vücutlarını /ziynetlerini açmalarında veya ziynetlerinin, bu insanlar tarafından görülmesinde bir sakınca görülmemiştir; dolayısıyla, bu hususta haram hükmü tahakkuk etmez.
...Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar...
Ayette zînet kelimesi üçüncü defa kullanılmakta ve bu kez “gizledikleri ziynet”ten söz edilmektedir. Bundan maksadın, Arap kadınlarının ayak bileklerine taktıkları halhallar olduğu söylenebilir. Ancak, ayet önemli bir mesaj içermektedir. Bu mesajı sadece yöresel bir aksesuara tahsis etmek yerine, bakıldığında hemen görülemeyen, ancak dikkat çekildiği zaman fark edilebilecek olan gizli süs ve bedensel güzellikleri de ayetin kapsamına almak mümkündür.
...Ey inananlar! hepiniz birlikte tövbe edin ki, felaha eresiniz.
Sosyal hayatın kirleri, tek başına bireyin çabasıyla değil; toplum yek vücut olup, birlikte temizlenmeye gayret ettiği zaman temizlenir. Manevi kirler de, ancak müminlerin tamamı, en azından büyük çoğunluğu Allah’ın emirlerine birlikte itaat ettikleri, yasaklarına arka döndükleri zaman paklanır; sadece sözle tövbe yeterli olmaz; fiilî tövbe de gereklidir.
1.1.4. Ayetlerin Anlam Dokusu ve Yorumu
Allah, 30. ayette, Elçisi Hz. Muhammed’e şöyle buyurmuş olmaktadır: “Ey Resulüm! Mümin erkeklere söyle, bakılması yasak olan şeye bakmasınlar; tesadüfen karşı karşıya gelirlerse, gözlerini derhâl ondan çeksinler veya bakışlarını başka tarafa çevirsinler. Ferclerini, edep yerlerini, avret mahallerini muhafaza altına alsınlar; kendiliğinden açılmayacak ve hatları belli olmayacak biçimde örtüp, korusunlar. Böyle yapmaları, onlar için nezih bir davranış olur.” Nitekim Hz. Peygamber, giysilerin şeffaf veya hatları belli edecek kadar dar olmasını ve örtmede kifayetsizliğini kastederek: “Nice giyinmişler var ki, üzerlerindeki elbiselerine rağmen çıplaktırlar.”[51] demek suretiyle, örtünmenin nasıl olması gerektiğine dikkat çekmiştir.
31. ayette, kadınlara, dört ayrı tarzda hitap edilmiş ve şöyle buyurulmuştur: “Mümin kadınlara da söyle, onlar da mümin erkekler gibi, bakılması yasak olan şeye bakmasınlar; ânsızın karşılaştıklarında gözlerini derhâl ondan çeksinler veya başka tarafa çevirsinler. Ferclerini, yani avret mahallerini, açılmayacak ve güzelliklerine halel getirmeyecek tarzda örtüp, korusunlar. Ziynetlerinden, görüneni veya sosyal hayatın zorunlu kıldığı şartlar ve durumlar sebebiyle görünmesi gerekeni (yüz ve ellerini) açsınlar; fakat bu ikisinden başkasını açmasınlar. Başörtülerini, başlarından itibaren, kulak, boyun, gerdan ve göğüslerini de kapatacak şekilde yakalarının üzerine sarkıtsınlar. Kadınların ziynetlerinin bütününü, yani ferclerinin (sev’at) dışındaki yerlerini, ancak kocaları, dedeleri, babaları, amcaları, dayıları, kayınbabaları, öz ve üvey kardeşleri, öz ve üvey oğulları, yeğenleri, mümin kadınlar, köle ve cariyeleri, pîr-i fani erkekler ve aklı ermeyen küçük çocukların yanında açabilirler veya bunlar tarafından görülmesinde bir günah yoktur. Bunların dışındakilerin yanında, tedavi ve kurtarma gibi zaruri bir hâl yoksa, el ve yüzlerinden başka yerlerini açmasınlar ve gizli ziynetleri bilinsin diye dikkat çekici ve tahrik edici bir tarzda sokağa çıkıp dolaşmasınlar.”
Bu ayetin ifade bütünlüğü açısından, kadın bedeninin tamamı ziynettir. Dikkat edildiğinde görülecektir ki, zînet kelimesinin ayette ilk geçtiği yerde “...Ziynetlerinden sadece görünen kısmın”, bütünden yalnız bir cüzün, yani yüzler ve ellerin açılabileceği söylenirken; ikinci geçtiği yerde, istisna edilmeksizin, ziynetlerin hepsinin; ferc hariç bedenin tamamının, kimlikleri ve nitelikleri belirtilen şahısların yanında açılabileceği söylenmektedir. Ayetin başında da ferclerin örtülüp muhafaza edilmesi emredilmişti. O hâlde, ön ve arkada leke, kusur, çirkinlik (sev’eteyn /sev’at) gibi duran yerler (ferc) örtülünce, kadının bedeninin bütünü, zatı itibarıyla ziynet olmuş olur. Ayetin literal anlamının, mantukunun bunu ifade ettiği kanaatindeyiz.[52]
Bunlar, haram-helal önermelerine göre Allah’ın belirlemiş olduğu sınırlardır. Bunun ötesindeki uygulamalar, örfe, töreye ve geleneklere göre düzenlenir. Sözgelimi, hiçbir müslüman, kızının, yeğeninin, gelininin ve benzerlerinin bakmaya mezun olduğu yerlerine bakmayı düşünmez; onlardan açmasını istemez. Yine hiçbir mümin kadının da dedeleri, babaları, kayınbabaları veya ağabeyleri ve benzerlerinin yanında, göğsünü çıkarıp çocuğunu emzirdiği görülmez. Bununla birlikte, ev hâlidir; açılmış, görülmüş olması da, onlara fazla bir rahatsızlık vermez.
Kur’an’da mahrem yerler, ‘fercler’ olarak belirtilmesine rağmen, Ebû Hanîfe, konuyla ilgili hadisleri[53] delil göstererek, bu sınırları göbek ile diz kapağı arası olarak belirlemiştir.[54] Bu, ayete karşı bir tavır değil, ihtiyatlı davranmanın ve örfün gereği olarak değerlendirilebilir. İmam Mâlik ise, mahrem yerlerin sınırını, ayette olduğu gibi, avret-i ğaliza tabir edilen fercler, yani genital organlar ve makat olarak çizmiştir.
1.2. Yaşlı Kadınlara Özgü Bir Ruhsat (Hafifletme)
1.2.1. Ayetin Meali
Hayızdan, nifastan kesilmiş ve cinsellik beklentileri kalmamış yaşlı kadınların, ziynetlerini göstermemeleri şartıyla elbiselerini çıkarmış olmalarında onlar için bir sakınca yoktur. İffetli davranmaları, kendileri için daha hayırlı olur. Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir.[55]
1.2.2. Anahtar Kelimeleriyle Birlikte Ayetin Analizi
Kava’ıd, ka’ade /yek’udü fiilinden ism-i fail, cem’-i mükesser, müennestir (dişil çoğul kipi). Oturan kadınlar anlamındadır. Burada hayızdan ve nifastan (lohusalık) kesilmiş kadınlardan istiâre olarak kullanılmış bir ifadedir.
Nikah, bu kelimenin Arapçada asıl mânâsı vat’, yani fiilî olarak yapılan cinsel ilişkidir. Kur’an’da bu kelime daha çok teknik anlamda ve terim anlamında ‘nikâh akdi’ (evlenme sözleşmesi) mânâsında kullanılmıştır.[56] Kelimenin, burada, birinci mânâda kullanıldığı, ayetin siyak ve sibakından da anlaşılmaktadır.
Cunah kelimesi, sapma, günah, sakınılacak şey, sakınca anlamlarına gelmektedir.
Muteberricat, teberrece fiilinden ism-i fail, cem’-i mükesser, müennestir. Literal anlamı, burçlaşan; Türkçedeki yaygın kullanımıyla, yıldızlaşan; Fransızca kökenli bir kelimeyle ifade edilirse, starlaşan kadınlar anlamındadır. Arapçada burç (burc), açığa çıkmak, görünmek mânâsına gelen berace fiilinden türetilmiş bir isimdir; kalenin burcu ve güneş sisteminde yer alan on iki takım yıldızdan her birisi anlamına da gelmektedir. Kur’anda buruc şeklinde çoğul olarak iki mânâda da kullanılmıştır.[57] Teberruc sözcüğü, ikinci mânâdan alınmıştır; süslenip, bezenip semadaki burçlar misali dikkat çekecek biçimde toplum içerisine çıkmak; bugünün deyimiyle, artistleşmek, yıldızlaşmak, starlaşmak anlamındadır.[58] Ayette, “özellikle süslenip, ziynetiyle göze batacak şekilde toplumun içine çıkmasınlar” denilmek istenmiş olmalıdır.
1.2.3. Ayetlerin Anlam Dokusu ve Yorumu
Genel bir ifadeyle söylemek gerekirse, bu ayette Allah’ın yaşlı kadınlardan söz ettiği söylenebilir. Halkımız arasında böylesi kadınlar için, “hayızdan nifastan kesilmiş” ya da “ununu elemiş eleğini duvara asmış” deyimleri kullanılmaktadır. Fakat, bu ayeti dilimize çevirirken “hayızdan ve nifastan kesilmiş kadınlar” deyimi, ayetin söylemek istediği mânâyı tam olarak yansıtması bakımından yeterli değildir. Çünkü kadınlar, fizyolojik olarak, genellikle 45 ilâ 55 yaşlarında hayızdan (ay hâlinden) kesilir, menapoza girerler; ama cinsel nitelikleri devam eder. Bu yüzden, ayette, kastedilenin sadece menapoz olmadığını belirtmek maksadıyla ve’l-kava’idu mine’n-nisa’i cümlesinden sonra, bir de la yercune nikahan sıfat cümlesi ilave olarak getirilmiştir. Bu ayette ‘nikah’ kelimesi, örfî mânâdaki akit ya da evlenme sözleşmesi anlamında değil, kesinlikle asli /vaz’î lügat mânâsındaki ‘cinsel ilişki’ anlamında kullanılmıştır. Buna göre, âyette, kadınların sadece yaşlılığından ve yaşlarının sınırından veya hayızdan kesilme durumundan değil, hem hayızdan kesilmiş olmalarından hem de cinselliklerinin sona ermişliğinden söz edilmektedir. O hâlde, belirtmeliyiz ki, her yaşlı kadın bu ayetin kapsamına girmediği gibi, her hayızdan kesilen kadın da ayetin mânâ alanına girmemektedir. Burada kastedilenler, hem hayızdan kesilmiş hem de cinselliği sona ermiş kadınlardır. Hüküm de sadece bu nitelikleri taşıyan kadınlara aittir.
Bir diğer husus, yaşlılıkları sebebiyle, bu kadınlar, ziynetlerini /çıplak bedenlerini herkesin yanında açmamak, özellikle süslenip bezenip kendilerini teşhir etmemek şartıyla, normalde giyinmeleri gereken elbiselerini çıkarabilirler. Bu, onlar için tanınmış bir ruhsattır. Denebilir ki, bu ruhsat, bu hususta titiz davranma yeteneklerini kaybetmiş olabilecekleri için bir hoşgörüdür; “yaşlıdır, kusuruna bakılmaz...” anlamındadır. Fakat bu kadınlar, yaşlılıklarına rağmen, ruhi ve bedenî zindelikleri yerinde olup, kendilerine dikkat edebilecek durumda iseler, bunların da iffetli davranıp tesettüre tam olarak riayet etmeleri, kendileri için daha hayırlı olur. Bu da ayrıca vurgulanmıştır.
2. İhtiyaç Ânında Kullanılacak Örtü (Cilbâb) Ayeti
2.1. Ayetin Meali
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, cilbâblarını üzerlerine alsınlar. Böyle yapmaları, tanınıp eziyet görmemeleri için en uygun tedbirdir. Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.[59]
2.2. Anahtar Kelimeleriyle Birlikte Ayetin Analizi
Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, cilbâblarını üzerlerine alsınlar...
“Cilbâblarını üzerlerine alsınlar...” (yudnîne åleyhinne min celabîbihinne): Yudnîne, dena /yednu fiilinin if’âl formundan muzaridir. Kök anlamı, bir şeyi bir şeye yaklaştırmak; örtüyü baştan aşağıya sarkıtmak, salıvermek, uzatmak, örtmek anlamındadır. Celabîb, cilbab’ın çoğuludur; celbebe ve tecelbebe fiillerinden isimdir. Örtü; kadınlara özgü bir çeşit giysi; yatak çarşafı gibi, geniş, büyük örtü anlamındadır. İbn Mes’ûd, Ubeyde, el-Hasan el-Basrî, Sa’îd b. Cubeyr ve daha pek çok sahabî ve tâbiîye göre, cilbâb, başörtüsünün üzerinden alınan ridâ, yani kadınlara özgü bol ve geniş dış elbisesidir. Kurtubî’ye göre, cilbâbın örfî anlamı, bedenin tamamını ya da büyük bir kısmını örten ve başörtüsünden daha büyük bir örtüdür.[60]
Mümin kadınlar, bu ayetin nüzûlünden sonra, ister bilinen amaçla (def-i hacet için) Menas adı verilen yere gitmek için, ister başka maksatla dışarı çıktıkları zaman, mutlaka asli giysilerinin ve başörtülerinin üzerine, kimlik ve mümin kişiliklerinin bir alameti olmak üzere cilbâblarını da almalıdırlar.
...Böyle yapmaları, tanınıp eziyet görmemeleri için en uygun bir tedbirdir...
Bu cümle, kadınların dışarı çıktıklarında üzerlerine almaları tavsiye edilen cilbâbın illetini, yani emredilmesindeki sebeb-i hikmeti teşkil etmektedir. Mümin kadınların dışarı çıktıklarında cilbâblarını üzerlerine almadıkları için tanınamadıkları ve o yüzden eziyet gördükleri anlamını ifade etmektedir.
2.3. Ayetin Anlam Dokusu ve Yorumu
Ayetteki hitap, istisnasız, mümin kadınların hepsine yönelik olduğu için, hüküm de mümin kadınların tamamını kapsamaktadır. Tanınmamak ve eziyet görmek, evin içinde olmayacağına göre, ayette evin dışıyla ilgili ve tedbir amacını taşıyan sembolik bir örtüden (dış elbisesinden) söz edildiği muhakkaktır. Ayetin nüzûl sebebi olarak anlatılan şu durum da, bu tespitlerimizi doğrulamaktadır:
İbn Kesîr ve daha pek çok müfessirin naklettiğine göre, Medine’de Arap evleri dar idi. İçinde tuvalet bulunmuyordu. Genellikle kadınlar geceleri def-i hacet için Menas adı verilen bir mevkie giderlerdi. Münafıklar, gecenin karanlığından yararlanarak, kadınların geçeceği güzergâhda gizlenir ve bazı kadınları taciz ederlerdi. Mümin kadınları diğerlerinden ayıran belli bir dış kıyafeti olmadığı için, onlar da zaman zaman bu tür sataşmalara maruz kalabiliyorlardı. Sonra da bu ahlaksızlar, “Onları tanımamıştık...” mazeretine sığınıyorlardı. İşte bu yüzden, Allah Teâlâ, “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle de, üzerlerine cilbâblarını alsınlar. Böyle yapmaları, onların tanınmalarına ve eziyet görmemelerine en uygun tedbir olur.” ayetini indirmiştir.
O hâlde, ayetin indirildiği ortam, nüzûl sebebi, metnin mantuku ve amacı göz önünde bulundurularak, denilebilir ki, cilbâb, mümin kadınlarla mümin olmayan kadınların birlikte yaşamakta oldukları bir toplumda; şâyet mümin kadınlar, kimlik ve iffetli kişiliklerini diğerlerinden ayırt edici bir alamet taşımadıklarından dolayı, başka kadınlarla karıştırılarak eziyet görüyorlarsa, tanınmalarının sağlanması ve eziyet görmelerinin önlenmesi maksadıyla bir alamet-i farika olmak üzere, üzerlerine cilbâblarını almalıdırlar.
Şunu da belirtmeliyiz ki, bu ayette cilbâbın taşıdığı anlam, cilbâb kullanan kadın açısından fonksiyonu ve kendisine atfedilen misyon göz önünde bulundurularak denilebilir ki, bunun formunun, günün örfüne göre cilbâb olması da önemli değildir. Aslî tesettürüne bürünmesi şartıyla, bir kadının, şayet gerekiyorsa, dışarı çıkacağı zaman cilbâbın misyonunu îfa edebilecek başka bir giysi; sözgelimi, Anadolu’da farklı yörelerde kullanılmakta olan çar, atkı, bürük vb. herhangi bir örtü de cilbâbın yerine kullanılabilir. Hatta, bugün daha ziyade öğrencilerin kullandıkları başörtüsü ve pardösü, bu misyonu yerine getiriyor ve dışarıdan bakan kişi açısından o kadının mümin kimlik ve iffetli kişiliğini yansıtıyorsa, gayet tabii olarak buna da cilbâb demek mümkündür. Farz edelim ki, iffetli olmayan veya toplum tarafından kötü yolda olduğu kabul edilen kadınlar, kendilerini bu kıyafet içerisinde arz etmeye başlamış ve bu durum da yaygın hâle gelmişse, o zaman başörtüsü ve pardösü, cilbâb olmaktan çıkmıştır; mutlaka değiştirilmelidir.
Şu da bilinmeli ki, bir toplumdaki kadınların tamamı mümin ve iffetliyse, orada cilbâba gerek kalmamıştır; aslî tesettür yeterlidir. Çünkü toplumda ‘diğer kadınlar’, dolayısıyla ayetteki “tanınmama ve eziyet görme” problemi söz konusu değildir.
Şâyet medenî bir toplumda mümin kadınlarla gayrı müslim kadınlar bir arada yaşıyor olmalarına rağmen, mümin kadınları diğerlerinden ayırt etmeyi gerektirecek menfi bir durum söz konusu değilse, böylesi bir toplumda yaşamakta olan mümin kadınlar için de cilbâba gerek yoktur. Zira ayetin hükmü, cilbâba değil, illetine bağlıdır; şayet illet devam ediyorsa, hüküm de devam edecektir; çünkü maslahat onu gerektirmektedir. İllet ortadan kalkınca, tedbire lüzum kalmaz.
Bu açıklamalara ve serdettiğimiz argümanlara dayanarak denebilir ki, cilbâb, asli bir örtü değil, kadınların ihtiyaç ânında kullanmaları gereken bir semboldür.
Sonuç
Çıplaklık duygusu sebebiyle örtünmek, edep yerlerini muhafaza altına almak ve ortama göre güzel giyinmek, insanın hassalarındandır. Bu anlamda elbise, insanın insan kimliğini; elbisenin nicelik ve niteliği de, mümin kişiliğini (takva) tamamlayıcı bir unsurdur.
Allah, Kur’an’da kadınlara ve erkeklere ayrı ayrı hitap etmiş, İslam dini açısından açmaları ve bakmaları yasak olan yerlerini ana hatlarıyla belirlemiştir. Buna göre:
A. Erkeklere:
B. Kadınlara:
C. Hayızdan kesilmiş ve cinsellikleri tamamen sona ermiş yaşlı kadınlara, eğer mümkünse örtünmeyle ilgili adab-ı muaşerete tam olarak uymaları tavsiye edilmiştir. Aşırı yaşlılıkları sebebiyle bu imkana sahip değillerse, ziynetlerini özellikle göstermemeleri şartıyla, normal olarak giyinmeleri gereken giysilerden bir kısmını çıkarmalarında bir sakınca görülmemiştir.
D. Kadın olsun erkek olsun, bütün müminler her şeyde olduğu gibi, giyinip bezenirken de elbiselerin mutlaka takva amacına uygun olmasına özen göstermelidirler....
Ve takva elbisesi... en iyisi, budur.[61]
[1] Bkz. 6. En’am, 141; 7. A’râf, 31-32; 16. Nahl, 14; 35. Fâtır, 12. “De ki, Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı! De ki, onlar dünya hayatında müminler, kıyamet gününde ise sadece müminler içindir. Bilen kimselere ayetleri işte böyle açıklıyoruz” (7. A’râf, 31).
[2] “Ey âdemoğulları! Mescide her gittiğinizde ziynetinizi alınız; yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez” (7. A’râf, 30).
[3] Âdem ile Havva, yasak meyveden yeyinceye kadar genital organlarının farkında değillerdi. Olabilir ki, bebeklerin veya küçük çocukların cinselliklerinin ve cinsel organlarının farkında olmadığı gibi bir donukluk onlarda da söz konusuydu; ya da Allah, geçici olarak onlardan, o yetilerini bir biçimde gizlemiş idi..
[4] Allah’ın, Kur’an’da anlattıklarıyla yetinmeyenler bazı kapalı ayetleri, hatta burada görüldüğü gibi, açık ayetleri dahi Kur’an gerçeğine aykırı birtakım uydurma hadislerle /rivayetlerle açıklamaya, Kur’an’ın eksiklerini(!) tamamlamaya çalışmışlardır. Oysa ki, Kur’an, bütün hâlinde dikkatle okunduğu zaman tamamlanmaya ihtiyacı olmadığı ve yapılan yorumların boş ve yanlış olduğu görülmektedir. Sözgelişi, bazı tefsirlerde, Şeytan’ın Âdem’i aldatmasının, eşi /kadın vasıtasıyla olduğu; onun kadının tuzağına düştüğü anlatılır. Bunun için de yılan, tavus kuşu gibi daha pek çok uydurma aktörlerle konu hikaye edilir. (Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Cami’u’l-beyan fî tefsîri’l-Kur’an, Beyrut, t.y., I. 187 vd.) Hâlbuki ayetler gayet açıktır: “Şeytan ikisine birden vesvese verdi...” deniyor; Kur’an’ın hiçbir yerinde Âdem’in eşi tarafından aldatıldığı, aslâ söz konusu edilmiyor. Yasak ağaç hakkında da birtakım spekülatif yorumlar bulunmaktadır; kimine göre, buğday ağacı(!), kimine göre de, Havva (cinsel ilişki) imiş!... Eğer cinsel ilişki olsaydı, mahrem yerlerinin farkına önceden varmış ve o ilişkiye girmiş olmaları gerekirdi. Örtünme çabaları da daha önce olmalıydı, ilişkiye girdikten sonra değil...
[5] 7. A’râf, 20-22.
[6] Rîş, bu kelimenin lügatteki asıl mânâsı, kuş tüyüdür. Kuşların tüylerindeki süs ve güzellik sebebiyle, insanların süslenmek maksadıyla giydikleri elbise, rîş tabir edilmiştir.
[7] 7. A’râf, 26.
[8] 16. Nahl, 80, 81.
[9] Mâverdî, Edebu’d-dunya ve’d-dîn, s. 340.
[10] Farz, asıl itibarıyla sağlam ve sert bir şeyi koparmaksızın kesmek, kesip parçalara ayırmak, etki etmek, takdir etmek, tayin etmek, bir şeyi belirleyip kesinleştirmek, yol açmak, gerekli kılmak gibi anlamlara gelmektedir. (Râğıb, Huseyn b. Muhammed el-İsfehanî, el-Mufredat fî ğarîbi’l-Kur’an, “F-R-Z” mad., tahk. Muhammed Ahmed Halefullâh, Kahire 1970.) Terim olarak ise, “Farz, kendisinde şüphe bulunmayan kat’î bir delille sabit olan şeydir. Farzı bilerek inkar eden kâfir olur, terk eden azabı hak eder.” (Curcânî, Alî b. Muhammed, et-Ta’rîfât, İstanbul 1318, s. 165) Farzın fıkıh ilmindeki tarifi de şöyledir: Sübûtu ve mânâya delaleti kat’î olan hükme farz denir.
[11] Beyyinat kelimesi ise, mânâ ve maksatları açık, hükümleri anlaşılır ve uygulanabilir ayetler demektir. Ebû Hayyân’a göre, te’vile ihtiyaç duyulmayan, lafız ve mânâ yönünden müşkilleri olmayan ahkam, mev’ıze ve meseller demektir. (Ebû Hayyân, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yûsuf el-Endelusî, el-Bahru’l-muhît, Riyad 526 H., IV. 244.) Mevdûdî şöyle diyor: Ayetteki ikinci cümle, bu surede indirilen hükümlerin, kabul etmek veya etmemekte serbest kılınan öğütler cinsinden olmadığını, özellikle ifade etmektedir. Bunlar kesinlikle itaat edilmesi gereken farzlardır. “Eğer gerçekten mümin ve müslümansanız, bunları uygulamak zorundasınız” deniyor. Üçüncü cümle, bu surede gelen talimatların herhangi bir kapalılıktan uzak olduğunu ve açık sözlerle ifade edildiğini belirtmektedir. Bu yüzden “anlamadık” diyerek onları uygulamamazlık edemezsiniz, demektir. (Ebû’l-A’lâ el-Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, II. 450). Ferrâ’ demiştir ki, müfessirlerin çoğuna göre, “mânâ ve maksatları açık, taşıdığı hükümleri hem ilk muhataplarına hem de onlardan sonra gelenlere farzdır. Bkz. Ferrâ’, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd, Me’ani’l-Kur’an, Beyrut, t.y., II. 244; Taberî, age. I. 187 vd.; Râzî, age., XVI. 480; Nîsâbûrî, Nizamuddîn el-Hasan b. Muhammed b. Huseyn el-Kummî (ö. Hicri IX. asrın sonları), Ğara’ibu’l-Kur’an ve rağa’ibu’l-furK?an, (Taberî Tefsiri’nin kenarında), Mısır 1323/1905, XVII. 37; Nesefî, Ebû’l-Berekât Abdullâh b. Ahmed b. Muhammed, Medariku’t-tenzîl ve haka’iku’t-te’vîl, Kahire 1967, III. 130; ayrıca bkz. M. Zeki Duman, Beş Surenin Tefsiri, Fecr Yayınları, Ankara 1999, s.149.
[12] 24. Nûr, 1.
[13] Bkz. Ferrâ’, age., II. 244; Taberî, age., I. 187 vd.; Râzî, age., XVI. 480; Nîsâbûrî, age., XVII. 37; Nesefî, age. III. 130)
[14] 16. Nahl, 103; Şuara, 26/195.
[15] 14. İbrâhîm, 4
[16] Bkz. H.P. Rickman, Anlama ve İnsan Bilimleri, çev. Mehmet Dağ, Ankara 1992, s.6.
[17] 95. Tîn, 5
[18] 17. İsrâ’, 106.
[19] Geniş bilgi için bkz. Duman, age., s.145 vd.
[20] Bkz. Duman, age., s. 147 vd.
[21] Bkz. Râğıb, age., “F-R-C” mad.
[22] 7. A’râf, 20, 22, 26-27; 20. Tâhâ, 121.
[23] 7. A’râf, 26.
[24] Arapçada åvret; eksik, gedik, saldırıya açık; korkulacak ve zarar gelebilecek durum; açılıp görünen şey anlamındadır. Görüldüğünde utanılan ve örtülmesi gereken her gizli şey, özellikle insanın mahrem yerleri için kullanılan bir kavramdır. Bir fıkıh terimi olan avret, insanın vücudunda görülmesi ve gösterilmesi günah sayılan; namazda ve başkalarının yanında örtülmesi vacip, bakılması haram olan yerlerdir. (Bkz. İbn Manzûr, Ebû’l-Fazl Cemâluddîn Muhammed b. Mukerrem, Lisanu’l-årab, “Å-V-R” mad., Beyrut 1968; Râğıb, age., “Å-V-R” mad.; Asım Efendi, Ebû’l-Kemâl es-Seyyid Ahmed, el-Ukyan‚su’l-basît fî tercemeti’l-kam‚si’l-muhît, “Å-V-R” mad., İstanbul 1305.) Bu kelime Kur’an’da bu mânâda iki yerde geçmektedir. (Bkz. 24. Nûr, 31 ve 58.) Râğıb’a göre, avret, açıklığından dolayı utanmak anlamında olup, insanın avret mahallinden istiare olarak kullanılmaktadır. Yani insanın utanma duygusu ve inancı gereği örtme ihtiyacı duyarak sakınıp koruması gereken yerleri anlamına gelir. Resulullah’ın (s.a.v.) “Erkek erkeğin, kadın da kadının avretine bakmasın.” hadisi de bu mânâyı doğrulamaktadır. (Muslim, Ebû’l-Huseyn Muslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî (ö. 261/874), es-Sahîh tahk. Muhammed Fu’ad Abdulbâkî, Kahire 1955, “Hayz, 18”.)
[25] Bkz. 24. Nûr, 31 ve 58; 33. Ahzâb, 13.
[26] Zebidî, Seyyid Muhammed Murtazâ (ö. 1205/1790), Tacu’l-år‚s, “Z-Y-N” mad., Mısır 1306/1888.
[27] İbn Manzûr, age., “Z-Y-N” mad.
[28] Asım Efendi, age., “Z-Y-N” mad.
[29] 10. Yûnus, 24.
[30] 20. Tâhâ, 59.
[31] Vahıdî, Ebû’l-Hasan Alî b. Ahmed en-Nîsâbûrî, Esbabu’n-nuz‚l, Kahire 1968, s. 129; İbn Kesîr, Ebû’l-Fadl İsmâ’îl b. Kesîr, el-Kureşî, ed-Dımeşkî, Tefsîru’l-Kur’ani’l-åzîm, Kahire, t.y., III. 401, 593.
[32] 7. A’râf, 31.
[33] Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (ö. 671/1272), el-Cami’ li ahkami’l-Kur’ani’l-åzîm, Kahire, t.y., XII. 229.
[34] Mesela, bu kelime, Kur’an’da sekiz yerde Allah’ın işi, bir yerde yeryüzünün kendi işi, sekiz yerde de şeytanın işi olmak üzere on yedi yerde ‘süslemek’, ‘güzel göstermek’ anlamında malum fiil; on yerde “süslü gösterildi” anlamında meçhul fiil; on dokuz yerde de, isim olmak üzere toplam kırk altı ayette ve belirtilen formlarda kullanılmıştır. (Bkz. Muhammed Fu’ad Abdulbâkî, el-Mu’cemu’l-mufehres li elfa'i’l-Kur’ani’l-kerîm, “ZYN” mad., İstanbul 1984.) Zînet kelimesi, isim olarak geçtiği ayetlerde Allah’ın yeryüzünde ve denizlerde yarattığı ziynet (7. A’râf, 32), dünya hayatı ve zenginliği (10. Yûnus, 88; 57. Hadîd, 20), insanların günlük ihtiyaçlarını karşılaması ve mutluluklarına katkıda bulunması için yaratılmış olan at, eşek, katır, koyun, sığır, deve vb. hayvanlar (18. Kehf, 7, 28, 46), bayram günü (20. Tâhâ, 59), altın, gümüş, bilezik, mücevherat ve giysi gibi takı ve süs eşyası (20. Tâhâ, 87; 7. A’râf, 31; 29. Kasas, 79), semayı süsleyen yıldızlar (37. Saffat, 6; 67. Mülk, 5.) ve kadının sev’at’ının dışında, bedeninin tamamı (24. Nûr, 31, 60.) gibi mânâlarda kullanılmıştır. Gökyüzünün ziyneti yıldızlardır; insanın ziyneti ise, zati ve fiziksel güzellikleri haricinde, toplum içinde sahip olduğu saygınlığı, mal ve serveti, makamı, elbisesi, takıları vd. gibi şeylerdir. er-Râğıb el-Isfehânî demiştir ki, “Hakikî ziynet, ne dünyada ne de ahirette, insanı hiçbir hâlinde lekelemeyen, fakat sürekli olarak süsleyen şeydir.” (Zebidî, age., “Z-Y-N” mad.; İbn Manzûr, age., “Z-Y-N” mad.)
[35] Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kadının tüm güzelliklerinin toplandığı yeri olan yüzüne vurmayın” (Bkz. Râzî, age., X. 90).
[36] Ebû Dâvûd, Suleymân b. el-Eş’as es-Sicistanî, el-Ezdî (ö. 275/888, es-Sunen, tahk. İzzet Ubeyd ed-De’as, Suriye 1969, Libâs, 34; Kurtubî, age., XII. 229. Farklı bir rivayet için bkz. Taberî, age., XX. 93.
[37] Bkz. Taberî, age., XX. 94-95; İbn Kesîr, age.,VI. 47.
[38] İbn Kesîr, aynı yer.
[39] Ayette istisna edilen ve namahrem kişilerin yanında açılması caiz olan yerin yüz ve eller olduğu hakkında, çoğunluğunu İslam hukukçularının tespit ettiği akli delilleri şöyle sıralayabiliriz: 1) Mecelle maddesidir: “Zaruretler memnu’ olan şeyleri mübah kılarlar” (Bkz. Osman Öztürk, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul 1973, s. 125). 2) Bir erkek, kiminle evlendiğini bilmesi ve onunla evlenmeye karar verebilmesi için, evleneceği bir kadının, en azından yüzünü görmesi ve ona bakması, evliliğin sıhhati bakımından çok önemlidir (Bkz. Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ es-Sevre (ö. 279/892), es-Sunen, Kahire 1937, “Nikâh”, 1087). 3) Bir alışverişin geçerli sayılabilmesi için satan kimsenin kime mal sattığını, satın alanın da kimden satın aldığını bilmesi, alışverişin sıhhati için şarttır. 4) Davalı ya da davacının, mahkemeyi yürüten hakimin kim olduğunu bilmeleri gerektiği gibi, hakimin de davasını yürüttüğü kadını ya da erkeği tanıması, verilecek hükmün sıhhati bakımından şarttır. 5) Şahitlik ânında hakim ve davalının, kimin şahit olarak bulunduğunu bilmeleri şahitlik müessesesinin güvenirliği açısından elzemdir. 6) Eğitim-öğretim esnasında öğreticinin, kime ders verdiğini, kimi imtihan ettiğini bilmesi gerekir (Râzî, age., XXIII. 203-4). 7) Doktor, muayene ettiği veya tedavi etmekte olduğu hastasını tanımalıdır (Râzî, age., XXIII. 204). İşte bunun gibi hayat şartlarının mecbur ettiği bazı önemli durumlar, bir kadının, kendisini en iyi tanıtıcı organı olan yüzünü açmasını zorunlu kılmaktadır. Aksi hâlde ne evlilik, ne adalet, ne de alışveriş işleri sıhhatli bir biçimde yürütülebilir... Tehlikeli hâl ve durumlarda ise, mahrem-namahrem durumuna bakılmaksızın acilen müdahale maksadıyla bakılması ya da dokunulması caizdir. Zira, “Allah nazarında, bir insana hayat vermek, bütün insanlara hayat vermek gibidir” 5. Mâ’ide, 32.
[40] Râğıb, age., “D-M-R” mad.; 2. Bakara, 229; 5. Mâ’ide, 90-91; 12. Yûsuf, 36, 41.
[41] Bkz İbrâhîm Mustafâ ve arkadaşları, el-Mu’cemu’l-vasît, “C-Y-B” mad., I. 150.
[42] Bkz. İbn Manzûr, age., “D-R-B” mad. Bu fiilin çeşitli dillerde de farklı mânâlarda kullanıldığı görülmektedir. Sözgelişi Türkçemizde de ‘vurmak’ fiili, asıl mânâsında değil, “merkebe ya da arabaya yükü vurmak”; Fransızcada couper fiili, saç ve tarakla birlikte, ‘taramak’ anlamında kullanılmıştır: Un coup de peigne (Bir tarak darbesiyle saçları düzlemek) gibi...
[43] Taberî, age., XVIII. 94.
[44] Buhârî, “İsti’zân”, 2; “Nûr Suresinin Tefsiri”, 12.
[45] Nîsâbûrî, (Taberî Tefsi’rinin kenarında), XVIII. 78; Kurtubî, age., XII. 230.
[46] Bkz. İbn Kesîr, age., VI. 406.
[47] İbnu’l-Esîr, Ebû Sa’âdet el-Mubârek b. Muhammed el-Cezerî, Usdu’l-ğabe fî ma’rifeti’s-Sahabe, I. 321. Süleyman Ateş, Kur’an Mesajı, Ağustos-Eylül-Ekim, 1999, s. 21’den naklen.
[48] 23. Mü’minûn, 5-6.
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve arkadaşlarının hazırladığı Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali’nde bu ayete “Erkeklerden ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler,” mânâsı verilmiş ki, bu mânâ, ayette niteliği belirtilen kişilerden çok farklıdır!...
[50] Kurtubî, age., XII. 234.
[51] Buhârî, “Libâs”, 61.
[52] Müfessirlerin büyük çoğunluğu, bu ayette geçen zînet kavramını iki mânâda yorumlamışlardır: Birincisi, elbise, yüzük, bilezik, küpe ve gerdanlık gibi süs eşyası; ikincisi de, bu gibi ziynet eşyasının takıldığı yerler. Yani kulaklar, boyun, gerdan ve kollar... Mesela, Abdullâh b. Mes’ûd’dan nakledilen rivayete göre, bu ayette gizli ve açık; iki çeşit ziynetten bahsedilmektedir: Biri ayak bileklerine takılan halhal, kollara takılan bilezikler, kulaklara takılan küpeler ve gerdanlık gibi gizli (gizlenebilir) ziynetler; diğeri ise, elbise gibi gizlenmesi mümkün olmayan, açıkta olan, görünen ziynetlerdir. (İbn Kesîr, age., VI. 47.) Nîsâbûrî’ye göre, bu ayette üç çeşit ziynetten söz edilmektedir. Birincisi, gözlere çekilen sürme, ellere ve ayaklara sürülen boya ya da kına, yanaklardaki allıktır. İkincisi, yüzük, bilezik, halhal, pazubent, gerdanlık, taç, kemer ve küpeler; üçüncüsü de, giysilerdir. (Nîsâbûrî, age., XX. 78.) Bu ayetteki zînet kavramına süs eşyası mânâsını veren müfessirlere göre, “görünen ziynetten” maksat, “Bir kadının takındığı veya kullandığı ziynet eşyasıdır.” Çünkü bunlar korunmadığı zaman hırsızlara veya kıskançlıklara hedef olurlar. Bu nedenle, altın, gümüş ve çeşitli değerli taşlardan yapılan ziynet eşyaları açılıp gösterilmemeli, mutlaka örtülmelidir. (Taberî, age., XX. 94-95.) Bir kısım müfessirlere göre de “Ziynetlerini açmasınlar...” ayetindeki ziynetten maksat, ziynet yeridir.” Kuşkusuz, Allah Teâlâ’nın ziyneti yasaklaması, ziynet yerlerinde bulunması sebebiyledir; ziynetleri söylemekle ziynet eşyasının takıldığı yerleri kastetmiştir. O hâlde ziynetlerin örtülmesi ve gösterilmemesi emredilmişse, ziynet yerlerinin örtülmesi evleviyetle emredilmiş olmalıdır. Yani, “Zikr-i hâl irade-yi mahall”dir. (Bkz. İbn Kesîr, age., III. 284; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1968, V. 3504; Sâbunî, Muhammed Alî, Revai’u’l-beyan tefsîru ayati’l-ahkam mine’l-Kur’an, Şam 1977, II. 152 vd.; Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1990, VI. 178.) Mesela Zemahşerî demiştir ki, ziynet yerlerinin değil de ziynetin zikredilmesi, korunmak ve örtünmekle ilgili emirde mübalağa içindir. Kuşkusuz ziynetin yasaklanması, ziynet yerlerinde bulunması sebebiyledir. (Bkz. Zemahşerî, Ebû’l-Kâsım Carullâh Muhammed b. Ömer el-Harezmî, (ö. 538/1143) el-Keşşaf ån haka’iki’t-tenzîl ve ‘uy‚ni’l-ekavîl fî vuc‚hi’t-te’vîl, Beyrut t.y. III. 230.) Bize göre, bu iki görüşten birincisi, ayetin siyak ve sibakına; ikincisi de metnine, literal anlamına uygun olmayan yorumlardır. Allah, bu surenin birinci ayetinde, “mânâ ve maksatları apaçık ayetler indirdik” demesine rağmen, neden 31. ayette kendisini nakzedercesine kapalı bir ifade kullanmış olsun? Ya da doğrudan doğruya ziynet eşyasının takıldığı yerleri söylemek dururken, niçin karmaşık bir ifadeyle, ziynet yerlerini söylesin? Zemahşerî buna, “Emirde mübalağa içindir” yorumunu eklemiş. Bizce bu, ikna edici bir izah şekli değildir.
[53] Bkz. Tirmizî, “Edeb”, 40, 2795.
[54] Muslim, “Hayz”, 18.
[55] 24. Nûr, 60.
[56] Bkz. 2. Bakara, 221, 235; 4. Nisâ’, 25, 127; 24. Nûr, 3; 33. Ahzâb, 49.
[57] Bkz. “Nerede bulunursanız bulunun... İsterseniz sağlam yapılmış kalenin burçlarında da olsanız ölüm size gelir yetişir” (4. Nisâ’, 78). “Burçlar sahibi semaya yemin ederim ki...” (85. Burûc, 1) “Muhakkak ki, Biz, semada burçlar yarattık; onlarla bakanlara semayı süsledik” (15. Hicr, 16)
[58] Bkz. Duman, age., s.98.
[59] 33. Ahzâb, 59.
[60] Bkz. Nîsâbûrî, age., XXI. 32; İbn Kesîr, age., VI. 471; Nesefî, age., III. 312; Yazır, age., VI. 3929.
[61] 7. A’râf, 26.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
ÖZET
Kur’an Allah Kelamı’dır. Yaklaşık yirmi üç yılda, Hz. Muhammed’e, Cebrail vasıtasıyla, pasajlar hâlinde, ayet ayet okunarak inzal edilmiş İlahî bir kitaptır. Yüce bir amaç için “Hak olarak indirilmiş, hak olarak da inmiştir.” O nedenle Kitab’ın, tamamı, Arapça, lafız, nazım, mana ve beyan olarak Allah kelamıdır. “Sünnetullah” gereği onun da kavminin dili ile indirilmiş olması; özellikle dilin tüm imkânları kullanılarak tafsil edilip açıklanması ve Resulüllah’ın lisanı ile daha da anlaşılır kılınması Kelamullah’ı anlama problemini asgariye indirmiştir.
Yüce Allah, Kelam’ını, lafızlardaki mana ve maksatlarının bilinip bilinmemesi açısından “Muhkem Ayetler” ve “Müteşabihat” şeklinde iki kısma ayırmıştır. Muhkem Ayetler kitabın aslını ve indiriliş amacını teşkil ettiği için bunlarda kast edilen mana ve maksat muhataplarının idrakine açıktırlar. Müteşabihat ise, muhkemlere nispetle çok az sayıdadırlar. Bunlar, hem kelimenin ifade ettiği anlam açısından hem müteşabihlerin zatı ve ihtiva ettikleri hakikatler açısından hem de insanoğlunun idrak zafiyeti açısından bilinemeyecek hakikat ve gerçeklerdir. Bu yüzden müteşabihlerin hakikatini ve gerçek mahiyetini Allah’tan başka hiç kimse bilemez. İlimde ve dinde derinleşmiş olan gerçek âlimler, bu gerçeği düşünüp yakinen bildikleri için bunları te’vil etmeye kalkışmazlar…
Dil ve Kur’an bütünlüğü açısından bakıldığında Kur’an’da, sadece Allah’ın zatı, esma ve sıfatlarının hakikati ve ahiretle ilgili haber verilenlerin gerçek mahiyetleri hakkındaki kavram ve ayetler müteşabihtirler. Cenab-ı Allah’ın da dediği gibi “Bunların te’vilini ancak Allah bilir.” Muhataplarının bunların te’vilini bilmemesi ne ilim irfan açısından bir eksikliktir ne de Kur’an için, iddia edildiği gibi, bir nakisedir! Bunların dışındaki “Huruf-ı Mukataa,” “Deccal”, “Ye’cüc ve Me’cüc”, “Dabbetü’l-Arz”, Sur’a üflenmesi ve Kıyamet’in zamanı gibi, dünya zamanı ile kayıtlı olarak verilen haberler, günü gelince hayatta bulunan insanlar tarafından da bilineceği için, bunlar وما يعلم تأويله إلاالله kapsamına girmezler…
Anahtar Kelimeler: Muhkem, müteşabih, te’vil, selef, halef.
Giriş:
Bir kısım âyetlerinin müteşâbihleri içeriyor olmasından dolayı genellikle zannedilir ki Kur’an, anlaşılması güç, delâletleri kapalı zor bir kitaptır. Onu ancak, ya Hz. Peygamber’den, ya Sahabeden ya da Tabiînden nakledilen tefsirler yahut da tefsir ilminde mütebahhir müfessirlerin yapmış oldukları açıklamalar vasıtasıyla anlamak mümkündür. Aksi halde bir kimsenin, ilmî niteliği ve kavrayışı ne olursa olsun, kendi bilgi ve anlayışlarıyla Kur’an’ı tefsir etmesi caiz değildir. Zira Rasulüllah buyurmuştur ki: “Kim Kur’an’ı kendi reyi ile tefsir ederse, isabet etmiş de olsa, hata etmiştir.” Başka bir hadisinde: “Kur’an’ı reyi ile tefsir eden cehennemdeki yerine hazırlansın.” Bu hadisler ve Hz. Ebu Bekir’in: “Ben, eğer Kur’an’ı kendi reyim ile tefsir edersem, hangi gök beni altında barındırır ve hangi yer üzerinde taşır?” sözünden maksat bu olmadığı halde; [1] bunların böyle bir tefsir yapmaya mani teşkil ettiği söylenir. Oysa bu anlayış, hem Gazalî’nin dediği gibi, Kur’an’ı değil, müfessirleri anlamaktan başka bir şey olmaz hem de Kur’an’ın her asırda yeniden anlaşılması ilkesine ters düşer. [2]
Erbabı bilir ki, yer yer manası kapalı âyetleri bulunsa bile Kur’an, büyük çoğunlukla muhkemdir; delâletleri açık, biri diğerini tefsir eden âyetleriyle müfesser, hatta mufassal bir kitaptır… [3] Ayrıca Allah Teala, hakikat, mecaz, teşbih, temsil, istiâre… gibi dildeki çeşitli açıklama ve izah yöntemleriyle de anlatmak istediği manaları insanlar için özellikle kolaylaştırmış; bilhassa Rasulüllah’ın lisanı ve özel beyanlarıyla daha da anlaşılır, amaç ve hedefleri kavranabilir, ahkâmı uygulanabilir hâle getirmiştir. O nedenle denilebilir ki Kur’an, mâna ve maksadını yalnız Allah’ın veya Peygamber’in… bileceği kapalı bir kitap değildir. Onda lafız ya da mâna yönünden mübhem, mücmel, müşkil olarak nitelendirilebilecek âyetler vardır, fakat tüm bunlar ya âyet bütünlüğü, ya siyak sibak /paragraf bütünlüğü ya da Sünnet de dâhil tarihî arka plân ve Kur’an bütünlüğü içerisinde anlaşılıp açıklanabilir kapalılıklardır. Kaldı ki Kur’an, Kur’an’ın ifadesine göre, hem mübeyyin hem de Müfesser, Müyesser, Mübeyyen, ve Mufassal, [4] bir kitaptır...
Kur’an’ın, büyük çoğunluğu itibariyle anlaşılır bir kitap olmasının yanında yüce Allah’ın onda sözünü ettiği bir kısım gerçekler ve hakikatler de vardır ki, kiminin zatından, kiminin de insanın zaafından ötürü bunların te’vilini, yani ifade ettikleri hakikatleri ve gerçek mahiyetlerini bilmek muhatapları için mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden böylesi âyetleri ya da kavramları te’vil etmek, onlara maksadını aşan manalar yüklemek anlamına geleceği için hem doğru değil hem de câiz görülmemiştir. [5] Âyetlerden öyleleri de vardır ki, amacı, âyetin lafzında söylenenleri anlatmak değil, sırf gabya iman eden gerçek müminlerle inkâr edenlerin durumlarını tespit etmek; gayba iman edenlerin hidâyetlerini artırmak, inkâr edenleri ise cezaya çarptırmak için indirildiği söylenmektedir… İleride, yeri geldikçe bunları da tanıtacağız. Fakat müteşâbihleri var diye Kur’an’ın bir kısmı anlaşılmaz ya da Resulullah ve sahabeden başkaları ona mâna veremez, sözünün, gerçeği ifade ettiği söylenemez…
Biz, bu makalemizde, öncelikle Kur’an’da muhkem ve müteşâbih âyetler tasnifine esas teşkil eden âyeti; Al-i İmran suresinin yedinci âyetini, dil, Kur’an ve tarihi arka plân bütünlüğü içerisinde ele alıp; özellikle Kur’an’daki muhkem ve müteşâbih âyetleri yakından tanımaya çalışacağız. Sonra Kur’an’daki müteşâbihlerin neler olduğunu tespit edeceğiz, sonra da bunların Allah’tan başkaları tarafından bilinip bilinemeyeceği tartışmasına örnekler vererek ve delilleriyle birlikte açıklık getirmeye çalışacağız. Bütün bunları yaparken, kavramların ve konunun anlaşılmasını da ihtilafların çözümünü de öncelikle dil, Kur’an bütünlüğü ve tarihi arka plân çerçevesinde kalarak halletmeye çalışacağız. Yani daha öncekilerin yaptıkları hataya düşmeyeceğiz; iğneyi kaybettiğimiz yerde arayacağız, daha aydınlıktır diye başka yerlerde değil… [6]
1. KUR’AN’DA “MUHKEM” VE “MÜTEŞABİH” AYIRIMI
1.1. Âyetlerin Metini
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ ءَايَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله, وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَ أُولُو الْأَلْبَابِ . رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ . رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَ رَيْبَ فِيهِ إِنَّ الله لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ.
1.2. Âyetlerin Meali
“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısım âyetleri “muhkem”dir; Kitab’ın aslını teşkil ederler; diğerleriyse “müteşâbih”tirler. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre te’vilini yapmak amacıyla onun “müteşâbih”lerinin ardına düşerler... Oysa onların “te’vil”ini Allah’tan başkası bilemez! İlimde derinleşmiş olanlar: “Biz onlara iman ettik, hepsi de Rabb’imiz’in katındandır.” derler. Bunu, ancak aklıselim sahipleri düşünürler! Onlar: “Rabb’imiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizin sapmasına izin verme! Katından bize bir rahmet bahşet! Kuşkusuz Sen, son derece lütûfkârsın… Rabb’imiz! Geleceğinden şüphe olmayan günde insanları bir araya toplayacak olan da Sensin!” diye dua ederler. Muhakkak ki Allah verdiği sözünden caymaz…” [7]
1.3. Âyetlerin Anlam dokusu
Aynı şeyden bahsettikleri için tematik paragraf hâlinde metin ve meallerini nakletmiş olduğumuz bu üç âyette görülüyor ki, Allah Teala, Hz. Muhammed’e inzal ettiği kitabını, kulları tarafından te’villerinin bilinip bilinemeyeceği açısından iki kısma ayırmıştır: “Muhkem Âyetler”, “Müteşâbihler…” Bu âyetlerin mefhumundan anlaşılıyor ki, muhkem âyetler kitabın anasıdır, aslıdır ve çoğunluğunu teşkil etmektedirler. İndiriliş amacı açısından da Kitab’ın esasını bunlar oluştururlar… O nedenle bu âyetlerin te’vilini, doğal olarak Allah’tan başkaları da bilmelidir. Çünkü Kitab’ın indirilmesindeki asıl amaç, varılmak istenen hedef bu grup âyetlerde mündemiçtir. Şâyet onlar veya onlardan bir kısmı anlaşılmayacak olsaydı, Kur’an’ın amacı tam olarak gerçekleşmeyebilirdi... Müteşâbihler ise Kur’an’da, muhkemlere nispetle diğerleri, yani “uhar” sözcüğüyle ifade edilmişlerdir. Bu tabirden de anlaşılıyor ki, bunların sayıları çok azdır; belki de sayılı birkaç konuya münhasırdırlar… Müteşâbihlerin te’vilini ise, ancak Allah bilir; muhatapları, âyetteki ifade ile söylemek gerekirse, Allah’tan başka hiç kimse bilemez. O nedenle ilimde derinleşmiş olan mü’minler, akl-ı selimleri ve idrak güçleri sebebiyle bu gerçeği düşünüp görerek: “...Biz onlara iman ettik, hepsi de Rabbimiz’in katındandır derler...” ardından da yüce Rab’lerine şöyle dua ederler: “Rabb’imiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizin sapmasına izin verme! Katından bize bir rahmet bahşet! Kuşkusuz son derece lütûfkâr olan Sensin! Rabb’imiz, geleceğinde hiç şüphe olmayan günde insanları bir araya toplayacak olan da Sensin! Muhakkak ki Allah verdiği sözünden caymaz!” [8] Akl-ı selim sahibi olup da ilimde derinleşmiş olan âlimler, kalplerinde sapıklığa meyli olan ve fitne çıkarmak arzusunda bulunanlar gibi te’vilini Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşâbihlerin peşine düşmezler; onları te’vil etmeye yeltenmezler, insanların kafalarını karıştırıp fitneye sebep olmazlar... Çünkü “Onların te’vilini ancak Allah bilir”; O’ndan başkası bilemez…
Âyet hakkında verilen tanıtıcı bu bilgiden sonra, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, bu âyetlerin nüzul sebebi, anahtar kelimeleri; bilhassa yedinci âyetteki kıraat ihtilafı ile metnin tahlilinin de bilinmesi önem arz etmektedir. O sebeple, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Kur’an’daki Müteşâbihlerin tanıtımına girmeden önce bu önemli hususlara açıklık getirmeye çalışacağız.
1.4. Âyetlerin Nüzul Sebebi
Nakledildiğine göre, bu âyetler de dâhil, Âl-i İmran suresinin ilk pasajı, Necran’dan Medine’ye gelen bir heyet ile Resûlüllah (s.a.v.) arasında geçen bir tartışma üzerine indirilmiştir. Resûlüllah o heyetteki Hıristiyanları İslâm’a davet edince heyet adına konuşan Abdulmesih adındaki zat: “Ya Muhammed! Biz senden önce İslâm’a girmiştik...” dedi. Resûlüllah: “Fakat siz: ‘İsa Allah’ın oğludur.’ demekle dinden çıktınız.” karşılığını verdi. Abdulmesih: “Eğer İsa Allah’ın oğlu değilse, o takdirde onun babası kimdir?” diye sordu ve bu soru üzerine aralarında sorulu cevaplı uzun bir konuşma geçti… Heyetin lideri sonunda şu soruyu sordu: “Sen, İsa’nın ‘Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh’ olduğuna inanıyor musun?” Resûlüllah: Nisa suresinin 171. âyetinden ilgili bölümü okuyarak: “Evet, ‘Meryem oğlu İsa Mesîh Allah’ın elçisi, ona ilka ettiği kelimesi ve O’ndan bir ruhtur.” cevabın verdi. Bu zat, beklediği cevabı almış olduğu izlenimini vererek: “Tamam, bu kadarı bizim için kâfidir...” dedi ve tartışmayı kendince sona erdirmiş oldu. [9]
Görülüyor ki, Necran’dan gelen ve Hıristiyanları temsil eden bu heyet, إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ الله وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْه...ُ “Mesîh İsa b. Meryem, ancak Allah’ın elçisi, ona ilka ettiği kelimesi ve O’ndan bir ruhtur” [10] âyetini, ‘İsa Allah’ın oğludur’ şeklinde te’vil etmektedirler. Oysa bu âyetin anlamı ya da te’vili bu olamaz. Çünkü bu zarftan bu mâna çıkmaz! [11] Kaldı ki, İsa’nın “Allah’ın kelimesi” ya da “Allah’tan bir ruh” olmasıyla, O’nun oğlu olması aynı şey değildir. Sözgelimi, eğer bu mantıktan hareket edilecek olursa, Allah Adem’e, [12] hatta tüm insanlara da ruhundan üflediğini söylemiştir. [13] İnsanların hepsinde Allah’tan nefh edilen bir ruh vardır… Cibril hakkında da doğrudan doğruya “Ruhumuz…” [14] tabiri kullanılmıştır… Bu anlayışa göre, Adem ile birlikte bizlerin de; özellikle Cibril’in de Allah’ın oğlu olduğu söylenmelidir(!) [15] Anlaşılıyor ki Hıristiyanlar, ‘İsa Allah’ın oğludur.’ derken, bu âyeti, lafzından elde edilen manaya göre değil, vazgeçemeyecekleri inançları doğrultusunda; diğer bir ifade ile ön yargıya dayalı olarak te’vil etmektedirler…
1.5. Âyetlerdeki Anahtar Kelimeler
Bu âyetlerde anlamları tam ve doğru olarak bilinmesi gereken üç anahtar kelime bulunmaktadır. Bunlar “Muhkem”, “Müteşâbih” ve “Te’vil” kelimeleridir. Şimdi de söz konusu âyette kast edilen mâna ve maksadın tam ve isabetli olarak anlaşılabilmesi için bu kelimelerin; özellikle de konunun esasını ve özünü teşkil ettiği için müteşâbih ve te’vil kavramlarının dil ve Kur’an bütünlüğü içerisindeki anlamlarını tespite çalışacağız.
1.5.1. MUHKEM KAVRAMI
Kur’an’daki altı bin küsur âyeti, anlamlarının ya da hakikatlerinin bilinip bilinmemesi yönünden muhkem âyetler ve müteşâbihler şeklinde iki kısma ayıran yüce Allah’tır. Müteşâbihlerin te’vilini, Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini söyleyen de yine O’dur… Muhkemler ise, bu âyetteki ifadeye göre, Kitab’ın aslını teşkil etmektedirler… Bunların te’vilini, indiriliş amacına uygun olarak, Allah’tan başkaları da bilebilirler. Şimdi Kur’an’daki “muhkem” kavramını ve “Muhkem Âyetler”i kısaca tanıtıp asıl konuya geçeceğiz…
1.5.1.1. Muhkem Kelimesinin Lügat Manaları
Muhkem, hakeme / yahkümü fiilinden if’âl babından ism-i mefuldür. Asıl itibariyle hakeme ıslâh etmek maksadıyla men’ etti, engelledi anlamındadır. “Hakemtü’l-ferase” veya “Hakemtü’d-dâbete” cümleleri “Atı veya hayvanı tamamen kontrolüm altına aldım.” anlamındadır… Atın ağzına vurulan gem için hakeme tâbiri de bu mânadandır. Hâkim ise, konuya vakıf olarak davayı halledip hasımların arasını ayıran, aralarında adaleti sağlayan; zulmü, haksızlığı engelleyen yetkin bilge kişi demektir. Herhangi bir konudaki görüşüne ya da hükmüne başvurulan kimseye de hakem denir. Sahibini, kişiliğine yakışmayan şeyden alıkoyan hikmet de aynı kökten türetilmiştir…” [16]
“Hakemetü’şey’e” veya “Hakemtü’l-bina”, bir şeyi ya da binayı dikkatle ve özen göstererek güzel yaptım, sağlamlaştırdım, bozulmaz hâle getirdim anlamındadır. Aynı kökten ‘ihkâm’ formu da bir şeyi itkan ile özenerek iyi ve sağlam yaptı demektir: فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ“Allah, şeytanın attıklarını siler, sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır; Allah Alîm’dir, Hakîm’dir…” [17] âyetinde ihkâm bu manada kullanılmıştır. [18] Hakeme fiili, bir başkasını bağlasın ya da bağlamasın, şu ya da bu şekilde hüküm verdi; hükmünü açıkladı; karar verdi; yönetti gibi mânalara da gelmektedir. [19]
1.5.1.2. Muhkem Kelimesinin Istlahî/Terimsel Manaları
Istılâhî manası itibariyle muhkem, söz konusu âyetten de anlaşıldığı üzere, Kur’an’daki müteşâbihler’in zıddıdır; kendisinde şüphe bulunmayan; âyetleri nazım ve telif yönünden sağlam ve korunmuş, içerdiği hükümleri mâna ve maksatları yönünden anlaşılır olan demektir. Ehli bilir ki, Kur’an, asıl itibariyle açık ve anlaşılır bir kitaptır; onun bazı âyetleri izaha ihtiyaç duyulmayacak kadar açıktır (âyâtin beyyinât). [20] Bazıları ise, - yukarıda da söylediğimiz gibi - ya âyet bütünlüğü, ya siyak ve sibak bütünlüğü ya da Sünnet ve tarihî arka plân da dâhil Kur’an bütünlüğü içerisinde açık ya da açıklanmıştır. Özellikle de ondaki temel konular, çeşitli yönleriyle ve dilin bütün imkânları kullanılarak [21] tekrar tekrar beyan edilmiş ve Peygamber’in lisanıyla [22] anlaşılması daha da kolaylaştırılmıştır. [23] O sebeple Taberî vb. ilim adamları muhkem âyetleri “Âlimlerin te’vilini bilecekleri, manalarını ve tefsirini kavrayabilecekleri âyetler...” [24] olarak tarif etmişlerdir. Bir kısım Usûl âlimleri de bu âyetleri şöyle tarif etmişlerdir:
Rağıb el-İsfehâniye göre muhkem, “Manasında teşâbüh /müteşâbihlik bulunmayan ve delâlet ettiği mâna açık olmasa da bilinebilen âyetlerdir. [25]
Cürcâni demiştir ki, lafzında kast edilen mâna açık ve neshe de ihtimali yoksa o âyete muhkem denir. [26]
Ulumü’l-Kur’an sahibi Zerkeşî ve Suyutî ise, bu kavramı, öncekilerden farklı olarak şöyle târif etmişlerdir: Muhkem, nazım ve te’lîf açısından her hangi bir ihtilafa yol açmayan, kendisiyle neyin kast edildiği anlaşılabilecek derecede mânası açık olan ve tek bir anlama delâlet eden âyet demektir. [27]
Kafiyeci de Zerkeşî ve Suyutî gibi, muhkem âyetleri, “ibareleri, nazım ve tertipleri her türlü şüpheden uzak, herhangi bir ihtilafa ihtimal bırakmayan; kastedilen manaya delaletleri kesin, lafzından kolayca anlaşılabilecek derecede açık olan ve tek bir manaya delalet eden âyetlerdir,” [28] şeklinde târif etmiş ve şu misali vermiştir ve: وَأَقِيمُوا الصَّلوٰةَ وَآتُوا الزَّكوٰةَ “Namazı ikame edin, zekâtı verin..." [29] âyet-i kerimesi, namaza ve zekata delaleti açık ve kesin, bunların dışında bir başka şeye ihtimal bırakmayan muhkem âyetlerdir, demiştir.
Bilhassa Taberî’nin ve Rağıb’ın yapmış oldukları tarifler, belki efradını cami ve ağyarını mani denecek derecede tam ve Kur’an âyetlerinin tamamını kapsayacak şekilde kapsamlı değildir, ama Âl-i İmran suresinin yedinci âyetindeki tasnife uygun bir tarif olarak kabul edilebilir. Çünkü bu âyette muhkem âyetler, Kur’an’ın aslını ve esasını teşkil eden ve ‘müteşâbihât’ın dışında kalan âyetler olarak nitelendirilmişlerdir… Diğerleri, özellikle Zerkeşî, Suyutî ve Kafiyeci’nin yaptıkları tarifler ise, muhkem âyetlerin tamamını kapsamadığı gibi bunlar, 1. “Tebdil ve tağyire karşı korunmuş...” ifâdeleri ile Cürcanî’nin açıkça belirttiği “...tahsîs, te’vil ve neshe karşı korunmuştur...” anlamını kast ediyorlarsa, - ki öyle olmalıdır - o takdirde bu nevî âyetlerden bir kısmının haiz oldukları özellikleri reddettikleri için Kur’an gerçeğine muvafık düşmemektedir. 2. Muhkem âyetlerden kast edilen mâna açık ve seçiktir, 3. Başka bir mânaya ihtimalleri yoktur, 4. Onlardaki mânayı anlamak için lafzı kâfidir, hârici beyâna ihtiyaç duyulmaz, [30] şeklindeki kesin ifadeleri de Kur’an gerçeğini tam olarak yansıtmadığı kanaatindeyiz. Zira muhkem âyetlerin hepsi, diğer bir ifade ile müteşâbihlerin haricindeki âyetler burada görüşlerini naklettiğimiz âlimlerin tavsif ettikleri niteliklere sâhip değildir; içlerinde, mutlaka Hz. Peygamberin açıklamasına ihtiyaç duyulan; ehlince tahsîs ve takyîde açık olan âyetler olduğu gibi, kast edilen mâna, tam ve kusursuz bir tefsir ile anlaşılmayıp, mutlaka te’vile ihtiyaç duyulan âyetler de bulunmaktadır. İşte bu yüzden muhkem âyetlerin hepsini: Kendilerinde kastedilen mâna kolayca anlaşılabilecek derecede açık olan, herhangi bir veche ihtimal bırakmayan, tek manaya gelen ve bir delile ya da hârici bir beyâna ihtiyacı olmayan... [31] şeklinde târif etmek, hem Cenab-ı Allah’ın yapmış olduğu muhkem-müteşâbih tasnifine aykırıdır hem de Kur’an gerçeğine… Meselâ; Kafiyeci, verdiği misalde; وَأَقِيمُوا الصَّلوٰةَ وَآتُوا الزَّكوٰةَ “Namazı ikame edin ve zekâtı verin…” âyetinden, birinci kısmın namaza, ikinci kısmın da zekâta delâleti kesindir, demiştir. Hâlbuki ‘salat’ kelimesi de ‘zekât’ kelimesi de örfî/şerî anlamlarında kullanılmış olup aslî birincil mânalarında, yani vaz’î lügat manalarında kullanılmamıştır. O nedenle bu âyette duâ mı kast edilmektedir yoksa namaz mı; arınmak mı kast edilmiştir, yoksa zekât mı? Bunların bir biçimde tefsir ve te’vile ihtiyacı vardır ve Resulüllah (s.a.v.) bunları açıklamıştır. Eğer Hz. Peygamber açıklamamış olsaydı, vakitlere göre namazın ikamesi ile hangi çeşit maldan, hangi nisapta ve ne ölçüde zekâtın verileceği ihtilafsız olarak bilinebilir miydi? Öyleyse muhkem âyetler “Nazım ve te’lîf açısından her hangi bir ihtilafa yol açmayan, kendisiyle neyin kast edildiği anlaşılabilecek derecede mânası açık olan ve tek bir anlama delâlet eden âyetler” [32] olarak nitelendirilemezler!
İşte bu gerekçelerle biz, Âl-i İmran sûresinin yedinci âyetindeki tasnifi ve Taberî, Matüridî, Rağıb vb. âlimlerin yapmış oldukları târifleri de göz önünde bulundurarak Kur’an’daki muhkem âyetlerin şöyle târif edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz:
Muhkem âyetler, müteşâbihlerin zıddı olup murat edilen mâna muhataplarının idrakine açık olan âyetlerdir. Bu âyetlerden bir kısmının delâlet ettiği mâna lafzında açıktır; bir kısmının ise tahsîs, takyîd ve tâyinle birlikte tefsire, hatta te’vile bile ihtiyacı vardır… Bunların te’vilini Rasulüllah’ın dışında sahabe de bilir, tefsirde bilinç/nosyon sahibi [33] âlimler de bilirler. Herkes, aynı derecede olmasa da, ilmî kapasitesine ve idrak gücüne göre bu âyetlerden mutlaka bir şeyler anlar…
1.5.1.3. Kur’an’da Muhkem********************
Kur’an’da muhkem kelimesi üç âyette ve üç ayrı manada kullanılmıştır. Bunlardan birincisi Kur’an’ın sıfatı, ikincisi hüküm içeren pasajların/surelerin sıfatı, üçüncüsü ise, mteşabih olmayan âyetler anlamındadır. Şimdi bu âyetleri daha yakından tanıyâlim.
1.5.1.3.1. Kitab’ın Sıfatı Olarak Muhkem
الۤرٰ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ ١ أَلاَّ تَعْبُدُوۤا إِلاَّ اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ ٢“Elif, Lâm, Râ… Bu, hikmeti içeren âyetleri sağlam ve anlaşılır kılınmış sonra da tafsilatlı olarak açıklanmış bir kitaptır; Hakîm ve her şeyden haberdar olan Allah katındandır. Sadece Allah’a kulluk edesiniz diye indirilmiştir. Ben size O’nun katından gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim...” [34]
Bu âyette ‘uhkimet’ kelimesi, nazım ve te’lif bakımından âyetlerinin tamamı ihkâm edilmiş; kast edilen mâna ve maksat tam ve kusursuz olarak âyetlere yüklenmiş, lafzından anlaşılır hâle getirilmiş ve her türlü tahrif ve tağyire karşı muhafaza altına alınmış anlamında Kitab’ın tamamının sıfatıdır. Kur’an’ın tamamı bu manada muhkemdirler… [35]
Zemahşerî demiştir ki, Kitab’ın âyetleri, tertip ve te’lîf bakımından amacına uygun olarak sağlam yapılmış bir bina gibidirler; onlarda zayıflık, bozukluk ve düzensizlik bulunmamaktadır; aynı zamanda fesattan men’ edilmiş, korunmuş olduğu da söylenmektedir.” [36]
Kurtubî’ye göre, “Kur’an, nazım ve te’lîf bakımından muhkem ve Allah katından bir gerçektir.” [37]
Fahruddin Razî’ye göre de, buradaki ‘uhkimet’ten maksat, “Gerçek bir kelâm; lafızları fasîh /açık, mânaları sahîh…” anlamındadır. [38]
1.5.1.3.2. Hüküm İçeren Bir Pasajın/Surenin Sıfatı
وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلاَ نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَاۤ أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَى لَهُمْ ٢٠ طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ اْلأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ ٢١“İman edenler: “Keşke bir sûre indirilse de!...” diyorlar. İçerisinde savaşın emredildiği mâna ve maksadı apaçık bir sure/pasaj indirilince de kalplerinde hastalık bulunanların, can verme hâlindeki bir kişinin baktığı gibi dehşet içerisinde sana baktıklarını görürsün; Zaten onlara da bu yakışır! Oysa gerekli olan, itaat etmek ve uygun bir söz söylemektir. İş ciddiye bindiği zaman Allah’a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu!“ [39]
Burada, âyetin bütününden de anlaşılacağı üzere, “muhkem bir sure”den maksat, kast edilen mâna ve emir âyetin lafzında apaçık olup te’vile bile ihtiyacı olmayan bir pasaj anlamındadır. Zemahşerî de âyeti böyle anlamış ve demiştir ki: “Manası izaha ihtiyacı olmayacak kadar açık; lafzındaki manada şüphe ve teşâbüh bulunmayan; savaşın vücubiyetini bildirmekten başka bir hükme ihtimali olmayan bir sure kast edilmiştir.” [40]
1.5.1.3.3. Müteşâbih Olmayanlar
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ ءَايَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ ... "Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısım âyetleri muhkemdir, Kitab’ın aslını onlar teşkil ederler...”
Bu âyette muhkem, te’vilini sâdece Allah’ın bileceği ‘müteşâbihât’ın hâricindeki âyetlerin sıfatı olarak gelmiş ve bu nevi âyetlerin tamamını kapsamaktadır. Kurtubî’ye göre, “Tefsir ve te’vili bilinen âyetler anlamındadır...” [41] Bu üç çeşit muhkemden Tefsir İlminin konusu olan muhkemler, sâdece bu nevi muhkemlerdir. Diğerleri Kitab’ın ve Pasaj’ın/surenin sıfatı olarak kullanılmışlardır.
Hadiste muhkem: “Ahkim el-yetime kema tahkumü veledeke.” /”Çocuğunu eğitip, öğretip yetiştirdiğin gibi yetimi de iyice yetiştir ve fesattan koru…” anlamında kullanılmıştır. [42]
1.5.2. MÜTEŞABİH KAVRAMI
1.5.2. 1. Müteşâbih Kelimesinin Lügat Manaları
Müteşâbih kelimesi lügatta, benzetmek, benzer yapmak ve şüphelendirmek gibi manalara gelen şebehe / yeşbehu fiilinin tefâ’ul vezninde ism-i faildir. Teşâbehe benzedi, iki şey birbirine benzeşti; teşâbehe’ş-şey’ân, iki şey birbirine öyle benzeşti ki, birbirinden ayırt etmek mümkün olmadı demektir. Kur’an’da, إِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاâyeti, “Bakara bize, ayırt edilemez biçimde karışık geldi...” [43] anlamındadır. Aynı kökten gelen el-müteşâbih, her iki gerçeğin de birbirine çok benzemesinden ötürü ayırt edilemeyen; mahiyeti açık ve net olmayan; bilinmeyen anlamında kullanılmıştır. [44]
Rağıb el-İsfahanî’ye göre müteşâbih, şekil, renk, tat; adâlet, zulüm... gibi keyfiyet bakımından birbirine benzeyen anlamındadır. Mastarları ortak olan ‘şübhe’ ise, ister zatı itibariyle olsun, ister manâsı; hangi yönden olursa olsun, aralarındaki benzerlikten dolayı iki şeyden birini diğerinden ayırt edememe durumudur:وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا “… Çünkü Cennette müminlere verilen rızık, sanki dünyadakinin aynısı olarak verilmiştir.” [45] âyetinde müteşâbih bu manada kullanılmıştır. [46] Aynı kökten gelen müşâbehet de iki şeyin birbirine ayırt edilemez derecede benzemesi anlamına gelir.
Cürcani demiştir ki: “Müteşâbih, lafzın bizzat kendisinde gizlilik olan ve idraki, asla umulmayan şeydir...” [47]
Elmalılı M. Hamdi Yazır da bu kelimeyi şöyle açıklamıştır: “...İki şeyin birbirine karşılıklı olarak ve eşit derecede benzemelerine teşâbüh, benzeyenlerden her birine müteşâbih denir ki, bunlar birbirinden seçilemezler ve insan zihni onları birbirinden ayırt etmekten âciz kalır. Teşbîh böyle değildir; teşbihte bir taraf /benzeyen ikinci derecededir ve eksiktir, diğer taraf ise hem asıldır hem de tam olur; teşâbühte ise, her iki taraf aynı kuvvette ve eşit benzerliktedir. Demek ki teşâbüh seçilmemeye sebep olan benzerliktir. Seçilememek bunun gerektirdiği bir manadır. (...) Bu şekilde söylemek var ile yok arasında eşit ihtimal bulunduğu durumlar için de geçerlidir. [48]
Elmalılı’nın, “Bu şekilde söylemek var ile yok arasında eşit ihtimal bulunduğu durumlar için de geçerlidir.” sözü bize, İbn Arabî’nin bir âyet üzerindeki şu anlayışını hatırlatmıştır:” لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ “Ona benzer hiçbir şey yoktur; O işitir ve görür.” [49] İbn Arabî demiştir ki, Allah Tealâ, “Leyse kemislihi şey’” demekle kendisini tenzih etti ve tekliğini ispat etti, “ve hüve’s-semîu’l-basîr” diyerek de kendisini yaratılmışlara benzetti ve övdü.” [50] Âyetin birinci bölümündeki zahirî manaya göre, Allah yaratılmışlardan hiç birine benzemez veya O’nun benzeri hiç bir şey yoktur; ikinci bölümüne göre ise, O, işitenlere ve görenlere benzemektedir… Anlaşılıyor ki, yüce Allah zatı itibariyle yaratılmışlara benzemez, fakat esma ve sıfatları açısından O, kendisini yaratılmışlara; özellikle de insana teşbih etmiştir. Ancak bu âyete bakarak: “Allah zatı ve sıfatlarının hakikati itibariyle yaratılmışlara benzer,” denilebilir mi? Hayır… “Benzemez,” denilebiri mi? Buna da verilecek cevap hayırdır. İşte, sadece Allah’ın bileceği ve O’ndan başkalarının bilemeyeceği müteşâbih bu olmalıdır. Bir kul olarak, durulması gereken yerde bulunup nefy ile ispatı birlikte kabul etmek ve haber verilen şeye olduğu gibi iman etmek gerekir. Allah’ın “Leyse kemislihi şey” olduğuna da “ve hüve’s-semîu’l-basîr” olduğuna da iman etmek... Çünkü Kafiyeci’nin dediği gibi, “Aklın gerekli kıldığı ile naklin gerekli kıldığı birbirinin aynı değildir…” Bu durumda âyetin her iki tarafı da ne inkâr edilebilir ne de zihinlerde ve realitede bulunanlara nispetle ispat edilir! İnkâr, Allah’ın kendisi için ispat ettiğini nefy olur, ayniyle ispat da teşbih olur. Bu ikisi de caiz değildir… [51]
1.5.2.2. Müteşâbih Kelimesinin Istılâhî Manası
Selef-i sâlihine göre müteşâbih âyetler te’vilini Allah’tan başkasının bilemeyeceği âyetler olarak tanımlanmıştır. [52] Fakat Müteahhirun ilim adamlarından bir kısmı ‘müteşâbihat’ı, hem Kur’an’dan farklı bir manada hem de Âl-i İmran suresinin yedinci âyetine verdikleri manaya göre birbirlerinden oldukça farklı manalarda târif etmişlerdir. Şöyle ki:
Rağıb el-İsfehânî’ye göre müteşâbih, “İster lafız yönünden olsun, ister manâ yönünden; kendisinden başkasına benzemesi sebebiyle tefsiri müşkil olan âyetlere müteşâbih âyetler denir.” Başka bir açıdan “Müteşâbih, zahiri muradını belli etmeyen âyetlerdir.” [53] demiştir.
Cüncanî de, “Müteşâbih, lafzın bizzat kendisinde gizlilik olan ve idraki, asla umulmayan şeydir...” [54] diyerek Kur’an’daki müteşâbihlerin Allah’tan başkasına kapalı olduğunu ve bilinemeyeceğini ifade etmişlerdir.
Osmanlı Dönemi Usul Âlimlerinden Kafiyeci demiştir ki, Müteşâbih, beyân ümidi kalmayacak derece gizli olan şeydir. Onu idrak etmek asla mümkün değildir. Çünkü müteşâbih hakkında aklın gerekli kıldığı şey, işitmenin gerekli kıldığı şeye muhaliftir; ikisinden birini diğerine reddetme imkânı bulunmamaktadır. Bu yüzden murat, teşâbühten ötürü asıl olana vâkıf olunamayacak derecede kapalılık arz etmektedir, zira ondan muradı tâyine delalet eden şey bulunmamaktadır. Meselâ bazı surelerin başlarındaki el-Hurufu’l-Mukatt’a, ‘Ruhullah’, ‘Kelimetullah’, ‘yed’, ‘vech’, ‘ayn’, ‘ityan’, ‘meci’, ‘istivâ ala’l-Arş’ ve benzeri şeyler Kur’an’daki müteşâbihlerdir. [55]
Görülüyor ki, burada görüşlerini naklettiğimiz İslâm ilim adamları müteşâbihleri tanımlarken, genelde iki kısma ayrılmışlardır. Bunlardan bir kesimi, Selef ve bu hususta onlar gibi düşünen âlimler, diğerleri ise, selef’ten farklı düşünceye sahip olanlardır. Birinciler, müteşâbihleri, “te’vilini Allah’tan başkasının bilemeyeceği âyetler” olarak tanımlarken, İkinciler, kendi “müteşâbih” anlayışlarına binaen bunları kısımlara ayırmışlar ve ona göre tarif etmişlerdir. Birinci görüş sahiplerine misal, Cürcanî ve Kafiyecidir. Onlara göre “Kendisinden başkasına benzeyen”, “Zahiri muradını beyan etmeyen”, “Aklın gerekli kıldığı ile naklin gerekli kıldığı birbirinin aynı olmayan” ve “Künhüne vakıf olunamayan” şeklindeki ifadeleriyle bilinmesi imkânsız şeyler olarak tanımlamıştır. İkincilere misal de Rağıb el-İsfehanî gösterebilir. Rağıb, müteşâbihler için “tefsiri müşkil olan âyetler” demiş ve manalarına vukuf yönünden bunları üç kısma ayırmıştır: 1. Bilinmesine imkân olmayan müteşâbihler ki, bunların manasını ancak Allah bilir; 2. İnsan oğlunun sebeplere tevessül etmek suretiyle manasını bileceği müteşâbihler; 3. İlk iki maddede zikredilenlerin arasında bulunan ve ilimde rüsûh sahiplerine tahsis edilip diğerlerinden gizlenen müteşâbihler... [56] İbn Manzur ise, Kur’an’daki müteşâbihleri ikiye ayırmıştır Ona göre: 1. Muhkemle mukayese edildiği zaman manası bilinen müteşâbihler, 2. Hakikatini bilmeye imkân olmayan müteşâbihler. [57] İlerde bu konuya yeniden dönülecektir…
Meslektaşlarımızdan M. Sait Şimşek, müteşâbihi geniş bir zaviyeden bakarak şöyle tanımlamış ve tarif getirmiştir: “Netice olarak; müteşâbihin lügat manası, nüzul sebebi olarak naklettiğimiz rivâyetler ve bir de Seleften nakledilen görüşler hesaba katıldığında insanın, hakikat ve künhüne vakıf olmaktan âciz bulunduğu gaybî haberlerden bahseden âyetlerle vücûh ve nezâir konusuna giren âyetlerin müteşâbihattan olduklarını söyleyebiliriz. Çerçeveyi biraz daha genişletecek olursak mübhem, mücmel, mutlak ve âmm lafızları ihtiva eden âyetleri de müteşâbihât içerisinde mütelaa etmek mümkündür. Kısaca ifade edecek olursak, “birden fazla manaya gelebilen veya manasında kapalılık bulunan âyetler müteşâbih, geri kalan âyetler ise muhkemdir.” [58]
Diğer bir meslektaşımız Muhsin Demirci de müteşabih kavramına, M. Sait Şimşek’e yakın bir tanımlama ve tarif getirmiştir. Ona göre, “Manaları bilinmeyen yahut herhangi bir sebepten ötürü anlamlarında kapalılık bulunan ya da birden çok manaya ihtimali olup, bu manalardan birisini tercihte zorluk söz konusu olan âyet, kelime ya da harflere müteşâbih âyet denir.” [59]
1.5.2.3. Kur’an’da Müteşâbih Kavramı
Müteşâbih kelimesi Kur’an’da, ikisi tekrar [60] olmak üzere beş âyette toplam yedi defa geçmektedir. Bunlardan iki âyette müteşâbih, âyetlerin nitelikleri hakkındadır; [61] yani manaları ya da kendilerinde bildirilen hakikatlerin ve gerçek mahiyetlerinin idrak edilebilir olup olmamaları hakkındadır. Bir âyette cennette mü’minlere sunulacak olan meyvelerin dünyada iken yediklerine çok benzediği ve sanki birbirinin aynıymış gibi geldiği ile ilgilidir. Kalan iki âyette ise, dünya hayatında insanlar için yaratılan bahçelerin ve oradaki rızıkların birbirlerine benzemeleri hakkındadır… Bunların haricinde dört âyette de aynı kökten mazi fiil formunda “teşabehe” ve “teşabehet” şeklinde geçmektedirler. Bunlar da geçtikleri âyetlerde benzeyenle benzetilenlerin birbiriyle ayırt edilemez derecede benzeştikleri anlamında kullanılmıştır… Şimdi bu âyetleri daha yakından tanıyâlim.
Birinci Âyet
اَللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاۤءُ ...“Allah, sözün en güzelini, âyetleri kendi içinde tutarlı, birbiriyle insicamlı müteşâbih bir kitap olarak indirmiştir. Rablerine derin saygı duyanlar onu dinledikleri zaman derileri ürperir diken diken olur, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar… İşte bu (Kitap), Allah’ın dilediği kimseye lütfettiği bir hidâyetidir...” [62]
Âyetin metninden de anlaşılacağı üzere, buradaki müteşâbih’ten maksat, hepsi aynı kaynaktan geldiği için, hem “sözün en güzeli” olmaları ve haşyetullah [63] sahibi mü’minlere aynı ya da benzeri bir etkiyi yapmaları hem de mutlak övgüyü hak edecek derecede güzel ve mükemmel nazmı bakımından Kur’an’ın bütün âyetlerinin birbirine müteşâbih, birbirine benzer olmalarıdır. Bu iki özellik, âyetlerin hepsinde mevcuttur. Bu manada Kitab’ın tamamı müteşâbihtir...
İkinci Âyet
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ ءَايَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ ... “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısım âyetleri “muhkem”dir; Kitab’ın aslını teşkil ederler; diğerleriyse müteşâbihtirler...” [64] Bu âyete göre Kitab’ın, sadece az bir kısmı müteşâbihtir...
Üçüncü Âyet
وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا...“İman edip salih iş yapanlara, kendileri için altından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu müjdele! Orada onlara her bir meyve rızık olarak sunulduğunda: “Bu, daha önce de bize rızık olarak verilenlerdendir!” derler. Çünkü bu rızık onlara dünyadakinin benzeri olarak verilmiştir... [65] ” Bu âyette, Cennette müminlere verilen rızkın niteliğinden bahsedilmektedir…
Dördüncü Âyet
وَهُوَ الَّذِيۤ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَأَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِرًا نُخْرِجُ مِنْهُ حَبًّا مُتَرَاكِبًا وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ أَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ...“Semadan yağmuru indiren O’dur. Biz, onunla her şeyin bitkisini bitirdik, ondan da üst üste istif edilmiş taneleri çıkarmakta olduğumuz bir yeşillik çıkarttık. Hurma tomurcuklarından sarkan salkımlar; birbirine benzeşen, benzeşmeyen üzümler, zeytinler ve nar bahçeleri yarattık..." [66]
Beşinci Âyet
وَهُوَ الَّذِيۤ أَنْشَأَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ... “Çardaklı çardaksız üzüm bağlarını, tatları değişik hurmaları, ziraî meyveleri, zeytinleri, narları birbirlerine benzeyen ve benzemeyen çeşitleriyle yaratıp yetiştiren O’dur...” [67]
Bu, son iki âyette ise, dünya hayatında yaratılan sebze ve meyvelerin niteliklerinden söz edilmektedir... [68]
Kur’an’da müteşâbih kelimesi hakkında verilen bu bilgiden sonra şimdi de üçüncü anahtar kelimemiz olan “te’vil” kavramını tanıtacağız.
1.5.3. TE’VİL KAVRAMI
1.5.3.1. Te’vil Kelimesinin Lügat Manaları
Te’vîl, dönmek, rücu etmek anlamına gelen ‘EVL’ kökünden tef’ıl kalıbında mastardır; bir şeyi döndürmek, asıl olana rücu ettirmek; inceden inceye düşünüp, takdir edip değerlendirmek gibi manalara gelmektedir. [69]
Te’vil, Arap dilinde bir şeyin akıbeti, varılması gereken sonuç, elde edilmesi arzu edilen netice; bir söz ile söylenen ne ise, o; görülen ya da işitilen şeyin kendisi, bir şeyin hakikati, gerçek mahiyeti gibi manalara da gelmektedir. Bu kavramın, usulcüler arasında şu üç kökten türetildiği tartışılmaktadır:
1.5.3.1.1. Te'vîl, dönmek الرجوع, bir şeyden vazgeçmek أرتدعنهneticede bir şeye varmak, dayanmak, atfedilmek; olmak, bir halden başka bir hâle dönüşmek التحوٌل gibi mânâlarda kullanılan الاول mastarından türetilmiş bir terimdir. Dönmek ve döndürmek anlamındadır. Mesela; من صامَ الدّهر فلا صامَ ولا آلَ “Savm-ı dehr tutan kimse ne oruç tutmuş sayılır ne de bir hayra varmış olur!" hadisinde olduğu gibi… Arapların: إلْتُ عَن فِكري "Fikrimden döndüm" sözü ve: أنْ تَغيبَ الطالبُ عن المدْرَسةِ يَؤُول الي فَشَلِه "Öğrencinin okuldan kaçması, bâzen başarısızlığına(veya korkaklığına) dayanır" cümlelerindeki mâna bu köktendir.آلَ الماءُ الي البُخارِ "su buharlaştı" cümlesinde آلَ fiili, ‘evl’ mastarının bir halden başka bir hale dönüşmek, anlamında kullanılmış şeklidir.
Bu görüşe göre أوْلmastarından أوَّلَ / يُؤَوِّلُ / تأويل formu da أوَّلَه döndürdü; دَبَّرَه inceden inceye düşündü, akla, hikmete uygun davrandı, işlerinde güzel tasarrufta bulundu; قَدَّرَه iş veya durumu hesap etti, ölçtü, biçti ve takdir etti, hükmetti; فَسَّرَه manadaki kapalılığı giderdi, şerh ve izâh etti gibi mânalarda kullanılmaktadır. Ayrıca أوَّل الرُّؤيا ‘rüyayı tevil etti’ ifâdesi de aynı köktendir.
1.5.3.1.2. Bir başka görüşe göre Te'vîl, akibet, sonuçta varılacak merci' manalarına gelen المئآلmastarından türetilmiştir. Bu anlayışa göre te'vil: bir şeyin neticesini (akibet) ortaya çıkarmak, ümit edilen maksada, beklenilen sonuca ulaştırmak, kelâmdan murat edilen mânayı beyân etmek gibi mânalara gelmektedir. Bu durumda 'âyetin te'vili', yani ‘meâli’, yapılan işe uygun neticesi, ulaşılması gereken sonucu ve hikmeti gibi anlamlar olmalıdır. Kur'an'daآلَ /َيؤُول fiilinin مئالاً kökünden ve bu kökün taşıdığı manayı taşıyan âyetler mevcuttur.
1.5.3.1.3. Bir grup ilim adamına göre de te'vîl, الإيالة mastarından türetilmiştir. Arap dilinde الإيالة siyâset, yönetme, gütme, yönlendirme, yorma /yorumlama gibi manalara gelmektedir. Bu kelimenin ‘te'vîl’ kavramı ile ilgisi iki şekilde izah edilmektedir: Birincisi, sanki müfessir, sözün veya âyetin mânasını yora yora araştırdı ve güde güde götürdü, en uygun yere koydu... İkinci izah tarzına göre de te’vil, Te’vil eden kişi (mü'evvil), zihnini ve düşüncesini kelâmın sırrını araştırmaya yönlendirerek sözün mâna ve maksadını ortaya çıkarır ve mütekellimin muradını açıklar... إيلْ عَلَيْنا ‘bizi yönet!’ cümlesindeki emir de aynı mastardandır... [70]
Usulcülerin ekseriyeti, bu üç görüşten ilk ikisi, yani الاول ve المئآل hakkındaki görüşlerin isabetli olduğu kanaatinde ittifak etmişlerdir. Bize göre, bu görüşlerin üçü de isabetlidir. Çünkü Kur’an’da bu üç kökten türetilmiş ibârelerin geçtiği âyetler bulunmaktadır.
1.5.3.2. Te’vil Kelimesinin Istılahî Anlamları
Te'vil kelimesi, yukarıda da kısmen değinildiği üzere, ‘Selef’ diğer bir adıyla ‘Mütekaddimun’ diye isimlendirilen ilim adamlarıyla onlardan sonra gelen ve ‘Halef /Müteahhirun’ olarak isimlendirilen Usûl Âlimlerine göre farklı şekillerde anlaşılmış ve bu anlayışlara göre de birbirlerinden farklı olarak târif edilmiştir. Biz bu anlayışları göz önünde bulundurarak te'vil terimini “Mütekaddimuna Göre Te'vil” ve “Müteahhiruna Göre Te’vil” şeklinde iki ana başlık altındaayrı ayrı açıklamaya çalışacağız. Sonra da kendi anlayışımızı ortaya koyacağız.
1.5.3.2.1. Mütekaddimun'a Göre Te'vil
Mütekaddimun ya da Selef tabirleri, genellikle Müslümanların Hz. Peygamber’den itibaren ilk üç nesli teşkil eden Sahabe, Tabiuun ve Tebei’t-Tabiin’e verilen genel bir isimdir. [71] İslami Literatürde bu âlimlerin görüşüne, selefin görüşü denir. Selefin görüşünü benimseyen ve onların izinden gidenlere de ‘selefiyyun’ tabir edilir. [72]
Selef, te'vil kelimesini iki anlamda kullanmıştır. Bunlardan birincisinde, te’vil, tefsirin müteradifidir; bir metindeki kapalılığı gidermek ve söylenmek istenen manayı izah etmek demektir. İkinci anlamda te’vil ise, doğrudan doğruya sözün kendisinde kast edilen ve anlaşılan şey ne ise odur... Selefin te’vil için vaz’ ettiği bu iki mananın izahı şudur:
1.5.3.2.1.1. Te'vil, Tefsirin Müteradifidir ve Açıklamak Anlamındadır
Selefin bu anlayışına göre te’vil, âyetin zahirine ister uygun düşsün ister düşmesin, sözün açıklanması ve manasının beyân edilmesi anlamındadır. [73] Mesela, Mücahid’in: Ulema Kur’an’ın te’vilini bilir” sözünden maksadı budur. İbn Cerir et-Taberi’nin tefsirinde sıkça kullandığı: القَوْلُ في تأويلِ قَوله تَعالي... “Allah Teala’nın bu sözünün beyanı hakkındaki görüşler...” ve إخْتلفَ أهلُ التأويل في هذه الآيَةِ “Te’vil ehli bu âyetin tefsirinde ihtilaf etmiştir…” cümleleri hep, âyetteki kapalılığı giderme, mâna ve maksadı açıklama anlamında kullanmıştır. Ehlu’t-Te’vil’den kastı ise müfessirlerdir. İbn Cerir et-Taberî’nin tefsirinin adı bu yüzden Camiu’l-Beyan an Te’vili’l-Kur’an’dır. Ebu Mansur Matüridî’nin ki de Te’vilatu’l-Kur’an…
Misallerde de görüldüğü gibi, ilk dönemde te’vil, tefsir kelimesinin lügat manasında ve onun yerine kullanılıyordu. Belki de tefsir kelimesinin Kur’an’da bir defa, te’vil kelimesinin ise, on yedi defa geçmesinin de bunda etkisi vardır?
1.5.3.2.1.2. Söz İle Murat Edilen Şey Ne İse, Te’vili de Odur
Kelam, ister talep (emir, nehiy, duâ...) ifâde etsin, ister haber; her ikisinde de o sözün te'vilinden maksat, orada kast edilen mânânın kendisidir. Misâl; Allah’ın Hz. Musa’ya: إذهب الي فرعون إنه طغي “Firavun’a git; hiç şüphesiz o azıtmıştır…” âyetinde hem talep vardır hem de haber. Bundan maksat, âyetin lafzındaki manadır. Firavun azıtmıştır; ona git ve uyar… طلعت الشمس “Güneş doğdu.” Cümlesi ise ihbarîdir ve güneşin doğduğunu ifade etmektedir… Cenab-ı Allah Nebi’sine: فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ“Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!” [74] buyurmuş, o da kıraatine أَعُـوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الـرَّجِيـمِdiyerek başlamışsa, demek ki, bu âyetin te’vili budur… Hz. Aişe'nin şu sözü de te’vil’in bu manada kullanıldığını desteklemektedir: “Rasulüllah (s.a.v.) rükû'da ve secdelerinde: سُبحانك اللهم ربَّنا بِحَمْدك اللهم اغْفِرْلي “’Allah’ım, seni tenzih ederim; Rabbimiz seni hamdinle överim. Allah’ım, beni bağışla!’ çokça söylüyor ve Allah Teâla'nın: فَسبِّحْ بِحَمد رَبِّك واسْتَغْفِره “Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile!” [75] âyetinin te'vilini yapıyordu." [76] Bu anlayıştan hareketle denilebilir ki, Namazda, tekbirden sonra ilk önce “sübhaneke”nin okunması da وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ “…kalktığında Rabbini hamd ile tesbih et!” [77] âyetinin te’vili olabilir? O hâlde denilebilir ki, Resulüllah’ın (s.a.v.) Allah’ın âyetlerine uyarak yerine getirdiği her emir; söylediği her söz, yaptığı her iş ve davranış o âyetlerin pratiğe intikal ettirilmiş te’vilinden başka bir şey değildir… Hatta denilebilir ki, Resulüllah’ın (s.a.v.) İbn Abbas Hakkındaki: اللهم فقهه في الدين وعلٌمه التأويل “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve Kur’an’ın te’vilini öğret!” mealindeki duası ile Allah’tan, İbn Abbas’a Kur’an’ı iyi kavratmasını ve onları pratiğe nasıl geçireceğini ve şeklini öğretmesini istemiş olabilir… Nitekim değerli meslektaşım M. Sait Şimşek de bu duayı aynı anlamda değerlendirmiş ve demiştir ki:”Te’vil kelimesiyle kast edilen; dinî nassları pratik hayata aktarmak, yani nassların akıbet ve sonucu olmalıdır…” [78]
Tabiî ki, Selef’in te’vile verdiği bu manalardan birincisiyle ikincisi arasında fark vardır. Birincisinde te’vil, murat edilen manayı ilmî olarak anlamaya çalışma faaliyetini kapsamaktadır. Murat edilen mananın, lafızdaki mâna olmama ihtimali de mevcuttur. O nedenle müevvil ilmî bir gayret içerisine girecektir... Sözgelimi birinci manadaki te’vilde, dil ilmiyle birlikte, tefsir için gerekli olan tamamlayıcı diğer ilimleri de bilmeye dayanan ilmî ve amelî bir ceht söz konusudur. İkincisinde ise te’vil, böyle bir faaliyete girmeden, aynı dili konuşan insanların birbirlerini anladığı gibi konuşulan sözü anlamaktan ibarettir... [79]
1.5.3.2.2. Müteahhirûna Göre Te'vil:
Fıkıh, Kelam, Hadis, Tefsir ve Tasavvuf âlimleri olarak bilinen Müteahhirun, te’vil kelimesini Selef döneminde kullanıldığı manalardan ayrı olarak terim haline getirmişlerdir. Mesela, Abdulkerim Zeydan te’vili şöyle tarif etmiştir: Bir lafzı, zahirî delaleti haricindeki muhtemel bulunduğu bir manaya hamletmektir. Bu mana, mutlaka bir delile dayandırılmalıdır… [80]
Bir başkasına göre de te’vil, “Âyetin lafzındaki râcih mânayı, bir delile dayandırmak şartıyla, o lafzın taşıdığı muhtemel mânalarından mercûh bir mânâya çevirmektir.” [81]
Müteahhirunun yapmış olduğu diğer bir târife göre de te'vil: Kitap ve Sünnet'e uygun düşmek, âyetin siyâk ve sibakına aykırı olmamak şartıyla lâfızdaki açık mânayı, muhtemel mânâlarından en uygun bir manaya çevirmek demektir." [82]
İbnu’l-Cevzî te’vil’i şöyle tarif etmektedir: Başka bir manaya delalet ettiğine dair bir delilden dolayı lafzı, asıl manasından gerektirmediği başka bir manaya hamletmektir.” [83]
M. Hüseyin ez-Zehebî’nin de dediği gibi, müteahhirun ilim adamlarından bir kısmının, bu tariflerin sınırları içerisinde kalmadıkları; bazen âyetleri maksatlarını da aşacak tarzda yorumladıkları görülmektedir. Bilhassa Fıkıh âlimlerinin, usuldeki ihtilaflı konularda, biraz da konunun sosyal hayatta uygulanabilirlik sorunu sebebiyle “Bu âyet bu manaya haml olunmuştur” ya da “bu nass bu manada müevveldir” dedikleri te’villerinde, zaman zaman maksadını aşan yorumlar yaptıkları görülmektedir. [84]
Kelam Âlimlerinin de Allah’ın Sıfatları Meselesi gibi tartıştıkları konularda te’vilden anladıkları aynıdır. Misal: Fetih Suresindeki, يدُ الله فَوق أيديهم âyetinde racih /zahir mana: “Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir.” [85] Te’vil edilen mercuh mâna ise: “Allah’ın gücü, kudreti onların güçlerinin üzerindedir.” şeklindedir… [86]
Tasavvuf Âlimleri de bir kısım âyetleri, kendi disiplinleri ve geliştirdikleri sistemleri doğrultusunda te’vil etmişlerdir. Sözgelimi Allah Teala’nın: إذْهَب الي فِرْعونَ إنّه طغي Musa, “Firavun’a git; kuşkusuz o, azmıştır…” [87] âyetini: ‘Kalplerinize yönelin, zira kalpleriniz azmıştır şeklinde te’vil etmişlerdir… [88] Oysa tarihte Musa (as.) belli, Firavun belli ve azıtmasının ne anlama geldiği de Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir…
1.5.3.3. Kur’an’da Te’vil Kavramı
Kur’an-ı Kerim’de ‘te’vîl’ kelimesi on beş âyette, toplam on yedi defa geçmekte ve altı farklı anlamda kullanılmaktadır. Biz bu âyetleri ifade ettikleri anlamlara göre gruplandırmış bulunuyoruz. Şimdi bu anlamları örnekler vererek daha yakından tanımaya çalışalım.
1.5.3.3.1. Muhkem Âyetlerin Te’vili, Müteşâbihlerin Hakikati, Ön Yargıya Dayalı Yorum
هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ ءَايَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَ أُولُو الْأَلْبَابِ
Bu âyette ‘te’vil’ kelimesi, ikisi açık biri âyetin zımnında olmak üzere üç ayrı manada kullanılmıştır:
1.5.3.3.1.1. Muhkem Âyetlerin Te’vili
Bundan maksat, âyetlerin ‘lafızlarında söylenmek istenen mânalarıdır’ ki, bu âyetler tefsire ve durumlarına göre te’vîle açıktırlar. Yukarıda “1.4.1. MUHKEM KAVRAMI“nı işlerken bu kısım âyetleri örnekleriyle tanıtmıştık…
1.5.3.3.1.2. Müteşâbihlerin Hakikati ve Gerçek Mâhiyeti
Müteşâbihlerin bir lafzî ve zihni anlamı vardır, bir de bunlara asla benzemeyen hakikatleri ve gerçek mahiyetleri vardır. Yukarıda etraflıca anlatıldığı ve âyette de geçtiği üzere, bunların hakikatlerini ya da gerçek mahiyetlerini sâdece Allah bilir… Bu yüzden bir kelâm eğer müteşâbihse, Kur’an’a; özellikle de bu âyetteki açık ifadeye göre, artık o lafız te’vil edilmez...
1.5.3.3.1.3. Ön Yargıya Dayalı Yorum
Belli bir fikri veya bir mezhebin görüşünü ya da tavizsiz bir ön yargıyı esas alıp, öznel bir yaklaşımla âyete onu söylettirme çabasıyla yapılan te’vil… Böylesi bir te’vil, âyette geçtiği gibi, ister fitne çıkarmak amacıyla olsun, isterse iyi bir niyetle… Ondan elde edilecek sonuç, sübjektif bir yorumdan öteye gitmez. Âyetteki mâna ve maksada isabet edilse bile, yine de hatadır... [89] Nitekim pek çok müfessirin veya mezhep erbabının yahut da ilim adamının, tefsirde objektifliği sağlayan tefsir bilinci ve metodolojik hassasiyetleri, tamamen veya kısman terk ettiği ve toplumsal kişiliği ile bağlantılı olarak sübjektif değer ve yargılarını ön plâna çıkardığı gözden kaçmamaktadır… [90]
1.5.3.3.2. Netice, Akıbet, Varılacak Sonuç
يَاۤأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوۤا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُوْلِي اْلأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûlü’ne itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin! Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız, onu derhâl Allah’a ve Resûlüne götürürsünüz… Böyle yapmanız sizin için hem daha iyidir hem de varılacak sonuç bakımından en güzelidir!” [91]
İsra suresinin otuz beşinci âyetinde geçen te’vil de aynı manada kullanılmıştır. [92]
1.5.4.3.3.3: Yapılan Tehdidin, Sakındırılan Azabın Vukuu, Haber Verilenenin Kendisi
هَلْ يَنْظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاۤءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاۤءَ فَيَشْفَعُوا لَنَاۤ أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُوۤا أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ“Onlar, tehdit edildikleri şeyin gelmesinden başkasını beklemiyorlar. O bekledikleri azap geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar “Muhakkak ki Rabb’imizin elçileri bize gerçeği getirmişlerdi. Acaba bize şefaat edecek kimse var mıdır; ya şefaat etseler veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapma imkânı verilse…” diyecekler. Kuşkusuz, onlar kendilerine yazık ettiler. Uydurdukları tanrılarıysa tamamen kayıplara karışıp yok oldular…” [93]
Yunus suresindeki te’vil de aynı manada kullanılmıştır. [94]
1.5.3.3.4. Yaşanan Bir Olayın İç Yüzü, Hakikî Mahiyeti
وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ اْلأَحَادِيثِ“Rüyanda gösterdiği gibi Rabb’in seni seçecek ve olayların işaret ettiği hakikati sana öğretecektir…” [95]
Yusuf suresinin 21, 101 ile Kehf suresinin 78 ve 80. âyetlerinde te’vil aynı manada kullanılmıştır. [96]
1.5.3.3.5. Görülen Rüyanın Gerçek Hayattaki İzdüşümü
وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَاۤ إِنِّيۤ أَرَانِيۤ أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ اْلآخَرُ إِنِّيۤ أَرَانِيۤ أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِۤ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ ٣٦ قَالَ لاَ يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِۤ إِلاَّ نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي“Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha düşmüştü. Onlardan biri: “Ben, rüyamda kendimi “içki” için üzüm sıkarken görüyorum…” diğeriyse: “Ben de rüyamda başımın üzerinde kuşların yedikleri ekmeği taşıdığımı görüyorum... Bunun işaret ettiği manayı/te’vili bize söyle! Zira biz seni iyi bir insan olarak tanıdık.” dediler. Yusuf: “Yiyeceğiniz gelmeden önce size rüyanızın te’vilini haber vereceğim. Zira bu da Rabb’imin bana öğrettiklerindendir.” dedi …” [97]
Allah Teala, rüyasında gördüğü gibi, gerçekten Yusuf’u (a.s.) peygamber olarak seçti ve ona rüyaların te’vilini öğretti. Onun rüya te’vili, diğer insanlarınki gibi tahmine dayalı bir yorum veya tabir değildi; Allah öğrettiği için, Yusuf’un rüyayı te’vili görülen şey ne ise, o olarak ifade etmesi ve te’vilinin de gerçek hayatta aynıyla vaki olmasıdır. Aynı surede bunun örnekleri bulunmaktadır. Meselâ, Melik’in rüyasında gördüğü “Yedi besili inek ve onları yemekte olan yedi arık inek ile yedi yeşil başak ve diğer kuru başaklar…” hakkındaki te’vili bu kabil bir te’vildir. [98]
Yusuf suresinin 44, 45 ve 100. âyetlerindeki te’vil de ‘rüyada görülen şeyin kendisi, ne olduğu ya da gerçek hayatta neye tekabül ettiği’ anlamında kullanılmıştır.
Birinci maddedeki “Muhkem Âyetlerin Anlamı” ile üçüncü maddedeki “Söylenenin Kendisi” anlamları birleştirildiği takdirde Kur’an’daki te’vil kelimesinin toplam altı ayrı anlamda kullanıldığını örnekleriyle görmüş olduk...
Âyetteki anahtar kelimeleri muhkem, müteşâbih ve te’vil kavramlarını, dil ve Kur’an bütünlüğü içerisinde, etraflıca tanıyıp tespit ettikten sonra, bu âyete verilen manada ihtilafa sebep olan kıraat ihtilafına da değinmeden edemeyeceğiz. Çünkü bu ihtilafın hallinin, hem te’vil kavramının mahiyetinin tam olarak anlaşılmasına hem Kur’an’daki müteşâbihlerin neler olduğunun tespitine hem de müteşâbihleri Allah’tan başkalarının da bilip bilemeyeceği tartışmasana önemli oranda katkı sağlayacağını düşünmekteyiz...
1.6. Âl-i îmran Suresinin Yedinci Âyetindeki Kıraat İhtilafı Ve Âyetin Lafız ve Mâna Yönünden Tahlili
Müfessirler bu âyetin … وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَ أُولُو الْأَلْبَابِ kısmının, bilhassa nahiv yönünden tahlile dayalı manasında ihtilaf etmektedirler. Tabiî ki taraflar, kendi anlayışlarına göre vakf’ın yerini tayin etmekte ve ondan sonra gelen cümlenin, cümle içerisindeki durumunu belirlemekte ve âyete farklı manalar vermektedirler. Kanaatimizce bu ihtilaf dilden kaynaklanmaktadır; çözümü de yine dille; dilin yerinde ve doğru olarak kullanılıp anlaşılmasıyla mümkündür. Başka yerlerde çözüm aramak, iğneyi kaybedilen yerde değil de başka alanlarda aramak gibi olur. O nedenle biz, âyeti dil ve mâna yönünden tahlil etmek istiyoruz.
… وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَ أُولُو الْأَلْبَابِ “...Halbuki onların te'vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise, ‘biz onlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır,’ derler. Ancak akıl sahipleri bunu böyle düşünürler..." [99]
Görülüyor ki, âyette “Müteşâbihleri ancak Allah bilir” cümlesi, hasr ifade eden istisna edatı إلا ile birlikte getirilmiş ve mâna te’yid edilmiştir. Bu edatın vazifesi, kendinden önce geçen olumsuz cümlenin mânasını olumluya çevirmek ve mananın tamamını kendinden sonra gelene âit kılmaktır. Bu ifade biçimine göre, Kitap’taki müteşâbihlerin te'vilini ancak Allah bilir; başkası bilmez... denilip وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله dan sonra ‘vakf’ edilmesi gerekir. Bizce doğru olan da budur. Çünkü hasr edatı bu manayı gerekli kılmaktadır... [100] O nedenle إِلاَ الله ‘dan sonra vakf edilmeli ve ondan sonra gelen cümle de, cümle-i ibtidaiyye olarak değerlendirilmelidir. Böyle olunca, âyetten kaynaklanan hiçbir sorun söz konusu olamayacaktır!
Fakat yukarıda da işâret ettiğimiz gibi “Halef” ve “Müteahhirun” olarak isimlendirilen âlimlerden bir çoğuna göre, müteşâbihlerin te’vilini hem Allah hem de ilimde derinleşmiş olan ilim sahipleri de bilirler. Bu yüzden Allah (azze va celle) onları “İlimde rüsuh sahipleri” olarak isimlendirmiştir. Şâyet müteşâbihleri bilmeyecek olsalardı, Allah onları “İlimde rüsuh sahipleri” olarak isimlendirmezdi. [101] diyerek vakf’ın وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِcümlesinin sonuna konulması gerektiğini savunmaktadırlar. Şâyet ‘vakf’ /durak işâreti, iddia edildiği gib َومَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله‘dan sonra değil de devamındaki وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ ‘den sonra konulacak olursa manâ şöyle olur: ‘müteşâbihin te'vilini ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir.’
Bu iddia sahiplerine göre, يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا “Biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır...” cümlesi, hâl cümlesidir; وَالرَّاسِخُونَ de zü’l-haldir. يَقُولُونَ ‘deki ‘واوا’ hal’i zü’l-hal’e bağlayan râbıttır. Buna göre âyetin manası şöyle olmalıdır: ‘Müteşâbihlerin te’vilini sâdece Allah ve biz onlara inandık, hepsi de Rabb’imizin katındandır diyerek ilimde rasih olanlar bilirler.’
Bu iddia sahipleri, düşündükleri manayı esas alıp âyete söyletmek istediklerini dillendirirken, belli ki, dil bakımından önemli bir hususu göz ardı ettiklerinin farkında değiller. Çünkü يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاcümlesi hâl ise, neden sâdece وَالرَّاسِخُون َ zü’l-hâl olsun? وَالرَّاسِخُونَ ‘yi إِلاَ الله üzerine atfeden ‘واوا’ sebebiyle ma’tufun aleyh durumundaki الله ‘ın da zü’l-hâl olması gerekmez miydi? Çünkü âyetteki ‘واوا’ atıf harfidir; وَالرَّاسِخُونَ Ma’tuf; الله da ma’tufun aleyhtir. Biliniyor ki böylesi cümlelerde ma’tufun hükmü, daimâ ma’tufun aleyh’e bağlıdır, yani asıl olan ma’tufun aleyhtir. Pekalâ hükmü kendisine bağlı olan ma’tufun aleyh’in zü’l-hâl olmsına mâni nedir? Tabiî ki, bu sorunun dil açısından ma’kul bir cevabının olması mümkün değildir. Nahiv ilmi bakımından bu âyette atıf harfiyle birbirine bağlı olup aynı hükmü taşımakta olan وَالرَّاسِخُونَ ve الله ikisi birlikte zü’l-hâl olmak durumundadır; başka türlü düşünmek dil açısından mümkün değildir... Aynen Türkçemizdeki şu cümle gibi: “Ali ve Cemil gülerek ‘Biz, yaptıklarınızın hepsini gördük’ dediler...” Buradaki “Gülerek...” kelimesi, Ali ile Cemil’den haldir; sâdece Cemil’in halidir, demek doğru olmaz! ‘Dediler’ cümlesi de her ikisinin birden yüklemidir.
Dilden kaynaklanan zorunluluk sebebiyle âyetteki vakf işâreti وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله ‘tan sonra konulmayacak olursa, âyetin manası şöyle olmalıdır: ‘Müteşâbihlerin te’vilini, sâdece: ‘biz onlara inandık, hepsi de Rabbimiz’in katındandır’ diyen Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilirler.’ Bu takdirde böyle bir sözü söylemek kullar için caizdir, fakat Allah için ‘biz onlara inandık, hepsi de Rabb’imizin katındandır.’ demek “Caizdir…” denilebilir mi?
Belki de bu hatayı görmeleri sebebiyle bazıları يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاcümlesini, hâl değil cümle-i ibtidaiyye olarak değerlendirmektedirler. Fakat bunlar da fail hususunda hataya düşmekten kurtulamamaktadırlar. Diyorlar ki, vakf’tan sonra gelmiş olacağı için bu cümle başlangıç /ibtidaiyye cümlesi olmalıdır. Buna göre يَقُولُونَ’nin faili sâdece ‘ilimde rasih olanlar’dır...
Burada da benzeri bir hata söz konusudur. Çünkü ma’tuf olan وَالرَّاسِخُونَ fail olur da ma’tufun aleyh durumundaki الله, neden يَقُولُونَ ‘nin faillerinden olmasın? Gramer açısından buna engel nedir? Eğer bu iddia kabul edilecek olursa, irab gereği الله da fail olmak durumundadır. Bu takdirde âyetin manası şöyle olmalıdır: “Allah ve ilimde rasih olanlar derler ki, biz ona iman ettik, hepsi Rabbimiz’in katındandır…” Böyle bir sözü söylemek de, yukarıda geçtiği gibi kullar için caiz, fakat Allah için caiz değildir!
Bize göre, dil’den kaynaklanan zorunluluk sebebiyle vakf işareti وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله ’dan sonra konulmalıdır... Ondan sonra gelen وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا cümlesi, cümle-i ibtidâiyye, başındaki ‘واوا’ da vav-ı ibtidaiyye olarak değerlendirilmelidir. Bu durumda âyetin manası şöyle olmak durumundadır: “...Halbuki onların te'vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise, biz onlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır derler...” derler… Âyetin devamındaki: وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَ أُولُو الْأَلْبَابِ”Ancak düşünen akıl sahipleri bunu böyle düşünürler…” cümlesi de, müteşâbihlerin te’vilini bilmek, sadece Allah’a âit olduğunu; ondan başkasının bunları bilme imkânının bulunmadığını... ilimde derinleşmiş olanların ise, ‘biz onlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır’ demeleri gerektiğini ifade etmektedir. Ayrıca aynı âyetin devamında “ilimde rasih olanlar”ın sözü olarak nakledilen şu duâ da bu manayı desteklemektedir: “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, artık kalplerimizi saptırma; katından bize bir rahmet bahşet! Sen, son derece lütûfkârsın. Rabbimiz! Sen geleceğinden şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Allah, vaadinden asla dönmez,” [102]
[1] Çünkü İmam Gazalî’nin de söylediği gibi Resulüllah’ın (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir’in bu sözlerinden maksatları, Al-i ‘Imran sûresinin yedinci âyetinde işâret edilen ‘kalplerinde sapıklığa meyil olup da fitne çıkarmak maksadıyla’ Kur’an’a ön kabulle yaklaşanların yapacakları tefsirdir; yoksa bu sözlerde tefsire ehliyeti olup da samimiyetle ve gerçekleri anlamak ve anlatmak maksadıyla tefsir edecek kimseler kastedilmemiştir. (Gazalî, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed (v. 505/1111), İhyau Ulumi’d-Din, Beyrut, tsz. I/290 vd. Geniş bilgi için bkz. M. Zeki Duman, İmam Gazalî’nin Tefsir Anlayışı, Metodu ve Tefsiri, E. Ü. İ. Fakültesi Dergisi, Sayı: 6, 1989, s. 61-79)
[2] Gazalî, İhya, I/290, 191; Tirmizî, Ebu İsa Muhammed b. İsa es-Sevre, es-Sünen, Kahire, 1937, Tefsir, I/157; Zehebî, Muhammed Huseyin, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/257.
[3] Hud, 11/1.
[4] Bkz. Hûd, 11/1; Fussilet, 41/3; Kamer, 54/17, 22, 32, 40; Bakara, 2/118; Âl-i İmran, 3/118;Furkan, 25/33.
[5] Bkz. Ebu Hanife, Fıkhu’l-Ekber, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri) M.Ü.İlahiyat Fakültesi Yayınları, No: 49, s.71, 72.
[6] Hani derler ya: Bir gün Hoca Nasreddin evinin önünde eğilmiş, yerde bir şeyi arayıp durmaktadır... Oradan geçmekte olan komşusu: Hayır ola Hoca, neyi arıyorsun? diye sorar. Hoca: İğneyi kaybettim, onu arıyorum, cevabının verir. İğneyi nerede kaybettin? denilince, Hoca: Evde kaybettim, der. Peki öyleyse, neden kaybettiğin yerde değil de dışarıda arıyorsun? Hoca’nın cevabı şu olur. Burası evin içinden daha aydınlık da ondan!…
[7] Al-i İmran, 3/7-9.
[8] Al-i İmran, 3/8-9.
[9] Bkz. Vahıdî, Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed (v.468/1075) Esbabu’n-Nüzul, Kahire, 1968, s. 53; Taberî, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir (v.310/922), Camiu’l-Beyan an Te’vili’l-Kur’an, Kahire, 1945, II/107 vd.; İbn Kesir, Ebu’l-Fadl İsmail b. Kesir (v. 774/1372),Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Kahire, tsz. II/4 vd.
[10] Nisa, 4/171.
[11] Zarf-mazruf ilişkisinde olduğu gibi, ayetin/ayetlerin lafzî delaleti, bütüncül olarak mana ve maksadıyla geçerli bir ilişki kurularak elde edilmeyen hiçbir mana, o ayetin ne tefsiri ne de te’vili olur…
[12] Hicr, 15/29; Sâd, 38/72.
[13] Secde, 32/9.
[14] Meryem, 19/17.
[15] Ayrıca, Allah “Göklerdeki ve yerdekilerin hepsini, O’ndan olmak üzere sizin hizmetinize sunmuştur” âyetindeki منهile İsa için söylenen روح منهlafız ve mana olarak aynıdır; Necran’lıların yürüttükleri düz mantık doğru kabul edilecek olursa, göklerde ve yerdekilerin hepsinin de Allah’ın oğlu olarak te’vil edilmesi gerekecektir ki, bu muhaldir... Yapılan bu te’vil, Rasulüllah (s.a.v.)’ın buyurduğu gibi insanı dinden çıkarır. Zâten Allah da: “Allah üçün üçüncüsüdür diyen kâfir olmuştur”; “Meryem oğlu Mesih Allah’tır, diyen kâfir olmuştur” (Maide, 5/72-73) âyetleriyle bunu açıkça belirtmiştir. Biliniyor ki Allah, İsa’yı ruh ve kelime olarak kendisine nispet etti diye, onun Allah’ın oğlu’ şeklinde te’vili hem doğru değil hem de caiz değildir. Zira Allah’ın: “Ey Kitap ehli! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında sadece gerçeği söyleyin. Mesih Meryem oğlu İsa Allah'ın elçisi, Meryem’e ilka ettiği kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. O halde Allah'a ve elçilerine inanın; "üçtür" demeyin; böyle söylemekten vazgeçmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, tek tanrıdır ve çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. Allah vekil olarak yeter.” (Nisa, 4/171) ayeti böyle bir te’vili reddetmektedir...
[16] Rağıb el-İsfehanî, el-Huseyin b. Muhammed (v. 502/1108), el-Müfredat fî Ğaribi’l-Kur’an, Kahire, 1970, ‘HKM’ mad.; İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem (v. 711/1311), Lisanu’l-Arab, Beyrut, 1968, ‘HKM’ mad. Zerkeşi, Bedruddin Muhammed b. Abdullah, El-Burhan Fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, tsz., II/68.
[17] Hac, 22/52.
[18] Rağıb, Müfredat, ‘HKM’ mad.
[19] Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘HKM’ mad.;Îbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘HKM’ mad.; Fahruddin er-Razî,Ebu Abdillah Muhammed b. Ömer b. Huseyin el-Kureşî (v.605/1208), Mefatihu’l-Ğayb, Tahran, tsz., VII/167.
[20] Nur, 24/1.
[21] Bkz. A’raf, 7/58; İsra, 17/41; Tâhâ, 20/113.
[22] Meryem, 19/97;Duhan, 44/58.
[23] Bkz. Hûd, 11/1.
[24] Bkz. Taberi, Camiu’l-Beyan, III/116.
[25] Bkz. Rağb, Müfredat, ‘HKM’ mad.; Zerkeşî, el-Burhan, II/69-70.
[26] Cürcanî, eş-Şerif Ali b. Muhammed, (v. 816/1413), Kitabu’t-Ta’rîfat, İstanbul, 1318, s. 206. Haddizatında Resulüllah’ın (s.a.v.) vefatından sonra nesh’in söz konusu olmaması gerekirdi!
[27] Bkz. Suyutî, Celaluddin Abdurrahman b. Ebi Bekr (v. 911/1505), el-İtkan fî Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1973, II/; Zerkeşî, Burhan, II/68,69; Zerkanî, Muhammed Abdi’l-Azîm, Menahilu’l-Irfan fî Ulumi’l-Kur’an, Kahire, tsz., II/2723.
[28] Bkz: Râğıb, Mufredat, s. 182; Kâfiyeci, Muhammed b. Süleyman, et-Taysîr fî-Kavâ’idi İlmi’t-Tefsîr, thk: Nâsır b. Muhammed el-Matrûdî, Şam, 1990, s. 185; Elmalılı, Muhammed Hamdi yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1960, II/1035; Demirci, Muhsin, Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, İstanbul,1996, s. 39.
[29] Bakara, 2/43.
[30] Ayrıca bkz. Menna’ Halil el-Kattan, Mebâhis fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1990, s. 216.
[31] Zerkeşî, Burhan, II/69; Suyutî, el-Itkan, II/1; Zerkenî, Menahil, II/168…
[32] Bkz. Suyutî, İtkan, II/2, 3; Zerkeşî, Burhan, II/68,69; Zerkani, Menahilu’l-Irfan, II/168, 169.
[33] Tefsirde bilinç/nosyon sahibi olmaktan kastımız şudur: Kur’an’daki bilimsel gerçeklere ve İlâhî hakikatlere ulaşabilmek için “Usûl ve yöntem” diğer adıyla Ulûmü’l-Kur’an ve Metod” bilgisi şarttır. Usûl bilgilerinin başında bütün yönleriyle dilbilimi gelir ki, bunun Arapça’daki karşılığı Lügat İlmi, Sarf İlmi, Nahiv İlmi, Bediî, Beyân, Meânî, yani Belağat İlmidir. Çünkü Kur’an, sünnetullah gereği,(İbrahim, 14/5) “Apaçık Arap dili”” (Şu7ara, 26/195) ile indirilmiş ilâhî bir kitaptır. Levh-i Mahfuz’dan itibaren elimizdeki son şekline gelinceye kadarki süreci kapsayan “Kur’an Târihi,” “Kur’an İlimleri,” “Tefsir Usûlü/Metodolojisi” ve “Tefsir Târihi” de Kur’an’ı anlama konusunda dilden sonra gelen en önemli bilgilerdir. Büyük çoğunluğuyla dilden ve Kur’an’dan elde edilecek ya da Kur’an’a ters düşmeyecek olan bu bilgiler, müfessirde altyapıyı oluşturan ve onu tefsirdi bilinç/nosyon sahibi kılan esaslardır. Her müfessir, mutlaka bu bilgi ve bilince sahip olmalıdır...
[34] Hud, 11/1,2.
[35] Bkz. Duman, M. Zeki, Beyanu’l-Hak Kur’an’ın Nüzul Sırasına Göre Tefsiri, Ankara, 2006, II/10-12.
[36] Zemahşeri, Ebu’l-Kasım Carullah Muhammed b. Ömer el-Harezmî (v.538/1143), el-Keşşaf an Hakakikı’t-Tenzîl ve Uyuni’l-Ekavil fi Vücuhi’t-Te’vil, Beyrut, tsz., II/257.
[37] Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensarî (v.671/1271), el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’ani’l-Azim, Kahire, tsz., IV/10.
[38] Razi, Mefatihu’l-Ğayb, VII/167.
[39] Muhammed, 47/20-21.
[40] Zemahşerî, Keşşaf, III/355.
[41] Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an, IV/9.
[42] Rağıb, Müfredat, ‘HKM’ mad.
[43] Bakara, 2/70.
[44] Bkz. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘ŞBH’ mad.; Asım Efendi, Kamus Tercemesi, İstanbul, 1305, ‘ŞBH’ mad. IV/811-812; Mu’cemu’l-Vasît, (komisyon), ‘ŞBH’ mad.
[45] Bakara, 2/25.
[46] Rağıb, Müfredat, ‘ŞBH’ mad; İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘ŞBH’ mad.
[47] Cürcanî, Ta’rîfat, s.200.
[48] Bkz. Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, II/1037.
[49] Şurâ, 42/11.
[50] Muhyiddin İbn Arabî (v.638/1240), Fususu’l-Hıkem “Ebu’l-Alâ Afifî’nin Ta’likat’ı ile birlikte), Beyrut, 2002, s. 70.
[51] Bkz. Afifî, Ta’likât, s. 36, 37.
[52] Bkz. Zerkanî, Menahilu’l-Irfan, II/183-4.
[53] Rağıb, Müfredat, ‘ŞBH’ mad.
[54] Cürcanî, Ta’rîfat, s.200.
[55] Kafiyeci, Kitabu’t-Taysîr, s. 19.
[56] Rağıb, Müfredat, ‘ŞBH’ mad.
[57] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘ŞBH’ mad.
[58] M. Sait Şimyek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, İstanbul, 1997, s32, 33.
[59] Muhsin Demirci, Kur’an’ın Müteşâbihleri Üzerine, İstanbul, 1996, s. 38.
[60] En’am, 6/99, 141.
[61] Zümer, 39/23.
[62] Zümer, 39/23.
[63] Haşyetullah, Allah korkusu anlamındadır. Ancak bu korku, daha ziyâde saygı ve sevgiye dayalı bir korku olarak bilinmektedir; sevenin, sevdiği kişiye karşı saygı ve sevgide kusur işlerim endişesidir. Haşyetullah da, Allah’a itaatsizlik etmiş olma ve itaatte kusur işleme korkusu anlamındadır.
[64] Âl-i İmran, 3/7.
[65] Bakara, 2/25.
[66] En’am, 6/99.
[67] En’am, 6/141.
[68] Diğer ayetler de şunlardır:
وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ لَوْلاَ يُكَلِّمُنَا اللَّهُ أَوْ تَأْتِينَا آيَةٌ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ قَدْ بَيَّنَّا اْلآيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Bilmeyenler: “Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mucize gelmeli değil miydi?” dediler; onlardan öncekiler de benzeri bir söz söylemişlerdi. Hepsinin kalpleri birbirine bezemiştir! [68] Muhakkak ki Biz, bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkladık.” (Bakara, 2/118)
Yedinci Ayet
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَ إِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا وَإِنَّاۤ إِنْ شَاۤءَ اللَّهُ لَمُهْتَدُون...َ“Kavmi, ‘Bizim için Rabb’ine dua et de bize onun nasıl bir inek olduğunu açıklasın, zira kastedilen ineğin hangisi olduğunu ayırt edemedik; inşallah doğrusunu buluruz.’ dediler.” (Bakara, 2/70)
Sekizinci Ayet
فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله...“…Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkartmak ve arzularına göre te’vilini yapmak amacıyla onun “müteşâbih”lerinin ardına düşerler. Oysa onların “te’vil”ini Allah’tan başkası bilemez!”(Âl-i İmran, 3/7)
Dokuzuncu Ayet
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ قُلِ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِۤ أَوْلِيَاۤءَ لاَ يَمْلِكُونَ ِلأَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي اْلأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاۤءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ“Göklerin ve yerin Rabb’i kimdir?” de, sonra da:“Allah’tır!” cevabını ver! Ve de ki: “O hâlde O’nu bırakıp kendilerine bile bir yarar ve zarar vermeyecek olanları Rab’ler mi edindiniz?” De ki: “Kör ile gören eşit olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Yoksa onlar Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratıp da yaratmaları ayırt edilemez derecede birbirine benzeyen eşler mi tuttular? De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O tektir, en üstündür!” (Ra’d, 13/16)
[69] İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘EVL’ mad.
Te’vîl kavramı Kuran’da, lügat manaları itibariyle on beş ayette, toplam on yedi defa açıkça ve bir defa da kapalı olarak şu manalarda kullanılmıştır: 1. İhbarî olsun, inşaî olsun, bir söz ile söylenenin kendisi/muhkem ayetlerde kast edilen mana, 2. ‘Müteşâbihât’ın bir inanca ya da tavizsiz bir önyargıya dayalı kasıtlı yorumu, 3. ‘Müteşâbihat’taki hakikatler ve/veya onların gerçek mahiyetleri (İlk üç madde için bkz. Âl-i İmran, 3/7), 4. Bir işin veya bir olayın ya da bir durumun akıbeti, varacağı yahut varması arzu edilen sonucu (Bkz. Nisa, 4/54; İsra, 17/35), 5. Yaşanmış ya da yaşanmakta olan bir olayın iç yüzü, hikmeti (Kehf, 18/78; Yusuf, 12/82), 6. Sakındırılan azabın vukuu, haberin gerçekleşmesi (A’raf, 7/52-53¸ Yunus, 10/39), 7. Rüyada görülen şey ne ise, o görülene muvafık te’vil/yorum (Yusuf, 12/6, 21, 35, 37,44, 45,100, 101).
Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘EVL’ mad.; İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‚’EVL’ mad. XIII/34; Cevherî, İsmail b. Ahmed (v.393/1003), Tacu’l-Luga ve Sıhahu’l-Arabiyye, Kahire, tsz., ’EVL’ mad. IV/1627; Asm Efendi, Kamus Tercemesi, ‘EVL’ mad; İbnu’l-Esir, Ebu Saadet el-Mübarek b. Muhammed el-Cezerî (v.606/1209), en-Nihâye fi Garibi’l-Hadis ve’l-Eser, Beyrut, 1963, I/80. Âlûsî, Ebu’l-Fadl Şihabuddin es-ZSeyyid el-Bağdadî (v.885/1480), Ruhu’l-Maanî fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim ve’s-Sebu’l-Mesanî, Bulak, 1301 h., I/4-5.
[71] Bkz. Zebidi, Seyyid Muhammed Murtaza (v.1205/1790), Tacu’l-Arus, Beyrut, 1966, VI/143; Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/17.
[72] Bkz. Zebidî, Tacu’l-Arus, ‘SL’ mad.
[73] Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/19; Ebu Ubeyde, Mecazu’l-Kur’an, I/86.
[74] Nahl, 16/98.
[75] Nasr, 110/3.
[76] İbnu’l-Esir, en-Nihaye fî Garibi’l-Hadis, I/81.
[77] Tur, 52/48.
[78] M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, İstanbul, 1997, s. 48.
[79] Bkz. Zehebî, eTefsir ve’l-Müfessirun, I/17.
[80] Bkz. Abdulkerim Zeydan, el-Veciz fî Usuli’l-Fıkh, Bağdat, 1973, s. 287.
[81] Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/18.
[82] Bkz. Taberi, Camiu’l-Beyan an, I/29; Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/18.
[83] İbnu’l-Cevzî, Nüzhetü’l-A’yün, s. 216 (Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, s. 48’den naklen).
[84] Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/18.
[85] Fetih, 48/10.
[86] Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, I/18.
[87] Tâhâ, 20/24.
[88] Bkz. Bursevî, İsmail Hakkı (v.1137/1724), Ruhu’l-Beyan (Te’vilat-ı Necmiyye’den naklen), İbtanbul, 1389 h., V/388, 389.
[89] Biz, bu maddeyi, âyette sözü edilen kişilerin ya da kesimin: “Kalplerinde sapıklığa meyli olanlar, fitne çıkarmak ve te’vilini yapmak maksadıyla müteşâbihlerin peşine düşerler...” cümlesindeki niteliklerini göz önünde bulundurarak tespit etmiş bulunuyoruz. Çünkü kast edilen kimselerin kalplerinin haktan sapmaya meyilli durumu ve âyetlere yönelirken fitne çıkarma arzuları onların gerçeği tespit amacıyla te’vile yönelmediklerini belirtmektedir. Ayetin nüzul sebebi de onu göstermektedir… İşte bu yüzden biz, âyetteki ilk geçen ‘te’vil’ kelimesine “Ön Yargıya Dayalı Keyfî Yorum” demeyi uygun bulduk.
[90] Bkz. Yrd. Doç. Dr. İbrahim Karslı, Kur’an Yorumlarında Kadın, İstanbul, 2003, s. 21.
[91] Nisa, 4/59.
[92] وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً “Ölçtüğünüzde, ölçeği/ölçüyü tam tutun, doğru terazi ile tartın; böyle yapmanız sizin için hem hayırlıdır hem de elde edeceğiniz sonucun en iyisidir.” (İsra, 17/35)
[93] A’raf, 7/53. Bu ayette te’vil iki defa geçmektedir.
[94] بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ “Hayır… Onlar ilmine vakıf olmadıkları ve varılmak istenen sonuç henüz gerçekleşmemiş bir kitabı yalanladılar. Öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zalimlerin akıbetinin nasıl olduğunu gör işte!” (Yunus, 10/39)
[95] Yusuf, 12/6.
[96] وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي اْلأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ اْلأَحَادِيثِ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَىۤ أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Yusuf’u satın alan Mısırlı, hanımına: “Ona değer ver; sakın köle muamelesi yapma! Belki bize yararı dokunur veya onu kendimize evlât ediniriz.” dedi. İşte, Yusuf’u Mısır’a yerleştirmek ve olayların işaret ettiği hakikatleri öğretmek için böyle yaptık. Allah, işinde hep üstün gelir, fakat insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf, 12/21)
رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِنْ تَأْوِيلِ اْلأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ أَنْتَ وَلِيِّ فِي الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ ““Ey Rabb’im! Sen bana iktidar ve güç bahşettin, olayların işaret ettiği hakikatleri öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de benim sahibim sensin. Benim canımı müslim olarak al ve beni salihlerin arasına kat!” diye dua etti.”(Yusuf, 12/101)
قَالَ هَذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا “Musa’nın arkadaş olduğu kul: “Artık bu, benimle senin ayrılışımız demektir; şimdi sabredemediğin şeylerin gerçek yüzünü sana haber vereceğim dedi.” (Kehf, 18/78)
[97] Yusuf, 12/36, 37.
قَالُوۤا أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ اْلأَحْلاَمِ بِعَالِمِينَ“Onlar: “Senin gördüğün, karma karışık düşlerdir. Biz karma karışık düşleri te’vil edebilecek kimseler değiliz.” dediler.” (Yusuf, 12/44)
.وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا أُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ“Yusuf’un zindan arkadaşlarından kurtulan, aradan bir süre geçtikten sonra Yusuf’u hatırlayıverdi ve dedi ki: “O rüyanın anlamını ben size haber verebilirim; çabuk beni zindana gönderin!” (Yusuf, 12/45)
وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَاۤأَبَتِ هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا“Sonra da babasını ve annesini tahta oturttu, kardeşleri de onun karşısında secdeye kapandılar. “Babacığım, (manzarayı seyret;); çok önce gördüğüm rüyamın te’vili işte budur. Rabb’im onu gerçekleştirdi.” (Yusuf, 12/100)
[98] Bkz. Yusuf, 12/43 vd.
[99] Âl-i İmran, 3/7.
[100] Bkz. Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, Şam, 1963, VIII/77-78.
[101] Mekkî b. Ebî Talib el-Kıysî, Kitabu Müşkilü İ’rabi’l-Kur’an, (Tahkik, Yasin Muhammed es-Sevvâs), Şam, tsz. I/126.
[102] Al-i Imran, 3/8-9.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
2. KUR’AN’DAKİ MÜTEŞABİHLER
Müteşâbihât ya da Müteşâbih âyetler… Yukarıda belirtmiştik, Kur’an’a ve Selef-i sâlihine göre müteşâbihler, te’vilini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği âyet ya da kavramlardır. Çünkü bu müteşâbihlerin, birbirine eşit derecede benzeyen ve hiçbir zaman birini diğerinden tefrik imkânı bulunmayan iki şeyden her birisine verilen bir nitelik olduğunu yukarıdaki kavram çalışmalarımızda tespit edip görmüştük. Âl-i İmran suresinin yedinci âyetindeki müteşâbihâtın da âyetin nüzul sebebinden ve bütün halindeki manasından da anlaşıldığı üzere, zatından dolayı hakikati bizzat lafzın kendisinde gizli olan; te’vili umulmayan, kavranması mümkün olmayan gaybî gerçekler olduğunu da tespit etmiştik. [1] Selef-i sâlihin bu görüşte olup, müteşâbihâtın te’vilini yapmak ya da öğrenmek isteyenlere iyi gözle bakmadıklarını da anlamıştık. Sözgelimi, kendisine ‘Arşa istivâ’ hakkında soru soran bir şahsa İmam Malik’in şu cevabı, Selef’in bu konudaki görüş ve tavrı hakkında neredeyse darb-ı mesel haline gelmiştir: “İstivâ mâlumdur, keyfiyeti meçhûldür, ona iman vaciptir, onun hakkında soru sormaksa bid’attır. Öyle zannediyorum ki, sen de o kişilerden birisin...” [2]
Selef’in ‘müteşâbihat’ hakkındaki bu kanaatini ve tavrını son derece gerçekçi ve isâbetli bir kanaat ve tavır olarak değerlendiren İmam Gazalî demiştir ki, Allah’a nispet edilen sûret, el, ayak, inme, arşa oturma, üst gibi hususlarda basîret sahiplerinin görüşü budur. Bu görüş, kendisinde tartışma olmayan açık ve doğru bir görüştür. Kanaatimizce de Sahabe ve Tabiûn’dan oluşan selefin bu anlayışı doğrudur ve kime Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili bir şey gelirse şu yedi şeye uyması vâciptir: Takdis, tasdîk, aczi itiraf, sükût, keff, imsak ve teslim. [3]
İbn Arabî de, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ âyetini tefsir ederken demiştir ki: “Allah, “Leyse kemislihi şey’ ” demekle kendisini tenzih etti ve “ve hüve’s-semîu’l-basîr” [4] demekle de kendisini teşbih etti. Aynı zamanda “Leyse kemislihi şey” demekle kendisini tenzih etti ya da kendisinin iki vechesi bulunduğunu ilan etti; ve “ve hüve’s-semîu’l-basîr” demekle de kendisini tenzih etmiş ve kendisini tek olarak ilân etmiş oldu. [5]
Toshihiko İzutsu, İbn Arabî’nin müteşâbihler konusunda orijinal diye nitelendirdiği bu yorumunu Allah’a karşı en isâbetli bir tutum olarak değerlendirmiş ve demiştir ki, “Eğer biz bu tutum içinde bulunmak istiyorsak, tenzîh ile teşbîh’in tevhid edilmeleri gerektiği hususunu her bakımdan âşikâr kılmak zorundayız.” [6]
İbn Arabî’nin bu yorumu, Kur’an’daki müteşâbihler hakkındaki nihaî tavrı belirleyici olması bakımından çok önemlidir. Çünkü yüce zatı, emsalsiz esma ve sıfatları itibâriyle Allah yaratılmışlara benzemekten münezzehtir, çok yücedir. Fakat kendisini yaratılmışlara /insana teşbih etmiş olmasa insanların Allah’ı tanımaları pek mümkün olmazdı. O halde Allah’ı kendi teşbihî sıfatlarıyla tanımak, fakat zatı ve sıfatlarının hakikati ve gerçek mahiyeti hakkında O’nu yaratılmışlara benzemekten tenzîh etmek en uygun formül olmalıdır. Bu hususta ilke olarak kabul edilmesi gereken tutum şu olmalıdır: ‘Allah ne odur, ne de o değildir’; sözgelimi “Ne yaratılmışlara benzer” ne de “Yaratılmışlara benzemez” veya “Allah’ın eli”, ne bilinen eldir ne de değildir; çünkü ‘O’nun eli zihinlerdeki ve realitedeki eldir’ demek câiz olmadığı gibi. ‘Hayır, o değildir’ demek ve reddetmek de, kendisi için ispat ettiğini nefyetmek anlamına geleceği için doğru olmaz...
Tefsir Usulü sahibi ilim adamlarımızdan Kafiyeci’nin müteşâbih âyetler hakkındaki şu yaklaşımı, âyetteki ‘müteşâbihât’ın daha da netleşmesi açısından son derece önemlidir: “Müteşâbih, beyân ümidi kalmayacak derece gizli olan şeydir. Onu idrak etmek, asla mümkün değildir. Çünkü müteşâbih hakkında aklın gerekli kıldığı şey, işitmenin gerekli kıldığı şeye muhaliftir; ikisinden birini diğerine irca etme imkânı bulunmamaktadır. Bu yüzden murat, teşâbühten ötürü asla vâkıf olunamayacak derecede kapalılık arz etmektedir, zira ondan muradı tâyine delalet eden şey bulunmamaktadır. Meselâ bazı surelerin başlarındaki “el-Hurufu’l-Mukatt’a,” “Ruhullah,” “Kelimetullah,” ”yed,” “vech,” “ayn,” “ityan,” “meci,” “istivâ ala’l-Arş” ve benzeri şeyler Kur’an’daki müteşâbihlerdir. “ [7]
Âl-i İmran suresinin ilk pasajının nüzulüne sebep olan tartışma ve orada Hıristiyanların sözcüsünün getirmiş olduğu yorum da Kafiyeci’nin açıklamalarıyla paralellik arz etmektedir. Şöyle ki, إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ الله وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْه...ُ “Mesîh İsa b. Meryem, ancak Allah’ın elçisi, ona ilka ettiği kelimesi ve O’ndan bir ruhtur” [8] Bu âyete göre Hz. İsa, “Allah’tan bir ruh ve O’nun kelimesidir” ve doğrudur; inkârı ise âyeti inkâr olur... Fakat Allah’ın zatını idrak muhâl olduğundan dolayı O’nun ruhu’nun ve kelimesi’nin hakikatini idrak etmek beşer için mümkün değildir. Bunları nefyetmek caiz olmadığı gibi “İsa Allah’ın oğludur” şeklinde te’vil etmek de caiz değildir. Buna, ancak iman edilir…
Hem Âl-i İmran’ın yedinci âyetinden hem de Gazalî, Cürcanî, İbn Arabî ve Kafiyeci’nin yapmış oldukları açıklamalarından ve verdikleri misallerden anlaşılıyor ki, ancak te’vilini Allah’tan baş hiç kimsenin bilemeyeceği hakikatler ve gerçekler müteşâbihâttandırlar. Te’vili, Allah tarafından tayin edilmiş ve belirlenmiş bir zamâna bağlı olup zamanı geldiğinde Allah’tan başkaları tarafından da bilinecek olan gerçekler müteşâbihattan sayılmazlar. Çünkü وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله ‘daki hasr edatı olan إِلاَ buna manidir… Bu anlayışımıza göre Kafiyeci’nun işaret ettiği “Allah’ın gelmesi”, “Arşa istiva”, “el-Hurufu’l-Mukatt’a,” “Vech” ’den her birinin, lafzı ya da zahirdeki anlamları değil, sembolik anlamları kast edildiği için, aşağıda izah edilecekleri üzere, bunlar, te’vilini yalnız Allah’ın bileceği müteşâbihlerden sayılmazlar. İsraifl’in “Sur’a üflemesi”, “Kıyametin kopması”, “Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması”, “Dabbetü’l-Arzın zuhuru” gibi hadiseler, vakti gelince açığa çıkacak olan gelecekle ilgili Kur’an’da haber verilen gerçeklerdir. Bunlar zuhur ettiği zaman mutlaka Adem oğullarından bir kısmı hayatta olacak ve onları görüp bilecektir. O nedenle bunlar da وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله kapsamına dâhil edilemezler…
Bu durumda Kur’an’daki müteşâbihleri üç madde hâlinde belirlemek mümkündür:
1. Allah’ın zatından söz eden âyetler ve kavramlar. [9]
2. el-Esmau’l-Husnâ ve Sıfatların hakikatleri.
3. Ahiretle ilgili olarak haber verilip de, ancak ahirete intikal ettikten sonra hakikatleri ya da mahiyetleri bilinecek olan gerçekler. [10]
Çünkü Allah’ın zatını bilmek bir tarafa, düşünmek bile hatadır. Tasavvurlar ve hayaller yaratılmışlardan öteye geçemezler. “O’nun benzeri hiçbir şey olmadığı” gibi “O’nun dengi de hiçbir kimse yoktur…” [11] Resulüllah’ın (s.a.v.): تفكروا بآلآء الله ولا تفكروا بذات الله“Allah’ın iyiliklerini düşünün, fakat Allah’ın zatını tefekkür etmeyin!” hadisi de buna manidir… Esma ve sıfatlar da, hakikatleri itibariyle zihinlerde ve realitede bulunanlarla haber verilenler birbirinin aynı değildirler… Âhiret hayatı ise, bugün bilinen ve yaşanmakta olan dünya hayatından bambaşka bir hayat olacaktır. Zira “O gün, yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülmüştür...” [12] Âhiretteki hayat ve hayatın gereçleri de elbette buradakilerin aynı olmayacaktır... Zira Allah Teala, âhiret hayatında mü’minlere vaat ettiği mükâfatın akla ve hayâle sığmayacak derecede güzel olduğunu haber vermekte, [13] Rasûlü de bunları şöyle tavsîf etmektedir: “Cenab-ı Hak Tevrat’ta buyurdu ki: Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşer zihnin tasavvur edemeyeceği ve hiçbir mukarreb meleğin işitmediği değerli şeyler hazırladım. İsterseniz “Felâ ta’lemü nefsün....” [14] âyetini okuyun...” [15] Bu da gösteriyor ki, âhiretteki varlıklar ve cennetteki nîmetlerle dünyadakiler, birbirlerine müteşâbih olmakla birlikte birbirlerinin aynı değildirler... Ahiretle ilgili öyle şeylerden de söz edilmektedir ki, bunların bir mislini dünya hayatında düşünmek bile imkânsızdır. Mesela; “Ziyafet olarak bunlar mı daha iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? [16] Muhakkak ki, onu zalimler için bir fitne yaptık. [17] O cehennemin dibinden çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları, sanki onların herbiri şeytanların başları gibidir. İşte, zalimler ondan yiyecek ve karınlarını tamamen onunla dolduracaklar. Sonra da onun üzerine kan ve irin karışımı kaynar bir içecek içerler.” [18]
Bu âyette ateşin ortasında yetişmekte olan bir ağaçtan söz edilmektedir! Bu ağacın tomurcuklarının şeytanların başları gibi olduğu söylenmektedir. Bu ağaçtan yiyenler, serinlemek için kan ve irin karışımı kaynar bir su içecekler… Görülüyor ki, bu âyette tavsif edilenlerin hiç biri dünya hayatında emsali bulunmayan ve tasavvuru da mümkün olmayan şeylerdir. Bunların mahiyetini, Allah göstermesin, ahirete intikal etmeden ve yaşayıp görmeden kim bilebilir ki!
Cehennemdeki zebanilerin sayıları da gerçek bir sayıyı belirlemek için değil, on dokuz rakamının bir imtihan vesilesi olduğu âyette açıkça söylenmektedir: “Onda on dokuz görevli vardır. Biz, cehennem görevlilerini (Zebaniler) [19] sadece meleklerden tayin ettik. Onların sayılarını, kâfirler için sırf bir fitne yaptık; kitap verilenlerin bunları yakînen bilmesini, iman edenlerinse imanlarının pekişmesini istedik ki, kitap verilenlerle müminler hiç şüpheye düşmesinler… Kalplerinde hastalık olanlarla kâfirler de: “Mesela, şimdi Allah bununla neyi kastetmiş olabilir ki?” desinler...” [20]
Kur’an’da üç madde hâlinde tespit etmiş olduğumuz bu müteşâbihleri, zatları ve hakikatleri itibariyle Allah’tan başka hiç kimsenin bilemesi mümkün değildir. Bunların bilinmesi gerekmediği gibi bilinmemeleri de ne Kur’an için bir nakîse sayılır ne de muhatapları için… İşte bundan ötürü ilimde rasih olan âlimlerin, Allah’ın zatını, esma ve sıfatlarının hakikatlerini, mahşer, amel defterleri, mizan, hesap, cennet nimetleri, cehennem azabı, zakkum, zebaniler vs. ile ilgili olarak haber verilen hakikatleri ve gerçekleri bilmeleri gerekmez… İbn Kesir’in naklettiğine göre, İbn Mes’ud, mushafında bu âyete şöyle bir not düşmüştür: “Müteşâbihlerin tevilini, kuşkusuz, ancak Allah bilir; ilimde derinleşmiş olanlar ise: ‘Biz onlara iman ettik...’ derler.” Übey b. Ka’b’in de böyle dediği nakledilmiş ve Taberî de bu görüşü tercih etmiştir. (Bkz. İbn Kesir, Tefsir, II/8) Belki de bu yüzden Kafiyeci demiştir ki: “Sahabe, Tabiûn, Ebu Hanife ile İmam Şafiî ve onların arkadaşlarından /çağdaşlarından oluşan Selef, âyetlerde müteşâbihlerle kast edilenlerin birer hakikat olduğuna inanmak vâciptir, bu hakikatleri bilmeyi sâdece Azîz ve Celîl Allah’a bırakmak üzere وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُcümlesinin sonunda vakf etmek gereklidir; eğer vasl edilecek olursa, müteşâbihlerin hakikatlerini ilimde rasih olanların da bildiği iddiası ortaya çıkar ki, o takdirde muhâl olan şey mümküne dönüştürülmüş olurdu!” [21]
Taberî ve burada pek çok görüşünü paylaştığımız Kafiyeci ile birlikte daha pek çok ilim adamı el-hurufu’l-mukattaa, dâbbetü’l-arz, ye’cüc ve me’cüc, sûr’a üflenmesi, kıyâmetin zamanı… gibi dünya zamanıyla sınırlandırılmış olup ileride gerçekleşecek ve en azından çağdaşlarından bir kısmı tarafından bilinecek olan şeyleri de ‘müteşâbihat’ kavramına dâhil etmişlerdir. Bizce bu görüş, yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle, pek isâbetli gözükmemektedir. Mesela ‘el-hurufu’l-mukattaa’, adı üzerinde kesik kesik okunan harflerdir. Harflerin simge olmanın ötesinde ne mâna ne de hakikat itibariyle ayırt edilemez derecede birbirine benzeyen iki gerçekten ya da manadan bahsetmemektedirler. Bunların zatında hiçbir mâna bulunmamaktadır. Dolayısıyla bunların müteşâbih kavramının kapsamına girdirilmeleri bizce dil açısından mümkün gözükmemektedir… Biliniyor ki, her dilde harflerin tek başına mânaları bulunmamaktadır. Varsa şâyet sembolik /şifresel manaları olabilir... On dört surenin başındaki Hurufu mukattaa, ilgili ilim adamlarınca harf ya da sembol olarak değerlendirilmişlerdir. Aşağıda geleceği [22] üzere, bu harflere tahmine dayalı bir takım manalar verilmiş, fakat bu manaların doğruluğu hiçbir delil ile desteklenmemiştir. Zanna dayalı olarak verilen bu manalardan hiçbiri Allah’ın murat ettiği gerçek olarak nitelendirilememiştir. Verline her manadan sonra hiç kimse “Allahu a’lemu bi muradihi bih” demekten de kendini vareste kılmamıştır… O nedenle bu harflerin hangi anlamda veya ne maksatla kullanıldıkları, bugüne kadar bilinememiştir, ancak ileride de bilinemeyecektir denilemez… [23] Dâbbetü’l-arz, sûr’a üflenmesi, ye’cüc ve me’cüc, kıyâmetin zamanı ve kopması hadisesi gibi Kur’an’da haber verilen gerçekler ise, bilinmesi zamanla tahdîd edilmiş gerçekler olmalıdır ve zamanı geldiğinde ortaya çıkacak ve en azından hayatta olanlar tarafından bilinecektir. Bunlar, ne bilgisi sâdece Allah’a tahsis edilen ‘müteşâbihât’tandır, ne de lügat anlamları itibarıyla te’vil edilebilecek muhkem âyetlerdendir. [24] Şâyet müteşâbihlerden biri, sonradan ortaya çıkacak zannî bir delil ya da zann-ı galip bir kanaat ile de olsa bilinecek olursa, ona müteşâbih denmez, şüphe tabir olunur... Sözün gelişi, İsrail oğullarından kurban etmeleri istenen ‘bakara’ hakkında soru soruldukça, kendilerinden istenen şey tebeyyün etmeye başladıysa da, öyle bir an geldi ki, yapılan açıklamalara rağmen hangi ineğin kurban edileceği, ister samimi olsunlar ister gayr-ı samimi, bir noktada düğümlendi kaldı… O zaman şöyle dediler: “Musa! Bizim adımıza Rabbine söyle; bize biraz daha açıklasın. Zira kesmemiz istenen ineğin hangisi olduğunu ayırt edemez olduk. Açıklanırsa, inşallah, söyleneni anlayacağız.” [25] Bu istek üzerine Musa: “Allah diyor ki, kesmeleri istenen inek henüz boyunduruğa girmemiş, toprağı sürmemiş ve sulama işinde kullanılıp da ezilip yıpranmamış; başıboş dolaşan, renginde alacalık olmayan bir inek... deyince, onlar, tamam, işte şimdi gerçeği /hakkı anladık...” [26] dediler. Görülüyor ki, en son açıklama gelinceye kadar, bakara ile kast edilen tam olarak anlaşılmamış, ayette tavsif edilen bakara ile gözlerinin önündeki bakara ayırt edilemez durumdaydı; bu yüzden onlara müteşâbih gelmişti. Fakat gelen ilâve açıklamalarla onların zihinlerindekiyle realitedeki bakara arasında eşitlik durumu tamamen bozulmuş; ikisini birbirine reddetme, yani kesilmesi istenen ile realitedeki bakara birbiriyle örtüşmüş ve ‘bu odur, o da budur’ deme imkânı doğmuş ve maksat anlaşılmıştır. Artık onlar için Bakara, ‘müteşâbih gelmekten’ çıkmıştır...
“Allah’ın gelmesi”, “Arşa istiva”, “Vech” vb. ifadeler ise, bunlar dilin imkânlarından olan sembolik anlatım şekillerindendir. Bunlarda anlatılanlar, maksut mâna açısından gâyet sarihtirler. Zira sembollerin yerine hakikatleri bulunup konulunca, âyetlerde söylenmek istenenler de anlaşılmış olur. O nedenle bunları Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşâbihler arasına katmak dil bilimi açısından doğru olmaz. Mesela;
“Allah’ın gelmesi”nin Te’vili
وَجَاۤءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا “Rabb’in ve sıra sıra dizilmiş olarak melekler geldiğinde” [27]
Bu âyette sembolik bir anlatım söz konusudur. Âyette, bütün hâlinde söylenmek istenen sembolik manayı şu şekilde izah etmek mümkündür: Herhangi bir mahkemede, suçlu ve şahitler duruşma salonuna alındıktan sonra, davaya bakmak ve hüküm vermek üzere hâkimin gelip yerini aldığı gibi, “Hâkimlerin en yücesi” olan Allah’ da, ahirette, en son duruşma ve hesap gününde, “Mülkün ve emrin sahibi olarak” [28] kulları hakkında nihaî hükmünü vermek üzere “Mahkeme-i Kübra”ya geldiği zaman… Şahitlik etmek ve karar sonrası görevlerini icra etmek üzere melekler de dizi dizi gelip orada yerlerini alacaktır… Görülüyor ki, âyette söylenmek istenen mâna açıktır ve herhangi bir kapalılık söz konusu değildir…
“Vech”in Te’vili
كلّ من عليها فان ويبقي وجه رب!ك ذوالجلال والاكرام“Yer yüzündeki her şey yok olacak, Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi bâki kalacaktır.” [29] Ve لا اله الا هو كلّ شيئ هالك الا وجهه “Allah’tan başka ilah yoktur; O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır.” [30]
Bu iki âyette ‘vech’ kelimesi ‘Allah’ın zatı’ anlamında kullanılmıştır. Lügatta zat kelimesi, kelimenin en çok kullanılan vaz’î manası değil de örfteki ikincil manasıdır. Dolayısıyla bu âyet müteşâbih değildir. Hatta ‘vech’ kelimesinin lügatta rıza, hoşnutluk anlamı da vardır ve Kur’an’da kullanılmıştır: “Allah’ın vechini /rızasını dileyerek zekât verenler, mallarını katlayan kimselerdir...” [31]
“Arşa istiva”nın Te’vili
هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاء وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ“Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı sonra da Arş’a istiva [32] etti. O delip yere gireni de bilir, yarıp arzdan çıkanı da; semadan aşağıya ineni de bilir arzdan semaya yükseleni de... Her nerede bulunursanız, O, sizinle birliktedir. Allah yapmakta olduklarınızı da görmektedir...” [33]
Yukarıda geçmişti. [34] Selef ve Halef âlimlerince müteşâbih kabul edilip, adeta bir dogma gibi inanılması gereken ve hakkında soru sormanın, hatta anlamaya çalışmanın bid’at olduğuna inanılan bu âyet kanaatimizce müteşâbih değildir.
Bu âyette Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattığını, sonra da Arş’a istiva ettiğini söylemektedir. Allah’ın ‘Arşa istivası’, insan biçimsel düşünüldüğü zaman, hakikati itibariyle müteşâbihtir. Fakat Kur’an bütünlüğü içerisinde âyeti doğru anlamak gerektiği gibi, burada âyetin insan biçimsel manası mı kast edilmiştir, yoksa sembolik bir anlam mı? Öncelikle bunun da bilinmesi şarttır.
Yunus suresinde, ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ cümlesinden sonra ilave olarak يُدَبِّرُ الأَمْرَaçıklaması getirilmiştir. [35] Ayrıca Secde sûresinde ‘istiva’nın amacı ve sonrası daha açık bir ifâdeyle şöyle açıklanmıştır: “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratıp sonra da Arşa istivâ eden Allah’tır; [36] O’ndan başka sizin için ne bir velî ne de bir şefaatçi vardır. Siz hiç düşünmez misiniz? O, gökten yere kadar bütün işleri plânlayıp yürütmektedir...” [37]
Öncelikle belirtmeliyiz ki, Kur’an’da arş ve kürsü kelimeleri, Allah’a nispet edilen hemen her âyette; özellikle de “istevâ” ile birlikte kullanılan âyetlerde ya yönetim, ya yönetim merkezi ya da egemenlik /hükümranlık anlamlarında kullanılmıştır. [38] Bu âyetlerde Allah’ın Arşa istivası, herhangi bir taht veya sandalye veya oturak üzerine oturması anlamında kullanılmamıştır. Hepsinde de istiva sembolik anlamda kullanılmıştır… Burada meallerini naklettiğimiz üç âyette de Allah’ın ‘Arşa istiva’sı,’ insan biçimsel anlamda bir oturma değil, sembolik bir oturmadan söz edilmektedir. Bu sebeple söz konusu âyetlerin hepsi de muhkem olup kast edilen manaları te’vil yoluyla anlaşılmaktadır. Bu âyetler, Kur’an bütünlüğü içerisinde düşünüldüğünde, altı günden anlaşılması gereken mâna şudur: “Rabbiniz Allah, iki günde (zaman dilimi içerisinde ya da iki süreçte) arzı yaratıp düzenledi. İki süreçte onu, canlıların var olabileceği ve üzerinde yaşayabilecekleri nitelikte rızıklarla donattı. İki zaman dilimi içerisinde /süreçte de semaları yedi gök olarak düzenledi ve korumasını yerleştirdi.” [39] Yani, ikişer ikişer bölünmüş toplam altı süreçte gökleri, yeri ve yeryüzünü ölçülü, dengeli [40] ve kendi yaratılış ve fizik kanunlarına bağımlı olarak yarattı, [41] uzaydan gelebilecek meteorları ve zararlı ışınları süzecek ve bertaraf edecek koruyucularını yerleştirdi. [42] Sonra da Arş’a oturdu, oradan evreni yönetmektedir.
Âyetteki bu manayı, şöyle bir misalle sembolize etmek mümkündür: 1992 yılında SSCB’den ayrıldıktan sonra Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov diğer adıyla TÜRKMENBAŞI, üç gün içerisinde ülkesinin sınırlarını belirledi, kurumlarını teşekkül ettirdi, yasama, yürütme ve yargı… mekanizmalarını oluşturdu. Kurumlarından her birine ve onlara bağlı birimlerine ehliyetli adamlarını atadı... Ülkesinin kuruluşunu tamamladıktan sonra da Aşkabat’a geçti oturdu, oradan ülkesini yönetmektedir.
Kuşkusuz Türkmenbaşı hakkındaki bu söyleyiş, doğru bir sözdür ve sembolik bir ifadedir. Sözdeki ‘üç gün’ mutlak bir ifade değil, bir süreci belirtmektedir. Zira üç günde bir ülke kurulamaz. Bu ifade, ancak ülkesinin sınırlarını belirleyip, kurumlarını teşekkül ettirip adamlarını atamasına kadar geçen zamanı kapsar. Aynı zamanda kuruluşun vakit geçirilmeden, kısa zamanda tamamlandığını ifade eder. Aşkabat, oturulacak taht veya koltuk değil, pay-ı tahttır; yönetim merkezi, tahtın bulunduğu yerdir. “...oturdu” cümlesi, mülkünde hâkimiyetini ifade eder; oradan ülkesini yönetmektedir,’ cümlesi ise, ülkenin bütününe egemen olduğunu ve yürütmenin tamamen ona ait bulunduğunu gösterir...
Şâyet istiva ile ilgili âyetlerin hepsine bakılırsa, bunlarda da anlatılmak istenen şeyin böyle, sembolik bir mâna olduğu anlaşılacaktır. Bu anlatım tarzına göre, ‘arş’tan maksat yönetim merkezi; ‘istivâ’dan maksat, Allah’ın kozmik evrene egemenliği, hakimiyeti; ‘yüdebbiru’l-emr’den maksat da kâinatı yönetmesidir. Zannedildiği gibi, Allah için bir taht ve üzerine çıkıp oturması gibi, hâşâ… İslâm İnançlarına aykırı bir mâna asla söz konusu değildir. Zira zaman ve mekânı yaratmadan önce de var olan Ezelî Ebedî Allah’ı, münezzeh olduğu zaman ve mekânla alakalı varlıklarla tahdîd etmek, hem eşyanın tabiatına hem de Yüce Allah’ın şanına aykırıdır.
“Yedullahi Fevka Eydihim”in Te’vili
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا“Seninle biatlaşanlar, ancak Allah ile biat etmişlerdir; Allah’ın eli de onların ellerinin üzerindeydi. Kim, vermiş olduğu sözünden dönerse, kendi aleyhine dönmüş olur; kim de Allah’a verdiği sözü tam olarak yerine getirirse, Allah da ona büyük bir ödül verecektir,” [43] denilmektedir.
Kelamcılar tarafından bile te’vil edilmesi gerektiğine inanılan ve “Allah’ın gücü onların güçlerinin üzerindedir” şeklinde te’vil edilen bu âyet de kanaatimizce, bütün hâlinde okunup anlaşılmaya çalışıldığında müteşâbih olmadığı; hatta te’vil doğrultusunda verilen mananın, maksadını aşan bir mâna olduğu görülecektir.
Bu âyetteki biatlaşmanın, hicretin altıncı yılında Umre yapmak maksadıyla Mekke’ye gelip Hudeybiye’de yerleşen Müslümanların, Kâbe’yi ziyaret etmelerine izin verilmemesi üzerine, burada bir ağaç altında yapıldığı bilinmektedir. Buna “Biatu’r-rıdvan” da tabir edilir… [44] Biatlaşmanın şeklininse, her mü’minin sağ elini Hz. Peygamber’in sağ eli üzerine koyup O’nun söylediği sözü, aynen tekrar etmesinden ibaret olduğu da biliniyor. Âyetin tümüne bakıldığı zaman görülecektir ki, “Allah’ın eli de onların elleri üzerindeydi” ibaresi, Allah’ın da bu biatlaşmaya bizzat iştirak etmiş olduğunu; verilen sözün, görünüşte Peygamber’e, gerçekte ise Allah’a verildiğini söylemektedir. Özellikle; “…Kim de Allah’a verdiği sözü tam olarak yerine getirirse, Allah ona büyük bir ödül verecektir,” [45] cümlesi, bu gerçeği açık ve net olarak ortaya koymaktadır...
Görülüyor ki, bu âyetin lafzında söylenen ve söylenmek istenen mâna, müteşâbih olmadığı gibi anlaşılması güç de değildir; aksine, maksadına uygun olarak âyette söylenen ve söylenmek istenen her iki manâ da açık, net ve anlaşılır durumdadır. Âyette müteşâbih olan, sadece “yedullah”tır. Bu âyette Allah’ın eli ve hakikatinin bilinmemesi, âyete herhangi bir kapalılık getirmemektedir. Aksine âyetteki maksadın, yani biatlaşmanın gerçekte Allah’la yapıldığını ve verilen sözün Allah’a verildiğinin daha açık ve net olarak anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır. Eğer “yedullahi fevka eydihim” cümlesi olmasaydı, Allah’ın bu biatlaşmaya bizzat iştirak ettiğini ve müminlerin de gerçekte Allah’a biat verdiklerini bu derece açık ve net olarak kavramak mümkün olmazdı. O hâlde, âyeti “Allah’ın kudreti veya nimetidir” anlamında tevil etmek, maksadı aşan bir manaya çevirmek olacağı için, hatadır! Ebu Hanife’ye göre böyle bir tevil, Allah’ın kendisi için isbat ettiğini nefyetmek anlamına geleceği için caiz değildir! [46] O hâlde ‘Allah’ın eli nasıldı?’ ‘Allah elini onların ellerinin üzerine nasıl koydu?’ vb. soruların sorulması yersiz ve gereksizdir… Zira âyetin mâna ve maksadı lafzında açıktır; indiriliş amacıysa, Allah’ın elinin hakikati hakkında bilgi vermek değil, âyette açıkça anlaşılan şeydir. Buna rağmen “Yedullah”ı, “Allah’ın gücüdür,” “kudretidir” şeklinde te’vil edilecek olursa, âyete maksadını aşan bir mâna yüklenmiş olur! İsteyen denesin!...
“Ey İblis! İki elimle yarattığım şeye secde etmekten seni men eden şey nedir?...” [47] ve Yahudilerin “Allah’ın iki eli de bağlıdır…” sözüne verilen cevapta: “… Aksine Allah’ın iki eli de açıktır…” [48] âyetleri de muhkemdirler. Birincisinde yüce Allah, Adem’i bizzat kendisinin yarattığını söylemektedir. İkinci âyette ise, “cimrilik” ve cömertlik anlamında iki deyim söz konusudur. Yahudiler, “Allah’ın iki eli de bağlıdır…” demekle O’nun – Haşa! – cimri olduğunu ima etmek istemişler. Allah da onlara verdiği cevapla, cömertliğinin, yani lütfunun, ihsanının, rehmetininin ve bereketinin devam etmekte olduğunu söylemiştir… Her iki âyette de Allah’ın ellerinin keyfiyeti söz konusu edilmemiştir…
Görülüyor ki, müteşâbihlerin içinde yer aldığı âyetler dahi muhkemdir; kast edilen manaları açıktır, onlardan bir kısmını anlamak için te’vile dahi ihtiyaç hissedilmemektedir. Ayrıca, ‘Vücuh’ ve ‘Nezair’ kapsamına giren ‘lafızları bir manaları ayrı’ ve ‘mânaları bir lafızları ayrı’ âyetler; herhangi bir sebepten dolayı ‘Mübhem’, ‘Mücmel’, mana, maksatları ‘Müşkil’ sayılan, dolayısıyla anlaşılması güç olan bir kısım âyetler de, sistemli ve metodik bir yaklaşımla lafız ve mana bütünlükleri içerisinde anlaşılmaya çalışılırsa, mutlaka ehlince te’vil edilebilir niteliktedirler; bugün için olmasa bile yarınlarda, bir kısmının zamanı geldiğinde ilimde ve teknolojide derinleşme /rüsuh arttıkça bazı âyetlerin mâna ve maksatları daha açık olarak bilinecektir. O nedenle böylesi âyetleri te’vilini sâdece Allah’ın bileceği müteşâbihler katagorisine girdirmek doğru bizce doğru değildir.
3. MÜTEŞABİHLERİN TE’VİLİ TARTIŞMASI
Buraya kadar yapmış olduğumuz çalışmada, Kur’an’da muhkem ve müteşâbih âyetler tasnifine esas teşkil eden Al-i İmran suresinin yedinci âyetini, dil, Kur’an ve tarihi arka plân bütünlüğü içerisinde ele alıp inceledik. Muhkem ve müteşâbih âyetleri yakından tanıdık. Kur’an’daki müteşâbihlerin neler olduğunu tespit ettik. Gördük ki, Kur’an’daki müteşâbihlerin te’vilini, sâdece Allah bilir; “ilimde râsih olanlar” da dâhil, başkaları kesinlikle bilemezler. O zaman akla şu soru gelmektedir: “Peki, öyleyse, müteahhirun ilim adamları neye göre, ‘ilimde râsih olanlar da müteşâbihlerin te’vilini bilirler’ hatta ‘bilmelidirler…” demiş olabilirler?
Bizce bu sorunun cevabı, yukarıda da geçtiği üzere, muhkem ve müteşâbih ayrımında ve Kur’an’daki müteşâbihlerin tespitinde gerektiğince bilimsel bir yaklaşımın sergilenememiş olmasında yatıyor olabilir. Yukarıda da işaret edilmişti, Kur’an yorumcularından bir kısmının, objektifliği sağlayan metodolojik hassasiyeti, sırf ayetteki gerçekleri ve hakikatleri kendinden anlama amaç ve hedefini zaman zaman bir tarafa bıraktığı ve toplumsal kişiliği ile bağlantılı olarak sübjektif değer ve yargılarını ön plâna çıkardığı söz konusu olabilmektedir. Nitekim Kur’an’daki hakikatleri ve gerçekleri değil de, savunucusu olduğu bir mezhebi veya bir fikri veya nefsine hoş gelen bir anlayışı yahut da fitne çıkarmak amacıyla müteşâbihleri te’vil etme arzusu ve çabaları tefsir sürecinde hiç de azımsanamayacak kadar rastlanılabilen sapmalardır; Kur’an’daki ifadesiyle “zeyğ”lerdir… [49] Mesela Nisaburî demiştir ki, pek çok ilim adamı, şâyet kendi görüşü varsa kendi görüşünü, bir mezhebin aşırı derecede savunucusuysa mezhebinin görüşünü esas alarak görüşüne ya da mezhebinin kanaatine uygun gördüğü her âyete: muhkem, karşı olduğu mezhebin görüşüne uygun gördüğüne de müteşâbihtir’ damgasını vurmuştur. Sözgelimi Mu’tezilî âlimlere göre, لا تدركه الابصار وهو يدرك الابصار “Gözler onu idrak edemezler, ama O gözleri idrak eder...” [50] âyeti rü’yetullah konusunda kendi görüşlerine uygun düştüğü için muhkem, Sünnî âlimlere göre ise müteşâbihtir; âynı şekilde وجوه يومئذ ناضرة الي ربها ناظرة “O gün bir takım yüzler parlamaktadır; Rablerine bakmaktadırlar...” [51] âyeti de mu’tezilîlere göre müteşâbih, Sünnîlere göre muhkemdir… [52]
Kur’an’a yaklaşım amacı ve tarzı bu olursa, âyetlerin lafızları da elbette, içerdiği manaları, tıpkı açık, sakin ve temiz bir havada; arı, duru ve berrak bir denizin dibindeki nadide cevherleri, zihni, kalbi ve basireti açık insanlara açık ve net olarak gösterdiği gibi açık ve net olarak göstermez! Kişideki zihin bulanıklığı ya da basiretsizlikle birlikte haktan sapma meyli; özellikle de fitne çıkarma arzusu, o berrak suya boya katıp bulandırdıktan sonra içerisinde bir şeyler aramaya benzer! Veya lafızların söylediklerini değil de söylemediklerini ona söylettirme çabası da denizi içinden bulandırıp sonra dibindekileri görme çabasına teşbih edilebilir… Deniz bulandırıldıktan sonra, artık suyu da içerisinde barındırdığı nadide mücevherleri de bulmak imkânsızdır…
İlk ve büyük müfessirlerimizden İbn Cerir et-Taberî’ye göre, “Allah Teala’nın Peygamberine vahy ettiği Kur’an’ın hepsi kendisine ve ümmetine açıklanmak ve âlemlere hidâyet olmak üzere indirilmiştir. O’nun kitabında ne insanları ilgilendirmeyen ve onların ihtiyacı olmayan bir âyet vardır ne de ihtiyaç duydukları halde anlamaları imkânsız bir âyet… Şâyet onların ihtiyaçları olduğu halde bazı âyetler onlara kapalı olacak olsaydı, elbette indiriliş maksadına aykırı olmuş olurdu.” [53]
Kanaatimizce Taberî’nin bu tespiti, hiç şüphesiz, zihni, kalbi ve basireti açık bir ilim adamının açık, sakin ve temiz bir havada; arı, duru ve berrak bir denizin dibindeki cevherleri arama çabasının akla, fikre ve tecrübeye dayalı samimi bir itirafıdır. Ne gariptir ki, Arap Dilini ve Edebiyatını bir Arap Dilbilimcisinden daha iyi bildiğini iddia eden [54] meşhur müfessirlerimizden Zemahşerî’nin tefsir ilmindeki, inkâr edilemez büyüklüğüne, başarısına ve hizmetine rağmen, aynı zamanda bir mezhebin savunuculuğunu da yapıyor olması, onu müteşâbihler konusunda zihnî duruluktan tamamen uzaklaştırmıştır. Belki de bu yüzden Zemahşerî, âyetin kendisinden değil de harici bir sebepten ötürü vakf işâreti وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِcümlesinin sonuna konulmalıdır, dedikten sonra gerekçesini de şöyle açıklamıştır: Şâyet Kur’an’ın bir kısım âyetleri müteşâbih olduğundan dolayı manası muhataplarınca bilinmeyecekse bu âyetler boş yere indirilmiş olurdu. Hâlbuki Allah ve Kur’an hakkında böyle bir şey düşünmek mümkün değildir. [55]
Zemahşerî’nin bu sözlerinden anlaşılıyor ki, âyetin metni ve dil açısından herhangi bir sorun yoktur; vakf işâretinin yeri وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَ الله’dan sonradır ve doğru olan da budur. Fakat âyetin dışındaki bir sebepten, onun ifadesiyle: ‘hâricî bir sebepten...’ ötürü biz vakf işâretinin yerini değiştirmek zorundayız... Bu yaklaşım tarzı, yalnızca Zemahşeri’ye âit olmayıp, ‘...ilimde râsih olanlar da müteşâbihatın te’vilini bilir’ görüşünü savunan daha pek çok ilim adamı tarafından da sergilenmektedir. Meselâ, Kafiyeci, Müteahhirundan ilim adamlarının bu husustaki görüşlerini şöyle özetlemiştir: “İkinci fırka ise: Müteahhirundur. Onlar, ilimde rüsûh sahibi olanların müteşâbihin te’vilini bileceklerini söylemişlerdir. Allah’ın “İlimde rüsûh sahibi olanlar” lafzındaki ilim üzerinde tevakkuf etmek, ondan önce durmamak, ilimde rüsûh sahibi olanların müteşâbihatın te’vilini bilmelerinde bir hisseleri vardır demektir. Eğer olmasaydı, onlar “Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin indindendir,” demeleri, diğer insanlar üzerinde bir üstünlük sağlamasını gerektirmezdi. Zira herkes bu müteşâbih âyetlerin Allah tarafından olduğunu söylemektedir. Bundan dolayı çeşitli devir ve tabakalardaki müfessirler, Kur’an’dan bir şeyin tefsirinde tevakkuf etmeksizin, her âyeti tefsir ve te’vil ederek açıklamışlardır. Şâyet yine müteşâbihi Allah’tan başka bilen olmazsa, cahiller için Kur’an’ı tenkid etme külfeti doğar ve anlaşılmayan bir şeyle hitap edilmiş olurdu. Bu da zencinin Arap’la konuşması gibi olurdu. O halde müteşâbihatın usûle uygun ve doğru olarak te’vili vaciptir. Cahillerin tenkidini önlemek, tembellerin ilgisini çekmek ve en sağlam yola girmek için böyle bir te’vilin yapılması gerekmektedir. Bundan dolayı bazı müfessirler ألم deki “elif” Allah’ın iyiliklerine, “lâm” lütfuna, “mim” ise mülküne delâlet eder; yine ألم lafzının manası hakkında bazıları: أنا الله اعلم “Ben Allah’ım; çok iyi bilirim” demişlerdir. Yine bazıları, “elif” Allah’ın, “lam” Cibril’in, “mim” ise Muhammed’in kısaltılmışıdır, yani Kur’an Allah tarafından, Cibril lisanıyla, Hz. Muhammed’e indirildi, demişlerdir. [56] Diğer sûre başlarının izahı da buna göredir.” [57]
F. Razî ise, Kur’an’daki müteşâbih âyetlerin bulunma ve bilinme gerekçelerini şu argümanlarla izah etmeye çalışmıştır:
1. Kur’an’da müteşâbih âyetler mevcuttur. Onları idrak ise, son derece meşakkatli bir iştir. Meşakkat ise, sevabın artmasını sağlar...
2. Eğer Kur’an’ın bütünü muhkem olsaydı, tek bir mezhebe mutabık olurdu. O mezhebin açıklamaları da kendisinden başka mezhepleri iptal etmiş sayılırdı ki, bu durum da görüş sahiplerini o açıklamaları kabul etmekten ve o konuda düşünmekten nefret ettirirdi...
3. Kur’an’da hem muhkem hem de müteşâbih âyetlerin bulunması, onun üzerinde düşünen kimseye aklî delil getirme ihtiyacını hissettirir. O takdirde kişi taklitçiliğin karanlığından kurtulur, istidlâl ve beyyine aydınlığına kavuşmuş olur...
4. Kur’an’da hem muhkem hem de müteşâbih âyetlerin bulunması, ilim adamlarını, çeşitli te’viller yapmaya ve aralarında tercih yapma olgusuna götürür. Bu da kişiyi Lügat, Nahiv, Usulü Fıkıh gibi ilimleri öğrenmeye sevk eder... [58]
Anlaşılıyor ki, Kur’an’daki müteşâbih âyetler konusunda Müteahhirun ilim adamlarının, Mütekaddimun’dan farklı görüş serd etmeye ve ‘müteşâbihlerin te’vilini ilimde râsih olanlar da bilir’, demeye sevk eden sebeplerden biri, âyetlere arı, duru bir zihinle objektif olarak yaklaşmamak ise, önemli sebeplerden biri de, yukarıdaki örneklerinde görüldüğü gibi, Al-i İmran sûrisinin yedinci âyetindeki müteşâbihleri tespitte dil ve Kur’an bütünlüğünü esas alacakları yerde, müşkillerini bunların haricinde halletmeye kalkışmalarıdır. Yani iğneyi kaybettikleri yerde değil, aydınlık gördükleri(!) başka yerlerde arama çabalarıdır. [59] Cahiller Kur’an hakkında ileri-geri söz söylermiş! Tek mezhebe mahkûm olunurmuş! İlim adamlarını düşündürürmüş! Sevapmış vs. Kur’an’dan kaynaklanmayan ve Selef döneminde hiç ihtiyaç duyulmayan şeyler gerekçe olarak ileri sürülmektedir… Düşünce bu olunca, bundan başka bir sonucun elde edilmesi de tabiî ki mümkün olmaz…
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat daha fazlasına lüzum hissetmiyoruz… Bu açıklamalarda net olarak görülüyor ki, âyetin lafzından /metninden değil, haricî sebeplerden ötürü müteşâbihlerin te’vili gerekli görülmektedir. Müteşâbihler te’vil edilmediği zaman Kur’an zan altında kalacaktır, gibi gayr-ı ciddi gerekçeler… Kimseyi töhmet altında bırakmak niyetinde değiliz, fakat öyle anlaşılıyor ki, ‘âyet söylemiyorsa sen ona söylettireceksin...’ gibi, aşırı sayılabilecek bir durum ortaya çıkmaktadır. Çünkü âyetin söylemediği bir manayı, yukarıda belirtilen muhayyel düşüncelerle de olsa, ona söylettirmek, en azından boya katıp denizi bulandırmaktan başka bir şey değildir. Bilinmelidir ki, Âyetin metni açısından doğru ve isabetli olan bir mâna dil ve Kur’an açısından da zorunluysa, artık bu manâ, sebep ne olursa olsun terk edilip, dile ve Kur’an’a aykırı bir mâna ile değiştirilemez. Taberî’nin de büyük bir vukuf ve basiretle söylediği gibi, tarafsız bir gözle ve dikkatle incelendiği zaman görülecektir ki, Kur’an’da, muhataplarınca bilinmeyecek âyetlerden söz edilemeyeceği gibi ‘anlaşılmaz’ bahanesiyle boş yere indirilmiş âyetlerden de söz edilemez! Yukarıda da örneklerle açıklandığı üzere, Kur’an’daki bir kısım müteşâbihlerin literal anlamları ve içerisinde yer aldıkları âyetlerin mâna ve maksatları bilinmektedir. Bir kısım müteşâbihler ise, içinde yer aldıkları âyetlerin mâna ve maksadını anlamaya engel teşkil etmedikleri gibi daha açık ve net olarak anlaşılmalarına katkıda bulunmaktadırlar. Ayrıca müteşâbihlerin hepsinin hakikatlerini bilmeye de ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü müteşâbihlerden bir kısmının zatı ve insanın idrak zaafiyeti bunu muhâl kılmaktadır.
Sonuç
Kur’an’da altı bin küsur âyettin büyük çoğunluğunun muhkem, çok az bir kısmının ise müteşâbih olduğu, yine Kur’an’ın kendi ifadesidir. Muhkemler Kitab’ın esasını teşkil ettikleri için onların tefsir ya da te’vili muhataplarınca yapılmış ve yapılmaktadır. Müteşâbihât’ın ise, ihtiva ettikleri hakikatlerin ve gerçek mahiyetlerinin Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceği de Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir. Bunları, âyetler içerisindeki literal /lafzî anlamlarıyla kabul etmek, keyfiyetlerini araştırmamak, siyakına uygun mâna vermek ve olduğu gibi inanmak esastır. Müteşâbihlerin, haber verilen şekliyle ispatı da inkârı da doğru değildir. Onları, bilhassa Allah’ın zatı ve sıfatları ile ilgili olanlarını te’vil etmek, hem âyetteki özgün mâna ve maksadı aşmak hem de Allah’ın, kendisi için ispat ettiği şeyi nefy etmek anlamına geleceği için caiz görülmediği gibi muhâl ile iştigal olarak da değerlendirilmiştir...
Kur’an’daki müteşâbihleri, Allah’ın zatı, esma ve sıfatlarının hakikati ve ahiret hayatı ile ilgili olarak haber verilen şeylerin gerçek mahiyeti, şeklinde üç grupta toplamayı uygun bulduk. Bunların hakikatlerini ve gerçek mahiyetlerini, iddiâ edildiği gibi, ne muhatapları bilir ne de ilimde derinleşmiş/rasih âlimler bilir. Aklıselim sahibi olup düşünen her gerçek ilim adamı bunların Allah katından olduğunu bilir ve her birisinde yüce bir hakikat ve indirilişinde büyük bir hikmet olduğuna inanır. Kalbinde haktan sapma eğilimi olan ya da fitne çıkarmak arzusunda bulunan kimseler gibi, onları te’vil edip hidâyetten sonra dalâlete düşmekten Allah’a sığınırlar… Allah’tan başka hiç kimse… Müteşâbihler, lafzın bizzat kendisinde gizlilik olan ve idraki asla umulmayan şeyler olunca, [60] bunların hakikatlerini ve gerçek mahiyetlerini bilmeyi /te’vil Allah’a bırakmaktan daha doğru ve gerçekçi ne olabilir? O halde söz konusu âyetteki vakfın وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُcümlesinden sonra olması, hem âyetin metni, hem de müteşâbihlerin hakikati ve gerçek mahiyeti açısından zorunludur; ondan sonra gelen cümlenin de iptidaiyye cümlesi olarak değerlendirilmesi dil ve metnin gereğidir. “Zira dil, kendinden murat edilenin gerçek olduğuna delâlet eder... [61]
Kendileri müteşâbihattan olmadıkları halde müteşâbih olarak değerlendirilen bir kısım âyetlerin, örneklerde de görüldüğü üzere, dil ve bağlam bütünlükleri çerçevesinde anlaşılmaları mümkündür. Tefsir yöntemiyle anlaşılmayan bir kısım âyetlerin te’vil yöntemiyle anlaşılmaya çalışıldığı ve kendilerinde murat edilen manaların, ihtimalle de olsa açığa çıkarıldığı muhakkaktır. Zaten bugüne dek Kur’an’da müteşâbih diye mâna verilmeyen neredeyse hiçbir âyetin bulunmayışı da bu gerçeği doğrulamaktadır…
Kur’an’daki müteşâbihlerin neler olduğunu gerektiği ölçüde tanımamış olan ya da bilimselliği bir tarafa bırakıp ön yargılı olarak âyete yaklaşan pek çok müfessir, kendilerince müteşâbih addettikleri âyetlerdeki manaların gizlenmesini bir takım hayırlara vesile kabul etmişlerdir. Oysa dil ve yöntem konusu olan hususların, bir takım muhafazakâr duygular ve muhayyel düşüncelerle halledilmeye çalışılmasının, Kur’an’ı zandan kurtarmak yerine, bir takım itirazlara, spekülatif yorumlara ve dinden sapmalara neden olduğu da ortadadır… Tefsirde esas olan, Kur’an’daki gerçek ve hakikatlerin arayıcısı olmaktır, ona gerçek(!) elbisesi giydirmeye çalışmak ve korumak değil!
[1] Ayrıca bkz. Cürcanî, Tarifat, s.200; İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘ŞBH’ mad; Rağıb, Müfredat, ‘ŞBH’ mad. Kafiyeci, Kitabu’t-Taysîr, s. 200.
[2] İmam Malik’in: “Öyle zannediyorum ki sen de o kişilerden birisin!...” sözüyle, hem kalbinde sapıklığa meyli olan kimseler hem de Rasulüllah (s.a.v.)’ın: Hz. Aişe’den nakledilen şu hadisi kast edilmiş olabilir: هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ... âyetini okudu ve onun müteşabihlerinin ardına düşen birini görürseniz, onun Allah’ın isimlendirdiği kimse olduğunu bilin ve ondan sakınınız, buyurdu. Bir başka hadisinde: “Kur’an hakkında nizâ etmek, cedelleşmek küfürdür, dedi.” (ٍİbn Kesir, Tefsir, II/6; Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis., VIII/80)
[3] Gazali sözlerine şöyle devam etmektedir: Zira 1. Rab Tealâyı cismiyetten tenzih etmek; 2. Kitapta varid olanı olduğu gibi tasdik etmek; 3. Hakikatini idrakten âciz olduğunu söylemek; 4. Sorulmadığı sürece bunların manaları hakkında konuşmamak, te’vile dalmamak; 5. Dildeki başka kelimelerle değiştirmek, eklemek, çıkarmak, ayırmak, birleştirmek gibi onlar üzerinde tasarrufta bulunmamak; 6. Hakikatini araştırmaktan ve zihninde düşünmekten geri durmak; 7. Müteşâbihat’ın bilgisini ehline teslim etmek ve kendisine gizli olan şeyin Peygambere, Velîye âyan olabilir demek, şarttır. (Bkz. İmam Gazalî, İlcamu’l-Avam an Ilmi’l-Kelâm, İstanbul, 1387, s. 3 vd.)
[4] Şûrâ, 42/11.
[5] Toshihiko İzutsu, İbn Arabî’nin Fusus’undaki Anahtar Kavramlar (Çev. Ahmet Yüksel Özemre), İstanbul, 1999, Fusus, s. 85.
[6] İzutsu, İbn Arabî’nin Fusus’undaki Anahtar Kavramlar, s. 86.
[7] Kafiyeci, Kitabu’t-Tasîr, s. 19.
[8] Nisa, 4/171.
[9] Müteşâbihat, bazen bir âyet bazen de ayette bir kelimedir. Kur’an’da, “Müdhâmmetan” (Rahman, 55/64) misalinde olduğu gibi tek kelimeye de âyet denildiği için biz, müteşâbihlerin hepsine âyet demeyi uygun bulduk.
[10] Usûl Âlimlerinin Kur’an’daki müteşabihlerin neler olduğu ve hikmeti hakkında geniş bilgi için bkz. M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, s. 33-45.
[11] İhlâs, 112/4.
[12] İbrahim, 14/48
[13] ”Tabiî ki yapmakta oldukları iyiliklere karşılık mü’minler için gözleri aydın edecek nelerin saklandığını hiç kimse bilmiyor.”
[14] Secde, 32/17.
[15] Taberi, Camiu’l-Beyan, XX1/64.
[16] Bkz. İsrâ, 17/60; Duhan, 44/43-46; Vakı’a, 56/51-56.
[17] Bkz. İsrâ, 17/60.
[18] Saffat, 37/62-67.
[19] Krş.: Mülk, 67/8; Alak, 96/18.
[20] Müddessir, 73-30-31.
[21] Kafiyeci, Kitabu’t-Taysîr, s.19.
[22] Bkz. S. 37.
[23] Cürcanî, Kafyeci ve daha pek çok ilim adamı eserlerinde el-hurufu’l-mukattaanın müteşâbihlerden olduğunu söylemiştir. Oysa huruf-ı mukattaa, adından da anlaşılacağı gibi tek tek ve kesik kesik okunan harflerdir. Harfler ancak sistemli ve mantıklı bir biçimde birleştirilerek kelimeler, kelimelerin sistemli ve mantıklı bir biçimde birleştirilmelerinden de cümleler vücuda getirilir; dolayısıyla kelimelerin ve cümlelerin manası olur, tek başına harflerin manası olmaz. Olursa, harflerin sâdece bulunduğu yerlere göre anlam ifâde eden şifresel ve sembolik manaları vardır. Aşağıda açıklanınca görüleceği üzere Al-i Imran suresinin yedinci âyetinde kast edilen ‘müteşabih’ ve onun te’viliyle ilgisi olmadığı halde lügatlarda, usûl ve tefsir kitaplarında rastladığımız bazı yorum mahiyetindeki açıklamaları buraya kelimenin lügat manası olarak almayı uygun bulmadık. Çünkü, bu yorumların müteşabih kelimesinin vaz’î manasıyla alakası olmadığı gibi söz konusu âyetteki kast edilen müteşâbihlerin hakikî mahiyetiyle de yakından uzaktan alakası bulunmamaktadır.
Şunu da belirtelim ki, şimdiye kadar bu harflere mana veren ilim adamları hep şifresel manalar vermişler ve sonunda: “Allah bununla neyi murat ettiğini daha iyi bilir...“ demeyi de ihmal etmemişlerdir. Fakat bu manaları verenlerden hiç biri, bu âyetten Allah’ın muradı budur deyip de kesin bir delil gösterememişlerdir... Ama bu harflerin ifâde ettikleri anlamlar kıyamete kadar çözümlenemeyecektir de denilemez. Çünkü ilim ve teknolojik gelişmeler Kur’an’ın anlaşılmasına katkıda bulunmaktadır; ileride bu katkının, daha da artmayacağını hiç kimse iddia edemez...
[24] Krş. Kırbaşoğlu, Prof. R. Hayri, Müteşabihat Konusundaki Yaklaşımların değerlendirilmesi veYeni Bir Yaklaşım Önerisi, Birinci Kur’an Sempozyumu, 1-3 Nisan, 1994, Bilgi Vakfı Yayınları, İstanbul, s.367.
[25] Bakara, 2/70.
[26] Bakara, 2/71.
[27] Fecr, 89/22.
[28] Bkz. Ğafir, 40/16; İnfitür, 82/19.
[29] Rahman, 55/26/27.
[30] Kasas, 28/88.
[31] Rum, 30/39; Bkara, 2/272.
[32] Bu ayetteki اسْتَوَى عَلَىkelimesinin lügat manası: istîlâ etmek, zorla ya da hîleyle ele geçirmek; koltuk vb. şeyin üzerine çıkıp oturmak; tahta veya makama kurulmak, yerleşmek gibi manalara gelmektedir. الْعَرْشِise, kürsü, taht, makam anlamındadır. Müfessirlerden bir kısmı ‘istiva’ kelimesine ‘istila etti’, kapladı, ‘feth etti’ manasını verirken, bir kısmı da “istekarra aleyhi” yani ‘üzerine çıktı oturdu’ manasını vermiştir. Oysa âyette kast edilen, sembolik bir anlamdır...
[33] Hadid, 57/4.
[34] Bkz. s. 25.
[35] Yunus, 10/3.
[36] Allah’ın Arş’a istivası hakkında bkz. A’raf, 7/54; Hud, 11/7; Yunus, 10/3; Ra’d, 13/2; Taha, 20/5; Furkan, 25/59; Kasas, 28/14.
[37] Secde 32/4-6.
[38] Bkz. A’raf, 7/54;Yunus, 10/3; Ra’d, 13/2; Tahâ, 20/5; Furkan, 25/59; Secde, 32/4; Hadid, 57/4.
[39] Bkz. Fussilet, 41/9-12; A’raf, 7/54; Yunus, 10/3; Hud, 11/7; Furkan, 25/59; Secde, 32/4; Kaf, 50/38; Hadîd, 57/4; Mücadele, 58/4.
[40] Bkz. Rahman, 55/5-9.
[41] Bkz. Taha, 20/50.
[42] Bkz. Fussilet, 41/12.
[43] Fetih, 48/10.
[44] Bkz, 48/18.
[45] Fetih, 48/10.
[46] Ebu Hanife, Fıkhu’l-Ekber, s.71, 72.
[47] Sad, 38/75.
[48] Maide, 5/64.
[49] Bkz. Âl-i İmran, 3/7.
[50] En’am, 6/103.
[51] Kıyâme, 75/22-24.
[52] Bkz. Nisaburî, Hasan b. Muhammed b. Huseyn, Ğaraibu’l-Kur’an ve Rağaibü’l-Furkan, (Taberî’nin Camiu’l-Beyân fî Tefsiri’l-Kur’an, Beyrut, 1978’ın hamişinde), III/138.)
Kur’an’a bu tarzdaki bir yaklaşım, yukarıda naklettiğimiz hristiyanların yaklaşımlarından pek farklı gözükmemektedir. Müslüman ilim adamlarının bu tarz yaklaşımı, fitne çıkarma niyetiyle olamasa bile doğrudan doğruya arzuya dayalı fasit bir te’vil /yorum olarak nitelendirilirse, yanlış olmaz...
[53] Taberî, Camiu’l-Beyan, III/116.
[54] Zemahşerî’nin şu sözü ilgililerce bilinmektedir: “Topuğuna işeyen Arap gelsin de dilini benden öğrensin!...”
[55] Bkz. Zemahşerî, Keşşaf, I/412-413.
[56] “…demişlerdi.” Fakat onlardan herhangi biri o lafızların verdikleri manalara delalet ettiğini aklî ya da nakli delillerle ispat edebilmişler midir? Veya “Allah’ın bu ayetten maksadı budur,” diyebilmişler midir?
[57] Kafiyeci, et-Taysîr, s. 61-62.
[58] Bkz. Razî, Mefatihu’l-Ğayb, VII/172.
[59] Krş. Hem klasik dönemde Kur’an’la ilgili kavramlara yaklaşımı ortaya koyması hem de Muhkem ve Müteşâbih ayrımındaki zihin bulanıklığının bilinmesi bakımından bu hususta söylenenleri yorumsuz olarak maddeler halinde nakletmek istiyoruz:
1. Kendileriyle amel edilmesi devam eden nâsih âyetler muhkem; hükümleri kaldırılmış mensuh âyetler ise, müteşâbih âyetlerdir.
2. En’am suresinin 151-152. âyetleri ki, Yahudilerin on emir olarak uygulamaları istenen hükümleri içeren âyetler muhkem, on dört surenin başındaki huruf-ı mukattaa harfleriyse müteşabih âyetlerdir.
3. Alimlerin te’vilini bildikleri ve manasını anladıkları âyetler muhkem; Hz. İsâ’nın semadan(!) ineceği zaman gibi Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı âyetler ise, müteşabihtir.
4. Helâl ve haramlardan bahseden âyetler muhkem, diğerleriyse müteşabihtir.
5. Allah’ın birliği, kudreti ve hikmeti gibi delilleri açık olan âyetler muhkem, tedebbür ve teemmülsüz manası anlaşılmayan âyetleriyse müteşabihtir.
6. Tek bir yoruma müsait âyetler muhkem, birden fazla te’vile müsait olan âyetler müteşabihtir.
7. Tafsilatlı olarak anlatılan kıssaların yer aldığı âyetler muhkem, sureler içerisinde anlamları bir olmakla birlikte farklı lafızlarla kısa ve muğlak olarak tekrar edilen kıssalar ise müteşâbihtir.
8. Açıklamaya ihtiyacı olmayan âyetler muhkem, açıklamaya ihtiyacı olan âyetlerse müteşabihtir.
9. Amele konu olan âyetler muhkem, Allah’ın sıfatları gibi amelle değil imanla ilgili âyetler ise müteşabihtir.
10. Lafzı ve manası açık olan âyetler muhkem, lafız ya da mana yönünden başkasına benzemesinden dolayı tefsiri mümkün olmayan âyetler ise müteşabihtir. (Bkz. Taberî, Camiu’l-Beyan, II/113 vd.)
[60] Cürcanî, Ta’rîfat, s.200.
[61] Kafiyeci, et-Taysîr., s.20.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
….“Şüphesiz o, şerefli [1]bir Kur’an’dır, korunmuş bir levhada bulunmaktadır...” [2]; “Şüphesiz o,
âlemlerin Rabb‘inden indirilmiş son derece değerli bir Kur’an’dır, Bir kitapta
muhafaza altına alınmıştır, temiz olanlardan başkası ona Dokunamaz!” [3]
“O, Ana Kitapta’dır; katımızda yüce ve hikmetlidir.” [4]
ÖZET
Kur’an “Âlemlerin Rabb’inden indirilmiş” İlahî bir kelâmdır. O, Hz. Muhammed’e inzal edilmeden önce “Bir levh”de, değişik bir ifade ile “Ümmü’l-Kitap”ta muhafaza altına alınmıştır. Ona temizlerden başkası asla dokunamaz! Ondaki bilgilerinden, ancak Allah’ın dilediği kadarı ihata edilebilir. Semavî kitapların da içerisinde yer aldığı bu “Ana Kitap”, İslâm kültüründeki yaygın adıyla Levh-i Mahfuz’dan başkası değildir. Levh-i Mahfuz, var olacak her şeyin, yaratılmaya başlamadan önce “kalem” ile kaydedilip muhafaza altına alındığı mükemmel bir projesi niteliğindedir. Göklerde ve yerdeki her şey; insanların, hatta tüm canlıların yaratılış süreçleri, diyalektikleri, kaderleri, ölü bedenlerin toprakta kaybettikleri ve korunanlar… Kıyamet süreci ve Ahiret hayatı… hakikatleri itibariyle orada soyut bir biçimde kayıtlıdırlar. Eşyanın yaratılma sürecine girmesiyle birlikte bu soyut proje, tıpkı mükemmel bir filmin karelerinin projeye uygun olarak detaylı bir biçimde sahneye aktarıldığı gibi, zaman ve mekân içerisine somut bir gerçek olarak yansıtılmış ve yansıtılmaktadır... Levh-i Mahfuz’un hakikatini idrak beşer için mümkün değildir. Fakat başta Kur’an ve Hadisler olmak üzere, kaynaklarda açıklandığı ölçüde, bu ezelî ilmin mahiyeti ve muhtevası hakkında bilgi edinmek mümkündür. İşte bu makalenin amacı, kadim olan İlm-i İlahî’nin, yaratılmışlar cihetine bakan bu sembolik ifadesini, imkân ölçüsünce, Kur’an ve Hadisler açısından tanıtmaktır…
Anahtar Kelimeler
Levh, Kalem, Levh-i Mahfuz, Ümmü’l-Kitab, Kitâbinmubîn, İmaminmubîn
Giriş
Bu üç ayette, “mecîd”, yani “şan ve şerefi yüksek”, “hikmetli” ve mu’ciz vasıflara sahip Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Muhammed’e inzal edilmeden önce “korunmuş bir levh’de, diğer adıyla, “Ümmü’l-Kitab’ta” muhafaza altına alınmış “yüce bir kitap” olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu ayetlerde dikkat çeken diğer bir husus ise, Kur’an’ın, doğrudan doğruya Âlemlerin Rabbi’nden (tenzilün min rabbi’l-âlemin) veya Allah katında “aliyy” ve “hakîm” olan bir kitaptan indirilmesidir…
İncelendiği zaman, “mesnetsiz…” olarak nitelendirilebilecek bir takım farklı görüşler belirtenler olsa da, bizce ve tahkik ehli birçok ilim adamına göre, hiç şüphe yok ki, Kur’an’ın indirildiği Allah katındaki bu levh, diğer adıyla “Ana kitap”, İslâmî literatürdeki yaygın adıyla “Levh-i Mahfuz”dan başkası değildir. Kur’an oradan, onun, ileride açıklanacağı üzere, maddî harflere, kelimelere, cümlelere büründürülerek indirilmiş hissî ve zahirî bir parçasıdır. Tıpkı kalbimizdeki/belleğimizdeki/ezberimizdeki Kur’an’ın metni gibi… O, “Hakk” olarak, ama manevî yapısı ve hakikatiyle değil, aslî hüviyetini koruyan şekliyle insanlık âlemine bir gerçek/hakk olarak yansıtılması suretiyle inzal edilmiştir: “Ve bi’l-hakki enzelnahu ve bi’l-hakki nezele”, “Biz onu ‘hakk’ olarak indirdik, o da ‘hakk’ olarak inmiştir…” [5]ayeti buna delildir. Kanaatimizce bu ayet, Allah katındaki levh’de bulunan Kur’an ile elimizdeki Kur’an’ın, belki soyut ve somut /hakikat ve hakk farkına rağmen, aynadaki görünen ve görüntü misali, dil, lafız, nazım ve mana olarak aynı olmasa bile, gayrı da olmadığını söylemektedir. Nitekim her ikisi de Allah tarafından korunmuşluk vasfına sahiptir; birincisi Levh’de ikincisi ise evrende… [6] Kıyâme suresinin 16-19. ayetlerinin de bunu desteklediğini düşünmekteyiz. Bunu takip edecek olan makalemizde – inşallah! - bu hususa genişçe yer verilecektir. Tabiî ki, Allah’daki /Levh-i Mahfuz’daki asıl dlup bizdeki, yani belleğimizde, dilimizde, kalbimizde, yazılı sahifelerde bulunan Kur’an ise, O’ndan indirilendir. Birincisi tamamen Allah’a aittir ve O’nun esma ve sıfatları gibi hakikat itibariyle bilinemez mahiyettedir. Bizdeki Kur’an ise, Allah’ın kelam, semi’, basar gibi sıfatlarının yaratılmışlarda tecelli edip somut bir biçimde yansıdığı gibi, “Ümmü’l-Kitap”tan akseden görünümüdür. Cibril’in, Hz. Peygamber ve bizlerin okuyacağı, anlayacağı; dil, yazı vb. iletişim araçlarıyla bir yerden bir yere nakledebileceği şekle indirgenmiş/inzal edilmiş somut bir görünüm olarak değerlendirilebilir.
Kur’an-ı Kerim, az önce de geçtiği üzere, aslı itibariyle Allah’ta, diğer bir ifade ile Levh-i Mahfûz’da, bizlere intikal eden somut şekliyle de evrende “mahfuz” vasfına da sahiptir, koruma altındadır. Onu, başta “emin” [7] vasfına sahip Cibril olmak üzere, “bi eydî seferatin kirâmin berareh” [8] , “yazıcı meleklerin tertemiz elleriyle”; “fî suhufin mükerrmetin, merfûatin mutahhare” [9] pâk/tertemiz, son derece kıymetli/mükerrem sahifeler üzerine yazıp peygamberlere indirmekle görevli olan elçiler ise, fıtraten “temiz”, ahlâken “yüce” ve “güvenilir”dirler… Melekler, ne onu alırken asıl kaynak olan Levh-i Mahfûz’a ne de ondan indirirken, indirilen pasajlara, yani Kur’an nüshalarına hiçbir biçimde zarar ver(e)mezler! Kötü niyetli, şeytan ruhlu kimseler ise, özellikle İblis onun semtine bile erişemeyeceklerdir… Allah’ın dilemesi hariç, [10] kıyamete kadar hiç kimse, zerre kadar da olsa, Kur’an’a, tahrif, değiştirme, iptal gibi amaçlarla dokunamayacaktır. Zira Hz. Peygamber’e inzal edilip tebliğ edildikten sonra da onun koruyucusu yüce Allah’tır… [11]
Levh-i Mahfuz’un hakikatini ve gerçek mahiyetini, lahutî ve erişilmez olduğu için Allah’dan başka, melekler ve peygamberler de dâhil, hiç kimsenin bilemeyeceği muhakkaktır. Aşağıda nakledileceği üzere, bir kısım ilim, irfan ve fikir sahibi kimseler Levh-i Mahfuz’un neliği hakkında tavsifî bir takım bilgiler vermiş olsalar da, bunlar, büyük çoğunlukla zandan ve tahminden öteye geçemektedirler. Kur’an açısından, öylesi zannî bilgilerin hakikat karşısında hiçbir bilgi değeri bulunmamaktadır. [12] Gabya ait olduğu için onu tam olarak idrak etmek, ihata etmek de mümkün değildir. Allah izin vermedikçe, vahiy elçisi Cibril ve diğer mukarreb melekler de dâhil hiçbir beşerin ona muttali olması ve oradan bilgi alması da imkânsızdır. Zira “Vela yuhitune bi şeyin min ılmihi illa bimaşae…” ayeti buna da işaret etmektedir. “Onun dilediğinden başka ilmini hiç kimse ihata edemez…” [13]
Kanaatimiz odur ki, Levh-i Mahfuz’un hakikatini, mahiyetini ve muhtevasını bütünüyle idrak etmek beşer için; özellikle, idrak yetileri sınırlı olan insan için mümkün değildir. Böyle bir şeyi tahayyül etmek bile imkânsızdır… Onun ne olduğunu ve muhtevasını tam olarak, ancak Allah bilir. Fakat yüce Allah’ın bir kısım ayetlerinde ondan bahsettiğini ve içeriği hakkında bilgiler verdiğini de bilmekteyiz. Sıhhat derecesi tam olarak bilinmiyor olsa da, bir kısım hadislerde de Levh-i Mahfuz’dan söz edilmiştir. O nedenle Kur’an ve hadislerden hareketle düşünen kimseler için Levh-i Mahfuz hakkında ipucu niteliğinde de olsa bilgiler yok değildir! Bu ipuçlarıyla Levh-i Mahfuz’un künhüne /hakikatine vakıf olunamaz, ama onun mahiyeti ve içeriği hakkında az çok bilgi sahibi olmak da imkânsızdır denilemez... Biz bu makalemizde, Kur’an’dan ve hadislerden aldığımız bilgileri titizlikle incelemek, anlamaya çalışmak suretiyle Levhî Mahfuz ve ondan indirilen Kur’an’ın mahiyeti hakkında imkân ölçüsünce tespitler ve değerlendirmeler yapacağız. Öncelikle İslâmî literatürdeki Levh-i mahfuz adı ve bu adın oluşumu hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz. Sonra bu kavramın sözlüklerde, Kur’an’da, hadislerde ve bunlarla ilgili diğer kaynaklarda açıklanan mahiyetini idrakimiz ve dilimiz ölçüsünce tanıtacağız. Daha sonra da Levh-i Mahfuz’un ne olup olmadığını, tam olmasa da, anladığımız kadarıyla, tanıtmaya çalışacağız. Şunu da belirtmeliyiz ki, Kur’an’daki “levh” ve o anlamdaki tabirlerle kast edilen şeyin Levh-i Mahfuz olduğu hususunda bizim şüphemiz bulunmamaktadır. O nedenle biz bundan sonraki kullanımımızda farklı isimler yerine hep “Levh-i Mahfuz” tabirini kullanacağız.
1. “Levh-i Mahfûz” Adı
“Levh-i Mahfuz”, yazı yazmaya uygun “yassı ve düzgün satıh/yüzey” anlamına gelen levh ile “korunmuş, muhafaza altında bulundurulan” anlamındaki mahfuz kelimelerinden oluşmuş Türkçe bir isim tamlamasıdır. “Levh-i Kaza ve Kader” olarak da adlandırılan Levh-i Mahfuz, olmuş ve olacak her şeyin ind-i İlâhî’deki varlıkları/vücudları, ilmen mevcudiyetleri [14] olarak tarif edilmektedir.
“Kur’an’ın Aslı”, diğer bir ifade ile “İnzal Öncesi Kaynağı” denilince, İslâm Kültürü’nde ilk akla gelen ve yaygın olarak kullanılan terim, hiç şüphesiz Levh-i Mahfuz terimidir. Oysa bu terim, bu şekliyle, yani isim olarak Kur’an’da hiç geçmemektedir. Kur’an’da, sadece bir ayette isim cümlesi hâlinde “O, korunmuş bir levhada’dır” anlamında kullanılmıştır. Daha sonra bu ifade, İslâmî kaynaklarda el-Levhu’l-Mahfuz ve Levh-i Mahfuz şeklinde isme dönüştürülmüş; yaratılmış ve yaratılacak her şeyin kaynağı ve bilinen bir kitap için özel isim olarak kullanılmış, hâlen de kullanılmaktadır. Müfessirlerin ekseriyetinin kanaatine göre Kur’an’daki “Kitab” [15] ve “Kitab-ı Mübin” [16] tabirleriyle de kast edilen Levh-i Mahfûz’dur. Tağyir ve tahrife karşı korunmuş olan bu kitap Kur’an’da “mestur/yazılmış” ve “meknun/gizlenmiş” [17] olarak da tavsif edilmiştir.
İslâmî literatürde ve Kur’an’da “Allah’ın Vahy Ettiği Bütün Kitapların Kaynağı,” [18] “Tanrısal Bilgi Hazinesi,” [19] “Allah’ın Bilgisi”, [20] “Allah’ın Bilgi Hazinesi,” [21] “Ulvî Âlemde Evrenin İlk ve Lâhutî Varlığı,” [22] “Nefs-i Küllî” [23] ve “Levhinmahfuz,” [24] Ümmu’l-Kitab, [25] İmam-ı Mubîn, [26] “Kitâb-ı Mubîn olarak da nitelendirilip adlandırılan Levh-i Mahfûz tefsirlerde, hadis mecmualarında, tasavvufî ve felsefî eserlerde genişçe yer verilip çeşitli bakış açılarına göre değerlendirilmiştir. Bu çalışmamız, daha ziyade Kur’an, Hadis ve tefsirler çerçevesinde olacağından, bu kavramın tasavvufî ve felsefî izahlarına fazla girmeyeceğiz; yapacağımız birkaç alıntı ile az da olsa, okuyucuya bir hatırlatmada bulunmakla yetineceğimizi belirtmek isterim. [27]
2. Lügâtte “Levh” / “Levh-i Mahfûz”
Çoğulu elvâh olan levh kelimesi, lâha / yelûhu fiilindendir. Lâha ortaya çıktı, göründü; yıldız ve benzerleri için, parladı, ışık saçtı; ısındı, yanıp kavruldu gibi manalara gelmektedir. el-Levh, ister tahta, ister kemik, düz ve yassı taş, isterse başka bir şeyden olsun, üzerine yazı yazılabilen düz ve enli olan her şeye verilen addır. Nitekim levh’in yassı ve enli şey /safîha anlamı, Kamer suresinin on üçüncü ayetinde: “zati elvâh” tabiriyle tahta; Burûc suresinin yirmi ikinci ayetinde ise, “korunmuş bir levhtedir” şeklinde yazı malzemesi anlamında kullanılmıştır. Resûlullah (sav): “Falanı çağırın!” dedi. O da, divit ve levh ile gelince, “Yaz: “Lâ yestevi’l-kâ’ıdûn...” buyurdu. [28] Başka bir hadiste, sahifelere yazılmış ve iki kapak arasında cem edilmiş Kur’an için: Ma beyne’l-levhayn tabiri kullanılmıştır. [29] Bu vb. ayet ve hadislerde geçen levh (çoğulu elvâh) kelimesi sahife, kâğıt yerine kullanılan, fakat keyfiyeti bir kısmında meçhul soyut ve somut yazı malzemeleri veya onlara tekabül eden eşya anlamında da kullanılmaktadır. Hareket ettirildiğinde parladığı için kılıç ve mızrak gibi silahların ucuna da elvâhu’s-silâh tabir edilir. Susuzluk anlamına da gelen levh, lâm harfinin zamme/ötüre okunmasıyla el-lûh, gök ve yer arasındaki hava; bilhassa levvâh, yakıcı kavurucu atmosfer anlamında kullanılmıştır. [30] Nitekim Müddessir suresinde cehennemin özelliklerinden söz edilirken: “levvâhatun lil beşer”/“O, deriyi bir çırpıda yakıp kavuran bir ateştir.” [31] denmiştir.
3. Kur’an’da “Levh” ve “Levh-i Mahfûz”
Kur’an-ı Kerim, kendi ifadesine göre, Ramazan ayında [32] ve mübarek bir gece [33] olan Kadir gecesinde [34] Leh-i Mahfuz’dan Hz. Muhammed’e Cebrail vasıtasıyla indirilmeye başlamıştır. Bu tarih M. S. 610 yılı, Ramazan ayı ve (kesin olmamakla birlikte) 17. Pazartesi gününe tekabül etmektedir.
“Levh-i Mahfuz” tabiri Kur’an’da hiç geçmemektedir. Ama levh kelimesi, Kur’an’da isim olarak toplam beş ayette kullanılmıştır. Bunlardan biri, Nuh’un, gemisini inşa ettiği tahtalar (zat-ı elvâh); [35] üçü, Allah’ın, Tur-ı Sîna’da Hz. Musa’ya imlâ ettirdiği ayetlerin üzerine yazıldığı düz ve yassı yazı malzemeleri (elvah); biri de şan ve şeref sahibi Kur’an’ın kendisinde muhafaza altına alındığı levh hakkındadır. Şimdi bu ayetleri ve bunlardaki levh kelimesini daha yakından tanımaya çalışalım:
a. Levh’in Tahta Anlamı
“Biz Nuh’u, tahtalar ve büyük çivilerle (zatı elvah ve düsür) inşa edilmiş bir gemiye bindirdik...” [36]
Müfessirlerin ortak kanaatine göre bu ayette geçen “disâr” (çoğ. düsûr) kelimesi, gemicilikte kullanılan büyük, kalın demirden çivi (mismar) anlamındadır. Bu kelime liften örülmüş, gemilerin parçalarının birbirine bağlamak için kullanılan kalın ip, halat anlamına da gelmektedir. “Elvah” ise, levh kelimesinin çoğul formudur; enli ahşap /tahta anlamında kullanılmıştır. [37]
b. Levh’in Yazı Malzemesi Anlamı
- “Biz, levhalara (fi’l-elvah) onun için öğüt maksadıyla her şeyi yazdık; orada gereken her şeyi de açıkladık, sonra dedik ki: ‘Bunlara sıkı sarıl; kavmine de bunları en iyi biçimde alıp değerlendirmelerini söyle! Yakında fasıkların yurdunu size göstereceğim!” [38]
- “Musa, öfkeyle dolu ve üzgün bir vaziyette kavmine dönüp geldiğinde: ‘Siz, benden sonra ne kötü işler yapmışsınız! Yoksa Rabb‘inizin emrinin /cezasının gelmesi için bir aceleniz mi vardı?’ dedi ve elindeki levhaları yere bıraktı (ve elkâ’l-elvah) , kardeşinin başını tutup kendine doğru çekerek silkelemeye başladı...” [39]
- “Musa'nın öfkesi dinince levhaları yerden aldı (ehaze’l-elvah). Onlardaki bir nüshada, ‘Rablerinden korkan kimseler için, hidayet ve rahmet vardır’ (ibaresi yazılıydı.)” [40]
Bu ayetlerin üçünde de Hz. Musa’dan ve onun Tur’da Rabbi ile buluşmaya gittiğinde [41] Rabbinin ona Tevrat’ı imla ettirip yazdırdığı, kavmi ve kardeşi Harun ile tartışırken Hz. Musa’nın elinden yere bıraktığı ve yine Hz. Musa tarafından yerden alınan levhalardan söz edildiği açıktır. Zira bu gerçek, hem ayetlerin metinlerinden hem de bağlamlarından anlaşılmaktadır. Bu konuda hiçbir kuşku bulunmamaktadır. Fakat bu levhaların madeninin ne olduğu konusu tartışılmaktadır. Müfessirlerden kimine göre pişirilmiş tuğladan, kimine göre de yazı yazılabilen yumuşak taştandır. [42] Hatta bu levhaların zümrütten, yakuttan, zebercetten, ağaçtan ve Allah’ın Musa için yumuşattığı taştan olduğu dahi söylenmiştir. [43] Bizce bu levhaların neden olduğu pek de önemli sayılmaz. Zira konumuz bu değildir. Bizce önemli olan ve bilinmesi gereken, bu levhaların üzerine yazı yazılan yassı, düz yüzeylere sahip yazı nesnesi olduğudur.
c. Beşer İçin Mahiyeti Meçhul “Korunmuş Levha” Anlamı
“Şüphesiz o, şan ve şerefi yüce bir Kur’an’dır, korunmuş bir levhada bulunmaktadır.” [44]
Âyetteki mahfûz kelimesi, farklı bir kıraatte Kur’an kelimesinin sıfatı olarak değerlendirildiği gibi, levh kelimesinin sıfatı olarak da değerlendirilmiştir. Birinci kıraate göre, “Kur’an korunan bir lavhda’dır;” ikinciye göre ise, “Korunmuş Kur’an bir levhadadır.” Bizce birinci kıraat ve mana metne daha uygun düşmektedir...
Bu ayette tekil formu ve korunmuş vasfı ile geçen levh’den maksat, Kur’an’da “Ümmü’l-Kitap” ve “Kitabinmeknun” olarak da zikredilen Levh-i Mahfuz olduğunda pek çok müfessir ittifak hâlindedir. Mesela Maverdî, Zemahşerî, Razî, Kurtubî, Kadı el-Beydavî, Nesefî, İbnü Kayyim, İbn Kesir, Şevkânî’yi sayabiliriz. Bir kısım müfessirler ise, buradaki levh’e doğrudan doğruya Lehvh-i Mahfuz dememekle birlikte bunu ima etmişlerdir… Yeri geldikçe bu müfessirlerin düşüncelerinden söz edilecektir…
Görülüyor ki, lügatte farklı manalara da gelen levh kelimesi, Kur’an’da, sadece tahta ve - ister soyut olsun ister somut - üzerine yazı yazılabilecek düz, yassı ve pürüzsüz yazı malzemesi ve Levh-i Mahfuz, yani peygamberlere indirilmiş olan suhuf ve kitaplar da dâhil, olmuş ve olacak her şeyin ind-i İlâhî’deki varlıkları/vücudları; muhafaza altına alınmış hakikatleri anlamında kullanılmaktadır.
4. Hadislerde Levh-i Mahfûz
Levh-i Mahfûz, levh kelimesi ve türevleri hadislerde takdir-i İlahî’nin ezelde yazıldığı soyut cevher ve üzerine yazı yazılabilen düz satıh, yazı nesnesi anlamında kullanılmıştır. Bu konuda şu rivayetleri örnek gösterebiliriz:
Ahmed b. Hanbel’in naklettiğine göre Rasulüllah (sav) Levh-i Mahfûz hakkında şöyle demiştir: “Hiçbir şey yok iken Allah vardı. Daha sonra Allah Levh’i (mahfûz) yarattı ve yaratılacak olan her şeyi, kıyâmete kadar olacak durumlarıyla birlikte oraya kaydetti.” [45]
İbn Abbas ve Ebû Hureyre’den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Rasulüllah (sav) dedi ki: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona, “Yaz!” dedi. O da: “Neyi yazayım?” deyince: “Kaderi” (başka bir rivayette): “Kıyâmete kadar olacak şeyleri...” (Başka bir rivayette): “Ebediyete kadar olan ve olacak her şeyi yaz” buyurdu. O da ebediyete kadar olacak şeylerin hepsini yazdı.” [46]
Rasulüllah (sav) diğer bir hadisinde de: “Allah, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce, arşı su üzerindeyken, varlıkların miktarlarını takdir etmiş bulunuyordu” demiştir. [47]
Bu üç hadisin, Kalem suresindeki “Nûn ve’l-kalemi vemâ yesturûn…” [48] ayetinde kendisine yemin edilen “kalem ve onun yazdıkları” ibaresiyle de mâna yönünden ilgisinin olduğu söylenebilir…
Nisa suresinden 18. ayetinin de içerisinde yer aldığı pasaj indirildiği zaman Rasulüllah (s.a.v.) “Bana Zeyid’i çağırın, divit ve levh alsın da gelsin”, buyurdu… Zeyd, divit ve levh ile gelince, ona: “Yaz: “Lâ yestevi’l-kâ’ıdûn...” buyurdu... [49]
Resulüllah’ın (s.a.v.) vefatından kısa bir süre önce: “Bana levha (el-levh) ve divit getirin de benden sonra yolunuzu şaşırmamanız için size tavsiyelerimi yazayım!” [50] dediği rivayeti de bu meyanda hatırlanabilir…
Hz. Ebu Bekir döneminde cem edilen ve İmam Mushaf olarak nitelendirilen Kur’an-ı Kerim’in içeriğinden söz edildiği zaman “İki kapak arasındaki Kur’an…” anlamında “Ma beyne’l-levhayn” tabirinin kullanıldığı da yine rivayetler arasında bulunmaktadır… [51]
Kaynaklarda yer alan bu hadisler ve rivayetlerden, Lev-i Mahfûz’un, Allah’ın ilk yarattığı ve ebediyete kadar yaratacağı her şeyi miktarlarıyla birlikte üzerine yazıyla kaydettiği bir kader kitabı olduğunu levh’in ise, yazı malzemesi, üzerine yazı yazılabilen düz satıh; kağıt, tahta, kürek kemiği, tabaklanmış deri ve Kur’an’da olandan farklı olarak kapak (kitap kapağı), tabii ki, üzerine yazı yazılma imkânı olan bir kapak anlamlarında kullanılmış olduğunu görmekteyiz.
5. Tefsirlerde Levh-i Mahfûz
Konuya, müfessirler açısından genel bir bakışla göz atıldığında -ki, çoğu birbirinden nakildir- Kur’an’da kitâb, el-kitâb, ummu’l-kitâb, kitab-ı mubîn, imam-ı mubîn, ve kitab-ı meknûn şeklinde isimlendirilen Levh-i Mahfûz hakkında, birbirinden farklı ve detaylı; hatta gereğinden fazla bilgilere ve tahminî nitelendirmelere yer verildiği görülmektedir. Meselâ Taberî, Zemahşerî ve Razî gibi pek çok müfessire göre Levh-i Mahfûz, yedi kat semânın üzerinde, Arş’ın sağ tarafında; içerisinde yaratılmışlarla ilgili bilgilerin bulunduğu, semâvî kitapların asıl kaynağı, şeytanların erişip dokunmasından korunmuş yazılı bir levha veya sâhifedir. [52] Bu levha, Allah’ın kaleme: “Yaz!...” emriyle vücuda gelmiş veya sefera adı verilen değerli yazıcı meleklerin elleriyle [53] yazılmıştır. [54] Bir kısım müfessirlere göre ise, Levh-i Mahfûz, Allah’ın bilgi hazinesidir. O, Allah’a bakan yönüyle Levh-i Mahfûz’u da kuşatan şekilsiz, vasıfsız ve ancak Allah’ın dilediği kadarı ihata edilebilen nihayetsiz kelâmıdır; [55] evrene bakan yönüyle, varlık âlemini ifâde eden ses, söz ve harften mücerred /soyut bir kelamdır. [56] “Âlemin yaratılışından sonuna kadar ne olup bitecekse Allah hepsini takdir ve kaza edip yazmış, mahlûkat da olduğu gibi zuhura gelmiş, sabit olmuştur...” [57]
Müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır demiştir ki: “Gâib ve şâhid, ma’kûlât ve mahsûsât, külliyât ve cüziyyât, büyük küçük, sükût ve istikrar, hareket ve sükûn, hayat ve memât, hâsıl olmuş ve olacak, gizli ve açık her şey bütün tafsilâtı, bütün inceliğiyle gayet beliğ olarak bu kitapta kayıtlıdır. Hem müfredâtı, hem silsilesi nizamâtı ile indallah ma’lûm ve mazbuttur.” [58]
Hasan Basri Çantay soyut varlıkların Levh-i Mahfûza yazılmasını şöyle tavsif etmiştir: “Âlemde cereyan eden ve edecek olan her şey onda yazılmış, nakşolunmuştur; fakat o nakış, bu gözlerle görülemez. ‘Levh-i mahfûz ağaçtan, demirden yahut kemiktendir; kitap da kâğıttan, yapraktan bir şey olacaktır’ zannına kapılmak doğru olmaz. Bil’akis kat’î surette anlaşılmak gerekir ki, Allah’ın o levhi, o kitabı mahlûklarınkine aslâ benzemez, zatı ve sıfatları halkın zatına ve sıfatlarına benzemediği gibi...” [59]
İmam-ı A’zam Ebu Hanife ise, “el-Vasiyye” adlı eserinde Levh-i Mahfûz’un mahiyetini, Kamer suresindeki 52 ve 53. ayetlerden iktibas edilmiş gibi gözüken şu hadisle açıklamıştır: “Allah Tealâ kaleme yazmasını emretti yahut “Yaz!”, dedi. Kalem: ‘Neyi yazayım?’ dedi. Allah Teâlâ: ‘Kıyâmete kadar olacak şeyleri yaz,’ buyurdu. Çünkü Cenab-ı Hakk da şöyle demişti: “İşledikleri her şey defterlerdedir; her küçük ve büyük mutlaka yazılmıştır.” [60]
Bir kısım müfessirler ise, Levh-i Mahfûz’u, sanki onu gören olmuş gibi, somut bir varlık olarak değerlendirmiş ve onun mâdeni/orijini, eni, boyu, rengi; yazan kalemlerin yapısı, mürekkebinin cinsi vs. hakkında Kur’an’dan ve sahih hadislerden açık ve sahih hiç bir delile de dayanmaksızın, salt indî/sübjektif görüşleriyle bir takım malûmat vermekten çekinmemiştir! Sözgelimi, İbn Abbas’a nispet edilen bir rivayete göre, Levh, bembeyaz bir incidendir. Yüksekliği, yer ile gök arasındaki yükseklik; genişliği ise, doğu ile batı arasındaki genişlik kadardır. Sınırları inci ve yakut ile çevrilmiştir. Sayfaları kırmızı yakuttandır. Kalemi nurdandır. Arşın sağ tarafına yerleştirilmiştir. Her bir harfi Kaf Dağı(!) büyüklüğündedir. Kıyamete kadar olmuş ve olacak her şey ona yazılmıştır. Onu koruma görevi, Allah’ın meleği İsrafîl’e verilmiştir... [61] O, İsrafîl’in iki gözü önünde durmakta ve gözünü ondan hiç ayırmamaktadır... [62]
Âlusî, Seyyid Kutub ve İzzet Derveze gibi bir kısım müfessirler ise, tefsirlerinde, bu nevi afakî bilgilere az da olsa yer verdikten sonra: Kur’an ve sünnet, levh’in mahiyeti hakkında herhangi bir beyan içermemektedir. Biz ise, bunun yapısını kavramaktan aciziz. Biz onun, sadece söylemek istediğini anlar, gerisinin üzerinde durmayız. Burada anlamamız gereken husus ise, Kur’an’ın korunmuş olup değiştirilmesinin ve bozulmasının imkânsız olduğu ve her şeyin ona dayandığıdır. Bize düşen, Kur’an ve sahih hadislerde açıkça belirtilmeyen konularda susmak ve onu olduğu gibi kabul edip iman etmektir, diyerek açık ve net delillerle ispatı mümkün olmayan böylesi konularda, sıhhati meşkûk/şüpheli rivayetlerle görüş belirtmenin doğru olmayacağına işaret etmişlerdir. [63]
Görülüyor ki, hepsini kaydetme imkânımız olmadığı için sadece bir kısmının görüşlerini, azamî ölçüde birleştirerek naklettiğimiz müfessirler Levh-i Mahfûz hakkında oldukça farklı bilgiler vermektedirler. Buna rağmen müfessirlerin üzerinde birleştikleri ortak noktayı şöyle tespit etmek mümkündür: Levh-i Mahfûz, yaratılmışlarla ilgili, olmuş olacak tüm bilgileri kapsayan, semavî kitapların asıl kaynağı olan ve şeytanların erişip dokunmasına karşı muhafaza altına alınan yazılı bir levhadır. Levh-i Mahfûz’un Allah’ın bilgisi, Allah’ın bilgi hazinesi; Allah’a bakan yönüyle Levh-i Mahfûz’u da kuşatan şekilsiz, vasıfsız ve ancak Allah’ın dilediği kadarı ihata edilebilen nihayetsiz kelâmı; [64] evrene bakan yönüyle, varlık âlemini ifâde eden ses, söz ve harften mücerred /soyut bir kelam olarak nitelendirilmesi de dikkatten kaçmamalıdır...
6. Tasavvuf Erbabı Açısından Levh-i Mahfûz
Sufiyye ıstılâhı olarak “levh”, el-kitabu’l-mubîn ve en-nefsu’l-külli olarak telakki edilir. [65] Cürcanî’den nakledildiği üzere, bu disiplinde de şu dört çeşit levh’ten söz edilmektedir: 1. Akl-ı evvel levhi, [66] mahv ve ispattan evvelki kaza (takdir) levhidir. 2. el-Levhu’l-mahfûz, kendisinde levh-i evvelin külli bilgilerinin tafsil edilip sebeplerine bağlandığı nefs-i natıka-i külliyedir. Buna levh-i kader de denilir. 3. Cüz’î nefsin semâvî levhi, bu âlemdeki her şeyin, şekli, hey’eti ve miktarıyla birlikte kendisinde nakşedilmiş olan levh’tir. Bu levh, dünya seması olarak da isimlendirilir. Birinci levh âlemin ruhu, ikincisi kalbi durumunda olduğu gibi, bu da âlemin hayâli mesabesindedir. 4. Levh-i heyulâ, görünürler âlemindeki şekillere karşılık olan levh. [67] “Sufiyye ıstılâhı olarak (lehv-i mahfûz) da, Kitab-ı Mubîn ve Nefs-i Külliye demek olan dört kısmından ikinci kısmını teşkil eden levh-i kader’dir ki, bunda levh’in birinci kısmı olan levh-i kaza’nın külliyatı tafsil üzere bulunur ve esbabına taalluk eder.” [68]
Nahcuvânî demiştir ki, “lehv-i mahfûz, her şeyi kuşatan İlm-i İlâhî’nin ve mutlak surette tahrif ve tağyirden korunmuş olan levh-i kaza’nın bulunduğu İlâhî bir nurdur. Yaratılmışlara nispet edilen müşahede makamlarında tecellî etmektedir. Kevn ve fesâd, yani dünya âleminde cereyan eden hâdiseler levh-i kazada mutlak surette tespit edilmiş ve değiştirilmek, bozulmak gibi damgalamalara karşı korunmuştur. Artık Kadîr, Hakîm, Alîm olan Allah katında söz ve hüküm değiştirilmez. Mülk ve Melekût âlemlerinde gerçekleşen tasarrufât ise, orada sayılarıyla, çizgileriyle birlikte, tam da olacağı şekliyle resmedilmiş olup, hiçbir şey oradakinin dışında ve tespit edilenden başka olarak gerçekleşmemektedir. “el-Kur’anu’l-Mecîd” de oradan seçilmiş ve onun içerdiklerinin umumunu icmalî olarak ihtiva etmektedir. Sermedî gâyeye ve onun, ehadiyet cezbesinin çekiciliğine erişen kimse, Hakk’ın, yüce ilminden levh-i kazasında tafsil ettiği Kur’an’ın rumuzlarından esrar ve mearife vâsıl olur. Ancak bu yüce mertebeye erişenler, azın da azı durumundadırlar. Ama sen, güzel Allah’da bu ümidini sürdür ve sakın, Allah’ın rahmetinden ümidini kesme. Çünkü Allah’ın yardım ve rahmetinden, ancak ebedî hüsrana uğramış kimseler ümitlerini keserler!... [69]
Te’vilât-ı Necmiye’de Levh-i Mahfûz, Peygamber’in ve evliyanın varislerinden olan âriflerin kalbi olarak bildirilmiştir: “Hayır (Kur’an bir beşerin uydurması değildir), kâfirlere ve münafıklara okunmakta olan Kur’an, söyledikleri şeylerden yücedir; şanlı ve şereflidir. O, kalb-i Muhammedî’nin levhinde ve ârif, muhibb (seven) ve âşık olan evliyânın varislerinin kalplerinde sabit kılınmıştır; kâfir, hevâsına düşkün ve düzenbaz nefislerin ve insan bedeninin en uç noktalarına kadar sirayet eden diğer güçlerin elleriyle tahrif edilmekten korunmuştur. Allah Teâlâ demiştir ki: “Şüphesiz biz onu, (hâfızların sînelerinde ve mü’minlerin kalplerinde) korumaktayız!...” [70]
İbn Ârâbî’ye göre de levh-i mahfûz, kalb-i Muhammedî’dir: “Bütün ilimleri ihtivâ eden Kur’an, kalb-i Muhammedî demek olan Levh-i Mahfûz’dadır. Azameti ve ihatasıyla mecîd’dir o... Bu levh, tebdil, tağyir ve şeytanların sû-i zan (tahyil) ve süslü yalanları (tezviratı) oraya atmalarından korunmuştur.” [71]
İsmail Hakkı Bursavî şöyle demiştir: “Rasulüllah (sav), vahyin nüzulü esnasında acele eder ve Cibril ile yarışır, onu geçerdi. [72] Zira o, Cibril’in nüzûlünden önce indirilecek ayetleri kalbinde hazır bulur ve oradan okurdu. Çünkü levh-i kalb levh-i Zat’tır. Levh-i Mahfûz ise, onun suretidir. İşte, anlatılan bu manaya göre, herhangi bir şey hususunda Zat’tan zuhur olmadıkça levhten zuhur olmaz. Böylece Cibril, levh suretinden emir ve nehiy mahalline iner. Bu sebeple onun makamı “Sidre”dir. (Ötesine hiçbir mahlûkun varamayacağı Arş mevkii) menzili ve durağı ezelîdir.” [73]
Anlaşılıyor ki, “Sufiyye” ıstılâhında el-Levhu’l-mahfûz, levh-i kaza da denilen levh-i evvelin külli bilgilerinin tafsil edildiği, sebeplerine bağlandığı levh-i kader’dir. Buna Kitab-ı Mubîn ve Nefs-i Külli de denilmektedir. Artık Alîm olan Allah katında söz ve hüküm değiştirilmez. Tüm âlemlerde gerçekleşen tasarrufât, orada sayılarıyla, çizgileriyle birlikte, tam da olacağı şekliyle resmedilmiştir... “el-Kur’anu’l-Mecîd” de oradan indirilmiştir. Bir kısım sufîlere göre ise, Levh-i mahfuz, Peygamberlerin, evliyanın ve onların varisleri durumunda olan ariflerin kalbidir...
7. İslâm Filozoflarına Göre Levh-i Mahfûz
Kimi Filozoflara göre el-aklu’l-faal, kimine göre de en-nefsu’l-kullî olarak târif edilen levh-i mahuz, Gazalî’nin Tehâfütü’l-Felâsife adlı eserinde şöyle tanıtılmıştır:
“Levh-i Mahfûz’dan maksat, göklerin ruhlarıdır. Âlemdeki cüzlerin orada nakşedilmesi, ezberlenen şeylerin insanın beynine verilmiş olan hafızada nakşedilmesine benzer. Ancak bu, onun katı, yaygın bir cisim olup çocukların tahtaya yazı yazması gibi, üzerine objelerin yazılmış olması anlamında değildir. Çünkü bu yazma, onun çokluğunu ve üzerine yazılanların ihata edilmesini gerektirir. Yazılan şeylerin sonu olmazsa, üzerine yazılan şeylerin de sonu olmaması icap eder. Ayrıca sonsuz objelerin sayılı çizgilerle cismin üzerinde bulunması da târif edilemez.” [74]
Aralarında Farabî’nin de yer aldığı bazı filozoflar, uyuyan kimsenin uykusunda görüp de gördüğü rüyanın, daha sonra olduğu gibi çıkmasını da, insanın Levh-i Mahfûz ile olan alakasından ve orada olanları okumasından kaynaklandığı kanaatindedirler. Buna göre, “Uyuyan bir kişi, bir şeye muttali olunca o şey, ya ayniyle ezberinde kalmış olacaktır veya muhayyile gücü onu, hızlıca taklide yeltenecektir. Zira muhayyile gücünün tabiatında objeleri, biraz uygun olan benzerleriyle uyuşturup taklit etme veya ondan zıtlarına intikal etme yeteneği vardır... [75]
Peygamberler, ruhî güç ve kabiliyetleri sebebiyle vahyi, doğrudan levh-i mahfûzdan almaktadırlar. Mesela Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav) gayba muttalî olmaktadır. Peygamber’in ruhî gücü, zaman zaman fazla kuvvetlenir, zahirî duyular (hissî meşgaleler) onları kuşatamazlar. “Kuvve-i mütehayyile (hayal edici güç) güçlenip hakimiyet sağlayarak duyuların meşguliyeti onu kuşatmayınca levh-i mahfûza muttalî olur. Gelecekte olacak cüz’î şeylerin şekli, onun zihnine işlenir. Bu husus diğer insanlarda uykuda, peygamberlerde ise uyanık iken hâsıl olur. Eğer bütün varlıklar Levh-i Mahfûz’da sabit olmasaydı, peygamberler uyurken ya da uyanıkken gaybı (görülmeyen şeyleri) bilemezlerdi. Evet, Kalem, kıyamet gününe kadar olacak şeylerin hepsini oraya (levh-i mahfûza) işlemiştir.” [76]
Levh-i Mahfuz’un, Tasavvufî ve Felsefî eserlerde kâinatın sistemine sokulmuş, bazen akl-ı faal bazen de nefs-i küllî olarak izah edildiğini anlamış olduk.
Buraya kadarki kısımda, giriş mahiyetinde dil, Kur’an, Hadisler, müfessirler, kısmen de mutasavvıflar ve filozoflar vasıtasıyla Levh-i Mahfuz’un ne olduğu hakkında az, çok bir bilgi edinmiş olduk ve belli bir levh tasavvuruna eriştik denilebilir. Şimdi de bu ilahî gerçeğin içeriği hakkında ve doğrudan doğruya Kur’an’dan bilgiler sunmaya çalışacağız.
İlgili düşünür ve ilim adamlarından nakletmiş olduğumuz bu açıklamalar gösteriyor ki, Kur’an’da Levh, Ümmü’l-Kitab, Kitab-ı Mubîn vb. adlarla isimlendirilen Levh-i Mahfuz, henüz somut evren, dolayısıyla zaman ve mekân yaratılmadan önce, orada yaratılacak her şeyin en ince ayrıntılarına varıncaya kadar kaydedildiği, değişik bir ifâde ile söylemek gerekirse, plânlanıp koruma altına alındığı asıl bir kitaptır. Gazalî’nin deyimiyle “göklerin ruhu”, ya da kozmik evrenin soyut varlığıdır o. Kur’an ve ondan önce Hz. Musa’ya indirilen Tevrat, Davud’a indirilen Zebur, İsa’ya verilen İncil ve İbrahim, İsmail, İdris ve Şit’e (aleyhimüsselâm) verilen sayfalar /suhuf da onun yazılı ayetler bölümünü oluşturmaktadırlar. [77] Nitekim Zemahşerî, Razî ve İbn Kesir gibi tahkik ehli müfessirler şu ayetlerin bu manada indirildiğini söylemektedirler:
”Biz, senden önce de elçiler gönderdik; onların da eşleri ve çocukları var idi... Allah’ın izni olmadan, hiç bir peygamberin bir âyet/kitap getirmesi mümkün değildir. Her dönem/ecel için bir kitap vardır; Allah, dilediği kitabı siler (yürürlükten kaldırır), dilediğini de sabit kılar (yürürlüğe koyar)! Zira, ‘Ana Kitap’ O’nun katındadır...” [78]
Adı geçen müfessirler demişlerdir ki, buradaki “ana kitap”tan maksat, yaygın adıyla Levh-i Mahfuz’dur. Bunun Kur’an’ın ve ondan önceki kitap ve suhuf’ların kaynağı olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. [79] Tevrat, Zebur ve İncil, ait oldukları dönemler, asırlar için bu kaynaktan indirilmiştir. Süresi tamamlanan her ilahî kitap, bir biçimde silinmiş, yürürlükten kaldırılmış, onun yerine diğeri getirilip yerleştirilmiştir… En son indirilen Kur’an ise, süresizdir. Onu yürürlükten kaldıracak hiçbir kitap gelmeyeceği gibi, kıyamete kadar da onun koruyucusu yüce Allah’dır…
Buraya kadar yaptığımız tespitlere göre, Levh-i Mahfûz’da sadece Kur’an ve diğer Semavî Kitaplar değil, bugüne kadar yaratılmış ve yaratılacak her şey; âlemdeki cüzlerin tamamı oraya nakşedilmiştir. O hâlde, bu soyut evreni daha yakından tanımak için ilim adamlarının tartışılır görüşlerini şimdilik bir yana bırakıp doğrudan doğruya Kur’an’a yönelmekte ve ilgili ayetlere bir göz atmakta yarar vardır. Çünkü iğne, ancak kaybedildiği yerde aranırsa bulunur… [80]
1. Göklerde ve Yerdeki Her Şeyin Kaynağı Olarak Levh-i Mahfûz
“Allah’ın gökte ve yerdekilerin hepsini bildiğini bilmiyor musun? [81]Muhakkak ki bunlar, bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için pek kolaydır.” [82]
“...Yeryüzünde ve gökte zerre /atom ağırlığınca; bundan daha küçük ya da daha büyük hiç bir şey Rabb‘inden gizli değildir; hepsi de Kitab-ı Mübin’de mutlaka kayıtlıdır.” [83]
“Allah, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez; O yerin karanlıklarındaki tek bir dâneyi /tohum dahi bilir; yaş ve kuru, her şey apaçık bir kitapta kayıtlıdır.” [84]
Kur’an’da “Göklerde ve Yerdekiler…” deyimiyle, Allah’dan başka her şey/mâsiva, evrenin bütünü, yaratılmışların hepsi kast edilir… “...Yaş ve kuru, ne varsa, hepsi..” ifâdesi ise, Türkçemizde de “istisnasız her şey” anlamında bir deyimdir. Bu ayette de aynı manada kullanılmıştır. Yani hem makro düzeyde evrenin bütününü hem de mikro düzeyde yaratılmışların tamamını kapsamaktadır. Buna göre, evrenin yaratılış süreci de dâhil, her şey; rızıklar, ömürler, ameller vs. vukuundan önce, mutlaka Levh-i Mahfuza yazılmıştır. [85]
2. İnsanların Yaratılış Süreçleri de Levh-i Mahfûz’da Yazılıdır
“İnsanın yaratılış süreci üzerinden öyle bir zaman dilimi geçmiştir ki, o evrede, insan olarak zikredilmeye değer hiçbir şey değildi o! Şüphesiz Biz, insanı bileşik bir nutfeden /zigottan yarattık; onu evrelerden geçirerek sonuçta işiten, gören insan yaptık. Şüphesiz Biz ona dosdoğru yolu gösterdik; artık ister şükreder, isterse nankörlük.” [86]
İnsanın yaratılma süreçleri içerisindeki “…İnsan olarak zikredilmeye değer hiçbir şey değildi…” denilen süreç, hiç şüphesiz Kur’an’da, “Vallahü enbeteküm mine’l-erdı nebaten” [87] şeklinde ifade edilen, insanın arzdan bitki olarak yaratılma sürecidir. Bu süreçte yaratılmakta olan insan, henüz insan olarak zikre değer hiçbir şey değildir. Bu durumun bir benzeri de şu ayette ifade edilmiştir: “İnsan: “Ben öldüğüm zaman mı tekrar diri olarak çıkartılacağım?” diyor. Peki bu insan, Bizim onu daha önce hiçbir şey değilken yarattığımızı hatırlamıyor mu?” [88] Nitekim şu ayetlerde de bu konuya açıklık getirilmektedir:
“O sizi, arzdan yaratmaya başladığında da annelerinizin karınlarında ceninler /embriyo olarak yaratırken de iyi biliyordu. O nedenle kendinizi temize çıkartmaya kalkışmayın! O, takvaya sarılanın kim olduğunu çok iyi bilmektedir.” [89]
“Sizi önce topraktan, sonra nutfeden (sperm) var eden [90]sonra da sizi erkek ve dişi olarak birbirinize eş yapan Allah’tır. Her dişinin karnında taşıdığı ve doğurduğu şey O’nun bilgisi dâhilindedir. Hayattaki bir canlıya verilen ömür de, ömründen kısaltılan süre de mutlaka bir kitapta yazılıdır. Bunlar, Allah için hiç de zor değildir.” [91]
Bu ve benzeri ayetlere göre, Allah Teâlâ, hayvanlar için bir yavru, bitkiler için bir ürün, insanlar için de harika bir bebek olarak yaratılıncaya dek her şeyi, topraktan yaratmaya başladığı ândan itibaren an be an gelişmekte olan bütün safhalarıyla bilmektedir. Hepsi de en ince detayına kadar Levh-i Mahfuz’da kaydedilmiştir. Özellikle dünyaya gelen her canlının /insanın yaratılış süreci üzerinden geçen şu üç evre, Levh-i Mahfuzda kaydedilmiş ve Allah tarafından bilinmektedir.
a. “Allah sizi topraktan bir bitki olarak bitirdi...” [92]ayetiyle işarete dilen, babanın sulbünde nutfe /sperm, annenin yumurtalığında yumurtaya /ovum dönüşmeden önceki topraktan yaratılmış bitkisel ve hayvansal gıdalar ve onun da öncesi evresidir. Az önce de belirttiğimiz gibi, İnsan suresinin birinci ayetinde bahis konusu olan evre budur. Ki, bu evrede insan’dan söz etmek, henüz mümkün değildir. Ama Allah’ın bilgisinde ve Levh-i Mahfuz’da insanın yaratılma süreci başlatılmıştır, yaratılmakta olan insanın ilk ve aslî hücrelerini yapacak olan elementler varlığa doğru gelmektedir. Bu demektir ki, hasat edilen ve yenerek tüketilen tüm bitkiler, Levh-i Mahfuzda kayıtlı olup yaratılacak olan insanlara potansiyel olarak gebedirler. Tıpkı şu hasat edilmekte ve derlenmekte olan 2007 yılının bitki ve ürünlerinin, potansiyel olarak gelecek nesillerin ilk hücrelerine gebe oldukları gibi...
b. “İnsan yaratıldığı şeye bir baksın! O, sulp ile terâib arasından fışkırarak çıkmakta olan bir sudan (meniden /nutfeden) yaratılmıştır,” [93] ayetinde işaret edildiği üzere, alınan bitkisel, hayvansal ve madensel besinler, - ki, hepsi de, asılları itibariyle su ve topraktandır - sindirim sistemi vasıtasıyla insan vücudunda bel ile kaburga kemikleri arasında eşeysel /genital organların hücrelerine, oradan da nutfe ve ovuma dönüşme evresine girmişlerdir. Bu süreçte de insanı vücuda getirecek olan temel hücrelerden; özellikle sperm’den söz edildiği açıktır.
c. Burada söz konusu olan, döllenme ile birlikte başlayan ve ana rahminde ceninin /embriyo teşekkül ederek yaratılışı tamamlanıncaya kadar geçen şu yedi evredir: Nutfe (sperm), nutfetün emşac (zigot), alaka/embrio (rahme tutunan hücreler), muhallaka mudğa (yaratılışı kemiğe doğru devam etmekte olan et parçası), gayr-ı muhallaka mudğa (olduğu gibi kalan et parçası), kemikler (iskelet), kemiklere et giydirilmesi... Buharî’de nakledilen bir hadise göre, yaklaşık 40 gün içerisinde bu evreler tamamlanır. [94] Kalan sekiz ayda ise, teşekkül etmiş olan her organ tamamlanma sürecini kemâle erdirerek fonksiyonel hâle gelir. [95]
Şu ayetlerde de insanın yaratılış sürecindeki bu üç safhaya işaret vardır:
“...Seni (önce) topraktan, sonra nutfeden /sperm yaratan, daha sonra da düeznleyip (gören, işiten ve anlayan) bir insan şekline sokan Allah’ı inkâr mı ediyorsun!” [96]
“Allah, her şeyi güzel yaratmış; [97]insanı yaratmaya balçıktan başlamıştır. Sonra onun neslini hakir bir suyun /menî özünden [98]yaratmayı sürdürmektedir O. Daha sonra ona şekil verip tam bir insan yaptı ve ruhundan üfledi... [99]Size kulaklar, gözler ve kalpler [100]verdi. Ne de az şükür ediyorsunuz!” [101]
unlardan da anlaşılıyor ki, Allah, yaratılış süreci içerisinde, “henüz insan olarak zikre değer hiçbir şey değilken” [102]yaratmakta olduğu insanı bildiği gibi, onu ana rahmine düşmeden önce, ana rahmine düştükten sonra ve üç karanlık bölge içerisinde tavırdan tavra geçirerek /nebtelîhi var ederken [103] yarattığı şeyi her hâliyle bilmektedir. Ayrıca onun yaratılışını tamamlayıp gören, işiten ve akleden bir insan olarak yaratırken [104] bilmektedir. Her insanı, kendi irade ve arzusuna göre yaşarken de bilmektedir. O (c.c.), insanın ömrünün sonuna kadar yaşayacaklarını da bilmektedir; hatta ölüp toprağa karıştıktan sonra bedeninden nelerin eksilip nelerin de kalıcı olduğu da Allah’ın bilgisi dâhilindedir. [105] Çünkü bilgiye konu olan her şey O’ndadır ve Levh-i Mahfuz’da kayıtlıdır…
3. İnsanın ve Tabiatın Kaderi / Alın Yazısı da Levh-i Mahfûz’da Kayıtlıdır
“Yeryüzüne ve sizin başınıza gelecek her musibet, yaratılmadan önce mutlaka bir kitapta yazılmıştır...” [106]
“Kıyamet gününden önce helâk edeceğimiz ya da çetin bir azaba çarptıracağımız her belde, mutlaka Kitap’ta yazılmıştır.” [107]
Bu iki ayette ise, yeryüzüne gelecek olan depremler, heyelanlar, sel felaketleri, yangınlar, kasırgalar, tsunamiler vb. doğal felaketler, yer, zaman ve miktarlarıyla birlikte bir kitapta mutlaka kaydedilmiş olduğu söylenmektedir. Tabiî ki sonuçları da… Aynı kitapta, toptan veya fert fert insanların başlarına gelecek olan hastalıklar, kazalar, belalar ve savaşların da vücuda gelmeden önce ezelde yazıldığı da anlaşılmaktadır. Bilhassa, ikinci ayette, yalnız “Yeryüzüne ve insanlara gelecek musibetlerden söz edildiği sanılmamalıdır; zira birinci ayetteki “her şey...” tabiri ile insanlara ve yeryüzüne gelecek bütün iyilik ve güzelliklerin de yaratılmadan önce aynı kitapta yazılı olduğu söylenmektedir...
4. Ölü Bedenlerin Toprakta Kaybettikleri de Korunanlar da Levh-i Mahfûz’dadır
Allah’ın dilemesi hâriç, ne yok var olur ne de var olan bir şey yok olur. Yaratılmış her şey bir biçimde varlığını korumaktadır. Ölüm de yok olmak demek değildir. İnsan bedeni, çürüyüp moleküller ve zerreler/atom hâlinde toprağa karışmakla kaybolmazlar; onu yeniden vücuda getirecek bir tohum, zerre mutlaka bir biçimde korunmaktadır. Her şey, aynı zamanda muhkem bir kitapta mutlaka korunmaktadır. Her şeyin sahibi yüce Allah, bu konu ile ilgili ayetlerinde şöyle buyuruyor:
“Muhakkak ki ölüleri dirilten, hayattayken yaptıkları ve geride bıraktıkları eserlerini yazan Biziz, Biz! Ayrıca ayrıntılı olarak sayıp kaydettiğimiz her şey apaçık bir Kitap’ta (İmâmin mübîn)’de kayıtlıdır.” [108]
“De ki, sizi yere eken O’dur, [109] yalnız O’nun huzuruna götürülüp toplanacaksınız!” [110]
“Oysa Biz, yerin kendilerinden neyi noksanlaştırdığını bilmekteyiz; bir de yanımızda, her şeyi muhafaza eden bir kitap (Kitâbinhafîz) bulunmaktadır...” [111]
”…Onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır; Rabbim şaşırmaz ve unutmaz da. İşledikleri her şey sayfalarda mevcuttur; küçük, büyük hepsi satır satır yazılmıştır.” [112]
Topraktan gelen Ademoğlu, öldüğü zaman oraya dönmekte ve vakti geldiği zaman yine oradan çıkartılacaktır. Bu her müminin, hakkında hiç şüphesi olmadığı imanıdır. [113] Cenab-ı Allah’ın da buyurduğu gibi:
“Dediler ki: ‘Biz, çürümüş kemiklere, ufalanıp toz hâline döndüğümüz zaman mı? Gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?’ Onlara de ki: ‘İster taşa dönüşün, ister demire… Veya aklınızca imkânsız gördüğünüz herhangi bir yaratığa dönseniz bile, evet… Bizi kim tekrar yaratacak?’ diyecekler. De ki: ‘Sizi ilk defa yaratan diriltecektir.’ Sana doğru boyunlarını uzatıp başlarını sallayarak: ‘Peki, bu ne zamanmış?’ diyecekler. De ki: ‘“Çok yakında olabilir!’ Allah sizi çağırdığı gün, derhâl hamd ederek O’nun çağrısına koşacaksınız. (O zaman) dünyada pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız…” [114]
Ayette de geçtiği üzere, yerin insanın bedeninden eksilttiği, fakat yok edemediği tohumlar/zerrât hakkında Rasûlullah’dan (sav) şöyle bir rivayet gelmiştir: “Âdemoğlunun, ‘acbu’z-zeneb’den başka bedeninin tamamı çürür ve hepsini toprak yer; yalnız ‘acbu’z-zeneb’ kalır; yeniden yaratma da ondandır ve onun üzerinden başlatılır.” [115] Bir başka hadisinde Allah’ın Elçisi şöyle demiştir: “Sonra Allah gökten bir su indirir ve o su ile ölüler, bitkinin yerden bitişi gibi kabirlerinden çıkarlar. İnsan cesedi bütünüyle çürüyüp yok olsa da ondan acbu’z-zeneb yok olmaz. İnsanlar bundan yeniden yaratılacaklardır.” [116]
Hadislerde geçen acbu’z-zeneb terkibi, her şeyin en son kısmı anlamına gelen acb ile kuyruk anlamına gelen zeneb kelimelerinden oluşmuştur. İlgili kaynaklarda omurga zincirinin en son kısmı, kuyruk sokumu kemiği olarak bilinir. Bu demektir ki, her insanın, bütün genetik özelliklerini taşıyan bir hücresi, toprakta korunacak ve o tohum, tekrar yaratılışın esasını teşkil edecektir. Allah’ın, yeniden yaratırken yapacağı işi ise, en ince detayına varıncaya kadar satır satır yazılmış olan ilk projenin/Levh-i Mahfûz ikinci safhasını uygulamaya koymak olmalıdır:
“Kitap sayfalarını dürer gibi göğü dürdüğümüz gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi (yaratmayı) tekrar edeceğiz. Bu, bizim üzerimize bir vaattir, Biz de bunun yapıcısıyız!...” [117] ayetlerinin de bunu söylediği kanaatindeyiz.
Bilhassa yukarıda dört grup hâlinde meallerini verdiğimiz ayetlerden anlaşılmıştır ki Levh-i Mahfûz, eğer Allah’ın ezelî bilgisinin âlemlere; özellikle insana bakan yönü ise, bu bilgi - teşbihte hata olmasın!- sanki kullanıcıların fiziksel ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak üzere fen ve sanat kurallarına uygun olarak düşünülüp kararlaştırılmış bir tasarımın projeye dönüştürülmesi gibi, Allah’ın, evreni yaratmaya başlamadan önce var ettiği soyut bir projesi niteliğindedir. Bu projenin bir unsuru olan zaman, soyut evrenin en küçük parçacıkları olan ânlar, günler, haftalar, aylar, yıllar, asırlar ve devirler... bütün muhtevalarıyla birlikte bu makro plânın bölümlerini ifâde eden birimler olarak su gibi akmakta ve soyut âlemi, birlikte yaratıldığı mekân içerisinde somut âleme, ibdâ, inşâ, halk… adıyla intikal ettirmektedir... Kur’an’da da belirtildiği üzere, iki günde/süreçte yerküre, iki günde yerküre üzerinde canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak erzak/gıdalar ve iki günde de yedi kat semâ olmak üzere, toplam altı günde/evrede yaratılıp düzenlenmiştir. [118] Yani insanın tüm ihtiyaçlarına ceap verecek olan madenler, bitkiler, hayvanlar yaratıldıktan sonra ilk insan Âdem, eşi yaratıldılar. O ikisinden de onların çocukları Habil, Kabil… Ardından da Şit, İdris, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Hz. Muhammed’in yaşadığı asırlar... Yüce Yaratıcı’nın “Kün!” emri ile birlikte, gaz ve toz bulutu öncesinden itibaren adım adım yaratılarak somut evrene dönüşüm sürecinin şu âna kadar levh’de yer alan kısmı yaratılmıştır. Kıyâmetin kopma sürecinin başlaması anlamına gelen Sur’a üfleme ânına kadar bütün yaratılacak olanlar da öncekiler gibi, sahneye aksetmekte olan filim şeridinin kareleri şeklinde, sırası geldikçe varlık âlemine yaratılmak suretiyle yansıtılacaktır. [119] “Göklerde ve yerdekiler O’ndan istemektedirler. O her an bir iş üzerinde(onların ihtiyaçlarına cevap vermekte)dir.” [120]ayetinde ifade edildiği gibi, şu anda yaratma süreci devam etmektedir. Yaratma süreci tamamlandıktan sonra kıyâmet süreci devreye girecektir… Her şey, parçalanarak en son zerre/atom yok olup şu geçici varlık âleminden gidene dek, yüce Allah’ın bilgisi, iradesi, izni ve “Ümmü’l-Kitap’ta kaydedildiği biçimde yokluğa doğru gidecektir. Daha sonra da “Se-nefruğu leküm eyyühessekalân…”/ “Ey insanlar ve cinler topluluğu, elbet bir gün sizin için boşalacağım /sizi cezalandırmak için vaktim olacak” [121]ayetinde işaret edildiği üzere, ebedî ceza ve mükâfatın verilmesi amacıyla yeniden yaratma süreci başlatılacaktır. Denilebilir ki, ahiret hayatındaki yeniden yaratma, aynı projenin ikinci safhasının uygulamaya konulmasıyla gerçekleşecektir. Muhtemeldir ki, âhirette her şahsın eline verilecek olan amel defteri de Levh-i Mahfûz’un, yani o mükemmel projenin, şahsın dünya hayatının tümünü kapsayan ve kendisiyle ilgili bir bölümüdür. Hiç şüphe yok ki, “Kiramen Katibîn” adı verilen ve amelleri kaydetmekle görevlendirilen meleklerin kayda geçirdikleri ile ezelde yazılı olan tıpa tıp birbirinin aynısıdır.
5. Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz’dadır
Makalemizin hemen başında peş peşe meallerini naklettiğimiz üç ayetten de anlaşıldığı üzere Kur’an’ı Kerim de, yüce Allah’ın ezelî bilgisine dâhildir, o da ezelde Levh-i Mahfuz’a kaydedilenler arasındadır. Tabiî ki, Tevrat, Zebur, İncil ve Adem’e verilen 10 sayfa, Şit’e verilen 50 sayfa, İdris’e verilen 30 sayfa, İbrahim’e verilen 10 sayfa da…
Ayrıca şu ayetler de Kur’an’ın, Levh-i Mahfuz anlamında değerlendirdiğimiz, “Ümmü’l-Kitap”tan, diğer bir ifade ile “Allah katından”, değişik bir ifade ile “Âlemlerin Rabben”den indirildiğini söylemektedirler. Hem de Levh-i Mahfuz’da soyut olarak kayıtlı bulunanın somut bir biçime büründürülerek indirildiğini söylediklerini düşünüyoruz.
“Ha, Mîm…Her şeyi açıklayan Kitab’a yemin olsun ki Biz, anlayasınız diye onu Arapça olarak indirilmiş bir Kur’an yaptık. Kuşkusuz o, Ümmü’l-Kitap’ta mevcut ve katımızda yüce ve hikmetli bir kitaptır.” [122]
“Hâ, Mîm... Bu, Rahmân Rahîm Allah katından indirilmiş, bilen kimseler için âyetleri Arapça bir Kur’an olarak açıklanmış, müjdeleyici ve uyarıcı bir kitaptır.” [123]
“Kuşkusuz Kur’an, âlemlerin Rabbinden pasajlar halinde indirilmiştir. Ruhu’l-Emîn, uyarıcılardan olasın diye onu senin kalbine apaçık Arap Dili ile indirdi.” [124]
“Biz Kur’an’ı hakk olarak indirdik, o da hakk olarak indi. [125]Seni de, salt müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik...” [126]
Şu ayetin de tüm kitapların kaynağı olarak Levh-i Mahfuz’a işaret ettiği kanaatindeyiz:
“Biz, senden önce de elçiler gönderdik; onların da hanımları ve çocukları vardı. Allah’ın izni olmadan, hiçbir peygamberin bir ayet/kitap getirmesi mümkün değildir. Her süre/dönem için bir kitap vardır; Allah dilediği kitabı nesh eder, dilediğini yürürlüğe koyar! Zira ‘Ana Kitap’ O’nun katındadır.” [127]
Giriş bölümünde de sözü edildiği üzere, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’e ilk vahyinde kalemden söz etmiş ve ikincisinde ise, “Kalem’e ve kalemin yazdıklarına yemin olsun ki!...” diyerek, kalemi ve onun yazdıklarını gündeme getirmiştir. Pek çok müfessir bunu, İbn Abbas ve Ebu Hureyre’den nakledilen şu rivayet ile açıklamıştır: Rasulüllah (sav) dedi ki: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Ona, “Yaz!” dedi. O da: “Neyi yazayım?” deyince: “Kaderi…” (başka bir rivayette): “Kıyâmete kadar olacak şeyleri...” Başka bir rivayette: “Ebediyete kadar olan ve olacak her şeyi yaz” buyurdu. O da ebediyete kadar olacak şeylerin hepsini yazdı.” [128]
Allah’ın, evrendeki her şeyi, belli bir zaman belli bir amaç için; belli bir ölçü, belli bir hesap ve belli bir miktarda yarattığı Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir. [129] Her şey belli ve sayılıdır…
Hiç şüphe yok ki, ayet ve hadislerdeki “levh”, “kalem”, ona “yaz!” emri ve kalemin yazdığı “satırlar” ve benzerleri birer sembol ve sembolik ifadelerdir. Konuyu insanın anlayış düzeyine yaklaştırmak ve anlatılan asıl manayı idrak ettirmek içindirler. Biliniyor ki dilde sembollerin, sadece sembolik değeri vardır. Asıl ve gerçek olan onlar vasıtasıyla anlatılmak istenen manadır…
Hadislerdeki kalem ve kalemin yazması ile ilgili rivayetler ve kanaatlerin tahkik, tenkid ve tashihe ihtiyacı olsa da, [130] ayetler göz önünde bulundurulduğunda denilebilir ki, yüce Yaratıcı, henüz hiçbir şeyi yaratmadan önce, sonsuz ilmi ve ezelî bilgisi ile kâinâtı ve onun cüz’î bir parçasını teşkil eden Kelamullah’ı Levh-i Mahfûz’a, soyut evrenin muhtevasından olarak oraya kaydetmiştir. En azından bu husus ayetlerde açıktır. Levh-i Mahfûz’a kaydedilen evren, zamanı geldikçe Allah’ın bilgi, ilgi ve irâdesi dâhilinde ve Levh’de kaydedildiği şekliyle yaratılarak somut âleme intikal ettirilmektedir. Şu ayet Kur’an’ın indirilişi ile ilgili yönüyle bu konuda bir misal olabilir: “Sana indirdiğine bizzat Allah şahitlik eder; zira onu O, bilgisi dâhilinde indirmiştir, melekler de buna şahittirler. Hepsi bir yana, Allah’ın şahitliği sana kâfidir!” [131]
Yukarıda da değinildiği üzere, Levh-i Mahfuz, bir anlamda bütün hâlinde evrenin, teker teker bireylerin önceden, ezelî bir bilgiye dayalı olarak takdir edilip yazılmış olan kaderidir. Zira Cenab-ı Allah, “İlim” vasfı ile yaratılacak olan her şeyin zamanını, mekânını, oluşum sürecini sebep ve sonuçlarıyla birlikte orada belirlemiş ve kudret kalemi ile yazmıştır. Elbette her insanın yazgısı da bu plânın bir parçasıdır. İnsanın güç ve iradesini aşan, aşmayan tüm yazgıları; Kur’an’daki ifadesiyle, “Boyunlara geçirilen talihi/kuşu” [132] de en ince detaylarına varıncaya kadar bu kitapta kayıtlıdır. Bir insanın hayatı boyunca yaşadığı ve yaşayacağı burada yazılı olandan başkası değildir. Hatta ahiretteki bile…
“Bizim Rabb‘imiz, her şeye yaratılışını veren sonra da yol gösterendir” [133] ayetinde de ifâde edildiği gibi, Allah’ın, yaratılış amacına uygun olarak sayılı, hesaplı ve ölçülü bir biçimde düzenlediği, sonra da hedefine doğru yönlendirdiği eşya [134] soyut âlemden somut evrene intikal ânı geldikçe yaratılmak suretiyle kazaya dönüşmektedir. Her şey, teker teker Alîm ve Habîr olan Allah’ın bilgisi ve irâdesi dâhilinde gerçekleşmektedir. O, eşyayı, yaratmadan önce, yaratırken ve yarattıktan sonra her yönüyle bildiği gibi, insanların, ister kendi irade ve tercihleriyle olsun ister irade dışı olsun, yaptıkları şeylerin hepsini hem zihinlerde tasavvur hâlindeyken hem fiiliyata dökülürken hem de olgu hâlinde en ince detaylarına varıncaya kadar ihata etmiş durumdadır. [135] Hatta kul, yapmakta olduğu şeyin akıbetini bilmezken, Allah onu da bilmektedir.
Levh-ı Mahfuz, diğer bir ifade ile soyut evren, Allah’ın bilgi ve irâdesi dâhilinde ve ayniyle somut olarak yaratılırken, bunun bir parçası olan insan da ilk insan Âdem’in yaratılmasıyla yaratılma sürecine dâhil edilmiştir... Somut evrende her şey, işleyiş bakımından Allah’ın belirleyip koyduğu kanunlara bağlı olarak hareketlerini sistemli ve düzenli bir şekilde gerçekleştirmektedirler. [136] İnsanlar ve cinler ise, mükellefiyet çağına girdikleri ândan itibâren, yükümlülük taşıyan irâdeli hareketlerinin tamamında sorumluluk ve sonuçlarına katlanmak kaydıyla serbesttirler. Din bakımından yetişkin her insan, rüşt çağına (Hanefî mezhebine göre bu çağ 18 yaşına girmekle başlar) erdiği andan itibaren, iradeli eylemlerinde ezelde çizilmiş ve yönlendirilmiş bir plânın işleyişte zorunlu bir parçası olarak değil, kendi hür irâdesi ve tercihi ile hareket etmektedir. Allah’ın yazması kaderi, akıl, irade ve tercih sahibi mükellef insanı asla bağlamamaktadır. Çünkü Ebû Hanife’nin de söylediği gibi, “Dünyada ve âhirette Allah’ın dilemesi, kaderi, kazası, bilgisi, yazgısı ve levh-i Mahfuz’da yazması olmaksızın hiçbir şey var olmaz. Ancak, Allah’ın yazması, o şeyi vasf etmekledir, hüküm ile değildir..” [137]
Fıkh-ı Ekber şârihlerinden Ebu’l-Müntehâ, Ebu Hanife’nin bu sözlerini şöyle izah etmiştir: “Yani, Allah Teâlâ, her şey hakkında böyle böyle olacak, diye yazmıştır; fakat şöyle şöyle olmalıdır, olsun diye yazmamıştır. Bunun daha geniş açıklaması şudur: Varlıklar, Allah yazdığı zaman var değildi. Levh-i Mahfuz’da Allah Teâla, var olacak eşyayı vasf etmek suretiyle kazasına uygun olarak, olacak, diye yazmıştır; ancak bunu bir emir tarzında yazmamıştır. Yani “bu iş olacak”, demiştir; “olmalıdır”, dememiştir. Çünkü Allah, olacak bir iş için “olsun”, derse, o anda eşyanın var olması gerekir. Zira yaratılanın, yaratanın yaratma ile ilgili emrinden sonraya kalmasını tasavvur mümkün değildir.” [138]
Biz bu açıklamalardan şunu anlamaktayız: Allah Teala, mükellef her insanın kendi özgür iradesi ile nerede, ne zaman ve nasıl davranacağını ilm-i ezelisi ile bilmiş ve o bilgisine göre levh-i Mahfuz’a kaydetmiştir. Hiçbir insan, tüm irâdeli hareketlerinde, kazaya dönüşünceye kadar kendisi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir, yani kaderini bilmemektedir. O nedenle peygamberler de dâhil herkes kaderine göre değil, kendi hür düşünce, irâde ve tercihine göre yaşamaktadır. Bu demektir ki, hiçbir mükellef, düşünce ve eylemlerinde Allah’ın bilgisi ve kaderinin baskısı altında değildir. Tıpkı, yıllar öncesinden Ay’ın veya Güneş’in tutulacağını bilimsel verilere göre tespit edip açıklayan Uzay Bilim Adamlarının bu bilgilerinin, Ay’ın ve Güneş’in tutulmalarına hiçbir etkilerinin söz konusu olmadığı gibi... Peygamberlerin Levh-i Mahfuz’a vâkıf oldukları ve kaderlerini oradan okuyarak yaşadıkları da söylenemez. Zira bu görüş mesnetsizdir; Kur’an’da ve Sünnette bunu destekleyen bir nass mevcut olmadığı gibi Cenab-ı Allah’ın adalet ilkesine de uygun değildir!
Yukarıda geçmişti, Tasavvuf Erbabının Levh-i Mahfuz anlayışına göre, Allah’ın dilediği peygamberleri ve dostları onu görür ve oradakileri okuyarak kaderlerini yaşarlar... Allah dilerse, elbette dilediği şeyi gerçekleştirir; istediği kimseye Levh-i Mahfuzu da gösterebilir... Buna hiçbir güç mani olamaz… Ancak biz, Kur’an’da, Peygamberlerin Levh-i Mahfuz’a vâkıf oldukları ve kaderlerini oradan okuyarak yaşadıklarına dair en ufak bir bilgiye rastlayamadık. Meleklerin de Levh-i Mahfuzu gördükleri ve Adem’in halife olarak yaratılmasına itirazlarının oradan okudukları bilgiye dayandığı düşüncesi [139] de Kur’an’a ve sahih bir hadise dayanmamaktadır. Cibril Hz. Peygamber’e pasajlar hâlinde Kur’an’ı inzal ederken, o da Levh’den görerek Cibril’in okuduklarını onunla yarışırcasına okuyordu, sözü de nasslara dayalı bör görüş değildir… Bu konuda Kur’an’dan okuduğumuz ve inandığımız şey şudur: Allah bildirmediği sürece, melekler ve peygamberler de dâhil, hiç beşer gaybı bilemez. O’nun ilminden en ufak bir bilgiyi ihata edemez… Ayrıcalıklı olarak yaratılmış hiç kimsenin olmadığı da malumdur… Peygamberlerin Levh-i Mahfuz’u gördükleri ve oradan kaderlerini inceleyerek yaşadıkları hakkında, kendilerinden intikal etmiş bir bilgi de mevcut değildir. Onlar da diğer insanlar gibi imtihan dünyasında, kendi bilgi, bilinç ve kabiliyetleri çerçevesinde yaşamaktadırlar; “Kesinlikle Biz, elçi olarak gönderilenlere de soracağız…” [140]ayetinde açıkça belirtildiği üzere, hem yükümlüdürler hem sorumlu… “La yüs’el ammâ yef’al…” olan, yani yaptıklarından sorgulanmayacak olan sadece Allah’tır… [141] Bilinen odur ki, irâdeli eylemlerinde her insan, kendi kaderini kendisi yaşamaktadır, onu yönlendiren şahsınan başka hiç bir faktör söz konusu değildir...
Sözün özü şudur: Yüce Allah, insanların ve cinlerin dışındaki tüm varlıkları ezelde takdir ettiği plana göre yaratıp yönlendirirken, insanın kendi kudret ve irâdesi dâhilindeki eylemlerini ve o eylemlere bağlı olguları, onun kendi tercihine bağlı olarak yaratmaktadır!... İrade, tercih, azim ve eylem insandan, insandaki yapma mekanizmasını, yani iradeye bağlı hareketleri gerçekleştiren organları ve sinirsel sistemleri işlevsel kılmak /yaratma da Allah’tandır...
İşte elimizdeki şu Kur’an-ı Kerim, yaklaşık on beş milyar yıl olduğu tahmin edilen somut evren geçmişinden, dünya yılı [142] ve güneş takvimi ile M.S. 610-632 yıllarının, fizikî, târihî, siyasî, sosyal, kültürel... yönlerini bütün muhtevasıyla kapsayan dönemdeki Levh-i mahfuz’un, yaklaşık yirmi üç yıllık kısmında yer alan soyut kısmıdır. Bu soyut kelam, Cebrail vasıtası ve “Apaçık Arap dili ile Hz. Muhammed’in kalbine pasajlar hâlinde bölüm bölüm okunarak inzal edilmiş”, [143] Rasulüllah’ın tebliği ile hem yazıya hem de yaşanmakta olan bireysel ve toplumsal hayata intikal ettirilmiştir. Aynı zaman dilimi içerisinde yazılı bir metin hâlinde kitaba dönüştürülmüştür.
İzzet Derveze demiştir ki, “Her ne kadar insanlar, olaylara ve düşüncelere karşı korunmasını ve sabit kalmasını istedikleri şeyleri yazıp çizmeyi alışkanlık hâline getirmişlerse de Allah’ın (Azze ve Celle), kendi kelâmını, ilmini, işlerini, miktarlarını ve mukadderâtını maddî levhalara yazmaktan münezzehtir, O’nun böyle bir şeye (akıl ve not defterine) ihtiyacı yoktur.” [144] Evet, Allah’ın, kulların ihtiyaç duydukları şeylere ihtiyacı yoktur; zaten Levh-i Mahfûz’a kaydettiğini söylediği şeyleri de ihtiyacından dolayı kaydettiğini söylememektedir. Hadd-i zatında O, “Sameddir…” hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç da değildir. Muhtaç olan kullarıdır… Fakat, her şeyi, ezelde Levh-i Mahfûz’a yazdığını kendisi söylediğine göre, Allah’ın, kendi ilmini vs. korumaya ihtiyacı yoktur, diyerek yazıldığı gerçeğini de inkâr etmek doğru değildir. Elbette bunun bir hikmeti vardır ve olmalıdır da... Zira O, abesle iştigal etmez! [145] ; “Hiçbir şeyi oyun olsun diye de yaratmamıştır!” [146] Her şeyi ‘hakk” vasfı ile ve mutlaka son derece önemli bir amaç için yaratmıştır. Kur’an’da bunu ifade eden pek çok ayet bulunmaktadır. [147]
Eğer Levh-i mahfuz, yüce Allah’ın sonsuz ilmi; o ilmin varlık âlemine bakan yönünün sembolik bir ifadesi ise, - ki bizim kanaatimiz o doğrultudadır - “Niçin Lev-i Mahfuz?” diye bir soruyu sormaya mahal kalamaz. Çünkü Alîm olan Allah, kendisini tanıtırken, sonsuz ve sınırsız ilminin kâinata bakan yönünü ve kapsamını insanlık âlemine bu şekilde açmış ve tanıtmıştır; insana, insanın yükümlülük ve sorumluluklarını kapsayan ve kendisiyle bir biçimde ilgili olan bilgilerini arz etmiştir de denilebilir…
Ayrıca denilebilir ki, Allah’ın, kâinatta olmasını takdir ettiği şeyleri daha önce Levh-i Mahfuz’da yazmış olması, O’nun bütün işlerini ezelî ilmi ile, yüce bir hikmet, hassas bir plân ve program /sünnetullah çerçevesinde tahakkuk ettiğini göstermek içindir. Kendi mükemmelliğinin ispatıdır… Veya O, her biri bir ya da birden fazla sıfatının tecellisi olarak yarattığı eşyayı, onların bağlı bulunduğu hakikatleri /tabiî kanunları ve yaratılış seyirlerini insanların algı düzeyine yaklaştırmak, onları düşündürmek ve eşyanın yaratılış sürecini çözümleme yöntemiyle ilâhî gerçeklere ulaşmalarını sağlamak içindir de denilebilir. [148] Nitekim demiştir ki O: “Yer yüzüne ve sizin başınıza gelecek her musîbet, yaratılmadan önce mutlaka bir kitapta yazılmıştır (...) ki, elinizden kaçırdıklarınıza üzülmeyesiniz, Allah’ın lütfettikleriyle de şımarmayasınız! Zira Allah, kendini beğenmiş, böbürlenen hiç kimseyi sevmez!” [149] Demek ki, Levh-i Mahfuz’un varlığının bir hikmeti de, önceden alınan gerekli bütün tedbirlere rağmen veya nereden geldiği bilinmeden başa gelen bir musibeti, yeniden değerlendirdikten ve gereken dersi aldıktan sonra, sıkıntıya düşen insana, artık üzülmenin bir yararı olmayacağını anlatmak ve ‘kaderim buymuş… Elbette hiçbir şey hikmetsiz değildir! Üzücü, can yakıcı da olsa, inşallah bunda benim için bir hayır vardır…’ deyip uzun boylu kederlenmesini ve onun üzerinde daha fazla durmasını, boş yere zaman harcamasını... önlemektir denilebilir.
Yüce Allah, olacak her şeyi Levh-i Mahfuz’a yazmakla, dünya hayatında yaratılmış ve yaratılacak olanların, ahirette yeniden yaratılacakların hepsini ezelî ilmi ile ihata ettiğini, böyle bir uygulama ile bize bilgi veriyor da denilebilir...
İbrahim Hakkı hazretleri de bunun sebebini şöyle açıklamıştır: “Hak Teâlâ’nın, kullarının işlerini Levh-i Mahfuz’a yazması gök ve yer ehlinin, yaratılmışların işlerinin ezelî ilme uygun olarak vücuda geldiğini bilmeleri içindir;” [150] Hiç bir şeyin tesadüfî, amaçsız ve yüce Yaratıcıdan bağımsız olmadığını ifade etmek içindir…
Uzak bir ihtimal de olsa, her eserin, vücuda gelmeden önce mutlaka zihinde, muhayyel de olsa, bir bilgisinin olduğunu, insanların da önemli işlerini, önceden edinilmiş bilgiye, üzerinde çalışılmış hassas projelere dayalı olarak yapmalarını teşvik için yazmıştır da denilebilir. Tabi ki Allah, bununla muradının ne olduğunu daha iyi bilir!...
Günümüzde, Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’da ve oradan indirildiği anlayışının bazı usul konularında bir takım çelişki ve tutarsızlıkların ortaya çıkacağı gerekçesiyle Levh-i Mahfuz’un gerçekliğine itiraz edilmektedir. [151] Biz bu itirazların, aşağıda izah edileceği üzere, Kur’an’daki gerçeğe değil, gerçekliğiyle örtüşmeyen bir takım Kur’an tasavvurlarına, hatta Kur’an dışı anlayışlara ve zanlara dayandığı kanaatindeyiz.
Meselâ Nasır Hamid Ebu Zeyd demiştir ki: “Kur’an metninin Levh-i Mahfuzda önceden yazılı bir varlık olarak algılanması, “metinle kültürel olgu arasındaki diyalektiğin göz ardı edilmesi” anlamına gelecektir. [152] Dolayısıyla bu ve benzeri düşünceler “Kur’an’ı, kendisine vücut veren olgudan ve içinde teşekkül ettiği kültürden soyutlayan bir düşüncenin kabul görmesinde pay sahibidirler. Bu düşünce Kur’an’ı, insanın karşı koyması mümkün olmayan ilahî bir güç tarafından olguya dikte ettirilen önceden mevcut bir kitap olarak kabul etmeyi zorunlu kılacaktır…” [153] Kur’an’ın toptan dünya semasına indirildiği/inzal düşüncesine de Nasır Hamid Ebu Zeyd’in itirazı var… [154]
Bizce Nasır Hamid’in bu endişeleri yersizdir. Biraz da Levh-i Mahfuz gerçeğini Kur’an’da tanıtıldığı kadarıyla olsun, tanımamaktan kaynaklandığı kanaatindeyiz. Çünkü Kur’an’ın indirilişinde ve metnin teşekkülünde nass-olgu ilişkisi inkâr edilemez bir gerçektir... Bizim bu konudaki düşüncemiz ise şudur: Tarih içerisinde gerçekleşen her şey tarihseldir. Kur’an-ı Kerim de, asıl kaynağından, belli bir çağda, belli bir bölgede, belli bir zaman diliminde ve belli bir topluma hitap ederek inzal edilen bir kitap olması hasebiyle târihe dil, ses, söz, nazım ve metin olarak somut bir biçimde yansımış bir kitaptır... Muhtevası itibariyle Kur’an, Arş’ın Arz’a cevabıdır. Arz-talep yöntemiyle inzal edilmiş; zaman ve zeminin öne çıkardığı en öncelikli ve güncel konuları açıklamak ve sorunlara neşter vurmak amacıyla indirilmiştir. [155] Mekkî surelerle Medenî surelerin muhteva ve hitap farklılıkları bunun apaçık şahididir… Bu yüzden denilebilir ki, vahyin zamanını, zeminini, konusunu, adedini, hitap tarzını, üslûbunu ve muhtevasını da âyetlerin indiriliş yöntemi belirlemiştir. “Nitekim, onların sana getirdikleri her temsile karşılık Biz de sana, mutlaka hakikati ve en güzel açıklamayı getirmekteyiz.” [156] ayeti de bunun güzel bir örneğidir… Ancak bu gerçek, Kur’an’daki adıyla Levh, yaygın kabul gören adıyla Levh-i Mahfuz gerçeğine de mani değildir. Çünkü Kur’an’ın tarihe yansıyanı ile Levh-i Mahfuzdaki, ayna görüntü misali, birbirinin her bakımdan aynıdır. Aralarında sadece soyut ve somut farkı bulunmaktadır. Yaratılışta, metni vücuda getirdiği söylenen kültür de dâhil, bakan ve görebilen göz tarafından gözlemlenebilen ya da gözlemlenemeyen her şey en ince detaylarına varıncaya kadar Levh’de soyut halde bulunmaktadır… Tıpkı beynimizdeki Kur’an ile kağıt üzerinde yazılı Kur’an gibi… Dolayısıyla Kur’an’ın Levh-i mahfuzda mevcudiyeti “metinle kültürel olgu arasındaki diyalektiğin göz ardı edilmesi” anlamına gelmeyecektir. Çünkü onlar Levh-i Mahfuzda da birbirlerinden ayrı değiller… Dolayısıyla Levh’te de o diyalektik aynıyla mevcuttur. Yüce Allah, ilm-i ezelisi ile onu öyle bilmiş ve olsun diye değil, olacak diye kayda geçmiştir… Levh-i Mahfuz düşüncesi, “Kur’an’ı, kendisine vücut veren olgudan ve içinde teşekkül ettiği kültürden soyutlanması” anlamına hiç gelmez. “Bu düşünce, Kur’an’ı, insanın karşı koyması mümkün olmayan ilahî bir güç tarafından olguya dikte ettirilen önceden mevcut bir kitap olarak kabul etmeyi…” de zorunlu kılamaz. “Levh-i Mahfuz ve Kader” alt başlığı altında bu konuda da gerekli açıklamayı yapmıştık… Bilinmelidir ki, Levh-i Mahfuz, yukarıda da etraflıca açıklandığı gibi, Allah’ın ezelî ilmidir, o ilmin sembolik bir ifadesi olarak bize tanıtılmıştır. Orada kayıtlı olanlar, geçmiş ve gelecekteki, daha doğru bir ifade ile, olacak her şeyi ilm-i ezelisi ile ve olacağı şekliyle ihata eden Rabbü’l-âleminin takdir edip yazmasıdır.
Dahası var… Yüce Allah, Kur’an’da, ahiret hayatında yaşanacak olan pek çok sahneleri, hem de canlı tablolar şeklinde bize aktarmaktadır. Mesela Saffat suresinde nakledilen şu manzara, hem Levh-i Mahfuzda kayıtlı hem de Kur’an’da. Ama henüz yaşanmamış; fakat ahiret hayatı devreye girdiği zaman mutlaka yaşanacaktır. Bunda hiçbir kuşku yoktur:
“Cennetliler birbirlerine dönmüş sohbet etmektedirler: İçlerinden biri dedi ki: “Benim bir dostum vardı. Bana: ‘Sen de mi öldükten sonra yeniden diriltilmeye inananlardansın? Öldüğümüzde, toprağa ve çürümüş kemiğe döndükten sonra biz sahiden diriltilip ceza çekecek miyiz!” derdi. Karşısındakilere: “Siz onun ne durumda olduğunu öğrenmek ister misiniz?’ dedi ve o anda dostuna baktı... Onu tam da cehennemin orta yerinde görüp ona sesledi: “Tallahi, sen beni az kalsın helâk edecektin! Eğer Rabb’imin lütfu erişmeseydi ben de kesinlikle ateşe konulanlardan olacaktım! Hani, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek ve burada azap görmeyecektik?!” dedi... Kuşkusuz, büyük kurtuluş işte bu(adamın yaşadığı kurtuluş)dur: Çalışacaklar, böyle bir hayat için durmasın çalışsınlar!” [157]
Kanaatimizce bizimle ilgili Levh-i Mahfuz’dakiler ne ise bu sahnede nakledilen de oradakinin aynıdır. Ahiret hayatında konuşulacaklar ve bu şahsın konuştukları bir kurgu ve ona dayalı bir konuşma değil, Allah’ın ilm-i ezelisi ile bilip bize haber verdiği gelecekle, ahiret hayatı ile ilgili bir gerçektir. Bunu yaşayacak olan da içimizdekilerden, yani şu dünya hayatında yaşayanlardan biridir… Nitekim bu yazmanın bir dikte anlamı taşımadığını ve tavsifî olduğunu Ebu Hanife’den yaptığımız bir alıntı ve onun şerhleri ile yukarıda açıklamıştık.
Kur’an’daki inzal ve tenzil kelimelerinin ifade ettiği özel anlamlar saikiyle Kur’an’ın Kadir gecesinden, Dünya Semasında Beytü’l-İzze denilen (meçhul) bir yere veya Hz. Peygamber’in kalbine toptan indirildiği düşüncesi, ilk defa Rağıb’ın, bu iki kelimenin Kur’an’da kullanıldıkları anlamları göz önünde bulundurarak ortaya attığı ve bu anlayışın gerçek olup olmadığı tartışılan bir konudur. Bu düşüncenin Kur’an gerçeği ve Kur’an’daki bir gerçekle ilişkisi, dediğim gibi, tartışılmaktadır. Tartışılan bir konu, Kur’an’daki Levh-i Mahfuz gerçeğini yok saymayı gerektirmez… İleride, bununla ilgili makalemizde gerekli cevap verilecektir…
“Mensuh ayetler(!)” meselesi de Levh-i mahfuz gerçeğine mani değildir. Konuyu bilgi, bilinç /nosyon sahibi bir uzman olarak araştıran ve mesuliyetinin idrakini taşıyan ilim adamı olarak söylüyorum, Kur’an’da mensuh ayetler tartışması, müteahhirun ilim adamlarından bir kısmı, hatta çoğunluğu tarafından ve Kur’an gerçekleri bir tarafa bırakılarak yapılan gereksiz bir tartışmadır. Halefin tartıştığı biçimde nesh konusu doğrudan doğruya Kur’an’ın konusu değildir, olamaz da... Zaten Selef de böyle bir tartışmayı gündeme getirmemiştir. Onlar Kur’an’da söz konusu olan neshi, ilgili ayetler ve bütünlükleri çerçevesinde doğru anlamış ve böylesi yersiz ve mesnetsiz tartışmalara hiç girmemişlerdir. Çünkü, daha önceki bir çok tahkik ehli ilim adamı gibi bizim de tespitimize göre, önceden indirilmiş ve hüküm içeren bir ayetin hükmünün daha sonradan indirilen bir ayetin hükmü ile kaldırılması, iptâl edilmesi, değiştirilmesi söz konusu değildir. Metni mensuh hükmü baki veya hükmü mensuh metni baki yahut metni de hükmü de mensuh olmakla nitelendirilen bir nesh olayı Kur’an’da mevcut değildir... [158] Kur’an’dan, Müteahhirun ilim adamlarından çoğunluğunun anladığı manada neshe delil gösterilen ayetler, eğer tarihsel ve metinsel bütünlükleri, siyak ve sibakları da göz önünde bulundurularak paragraf ya da konu /pasaj bütünlükleri içerisinde okunacak olurlarsa o ayetlerin yaygın halde tartışılan nesh’ten bahsetmedikleri görülecektir. [159] Mensuh denilen ayetler de mana ve maksatları iyi anlaşılır ve tematik paragraf ve pasaj bütünlükleri göz önünde bulundurularak okundukları takdirde, o ayetlerin de mensuh olmadıkları anlaşılacaktır… [160] Ayrıca Kur’an’ı indiren Allah’tır; “Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin, bir ayet de olsa, getirmesi mümkün değildir.” [161] Aynı şekilde, Allah dilemediği sürece, değil herhangi bir insan, bir peygamber’in bile bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırması da mümkün değildir. Öyleyse, Allah’tan ve Resulünden kesin bir belge, delil, şahit olmadan, bir kısım ilim adamları şu ayetin hükmü mensuhtur, diyebilmektedirler! Evet, böylesine bilimsellikten ve Kur’an gerçeğinden uzak bir tartışma konusu bahane edilerek Kur’an’daki bir gerçek nasıl inkâr edilebilir ki?
Şan ve şerefi yüce, salt hikmet ve mu’ciz vasıflarıyla Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır. İnsanlık âlemine en son ilahî rehber/hüdâ olmak üzere “Âlemlerin Rabbi”nden, değişik bir ifade ile O’nun katındaki Levh’den indirilmiştir.
Lügatte yassı, düz satıh, yazı malzemesi, kâğıt, tahta gibi manalara gelen levh, Kur’an’da ve hadislerde de bu manalarda kullanılmıştır. Bu terim, Cenab-ı Hakk’ın ilm-i ezelisinde mevcut olup ezelde olması plânlanan her şeyin yansıtılıp kaydedildiği “Ümmü’l-Kitab”, yani Ana Kitap, her şeyin en ince detaylarına kadar kendisinde tafsil edilip açıklandığı “Kitabünmübin” ve koruma altında bulundurulan “Kitabünmeknun” adlarıyla da Kur’an’da geçmektedir.
Levh-i Mahfuz gaybla ilgili olduğu için onun hakikatini kavramak, künhüne vakıf olmak beşer için mümkün değildir. Fakat Kur’an’da ve hadislerde tanıtıldığı kadarıyla ona yaklaşmak ve muhtevası hakkında bilgi edinmek de imkânsız değildir. Kur’an’da ve Hadislerde haber verildiğine göre, yüce Allah’ın ezelî bilgisini sembolize edene Levh-i Mahfuz, Kur’an da dâhil tüm ilâhî kitapların indirildiği temel kaynaktır. Son derece korunmuş olup kendisine ter temiz olanlardan başkasının erişmesi mümkün değildir. Göklerde ve yerde olmuş ve olacak her şey, değişik bir ifadeyle yaş ve kuru tüm varlıklar, en ince detaylarına varıncaya kadar, soyut bir biçimde bu Ana Kitapta kayıtlıdır…
Kur’an’da “Levh-i Mahfuz” tabiri geçmediği için bu gerçeğe karşı çıkanlar, her şeyin daha önceden kaydedilmiş olmasını kadere aykırı bulanlar, bunun bazı usul bilgilerine açısından da doğru olmayacağını savunanlar, ya bütün hâlinde Kur’an’ı tam olarak anlayamadıkları ya da “Usül bilgisi” dedikleri bilgilerinin doğrudan doğruya Kur’an’dan kaynaklanmadığı kanaatindeyiz…
Evet Kur’an’da, isim olarak “el-levhu’l-mahfuz” veya Türkçe’deki ifadesiyle Levh-i Mahfuz tabirleri geçmemektedir, ama “Şüphesiz o, şerefli bir Kur’an’dır, korunmuş bir levhada bulunmaktadır...” [162]mealindeki bu ayet de görmezlikten gelinemez…
Kanaatimizce, Tasavvuf Ehlinin Akl-ı küllî, Filozofların el-Aklu’l-Faal olarak da adlandırdıkları Levh’den maksat, kaynaklarda Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen Ana Kitap’tan başkası değildir.
Bize göre Levh ya da Levh-i Mahfuz, Cenab-ı Allah’ın ilm-i ezelîsinin açılımıdır, beşer idrakine yaklaştırılmış sembolik bir ifadesidir. O, en azından şu sonlu varlık âlemini, kopacak olan kıyamet sürecini ve ebedi ahiret hayatının tamamını, en ince detaylarına varıncaya kadar kapsamaktadır.
Yüce Yaratıcı, yaptığı her şeyi bilerek yapmaktadır. Olan ve olacak her şey O’nun ilmi, iradesi ve izni dâhilinde ve Levh-i Mahfuz’da bulunduğu şekliyle gerçekleşmektedir. Yaratılan her şey, var edileceği zaman, zemin, şartlar, tarihî ve kültürel arka planıyla birlikte Levh-i Mahfuz’da kayıtlıdır. Sözgelimi tüm insanların yaratılış süreçleri, hayatları, öldükten sonraki akıbetleri tamamen orada kayıt altına alınmıştır. Bu kitapta kayıtlı olduğu için olan ve olacak olan her şey muhafaza altındadır. O nedenle var olan hiçbir şeyin kayıp olması mümkün değildir. Hiç İlm-i İlahî kaybolur mu?!
Allah Teala’nın her şeyi ilm-i ezelisi ile ihata etmiş olması ve bunların ilm-i ezelîde olacak şekliyle bilinip Levh-i Mahfuz’da kayıt altına alınmış olması gerçeği, zannedildiği gibi, İslâm’ın kader inancına aykırı olmadığı gibi inzal döneminde cari olan nass-olgu diyalektiğine/paralelliğine de aykırı değildir… Müteahhirun ilim adamlarının var-yok şeklinde tartıştıkları şekliyle nesh ise, Kur’an dışındaki bir tartışmadır; hiçbir ayete halel getirmez!
Hasıl-ı kelam Kur’an’da “Levh”den söz edilmekte, ona atıflarda bulunulmakta, bazen de onun her şeyi kaydeden “Ana Kitap” olduğu açıkça söylenmektedir… Kanaatimizce Levh ya da Levh-i Mahfuz, fark etmez… Ona iman vaciptir. Levh-i Mahfuz’u inkâr eden kimse, en azından Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir gerçeği inkâr etmiş olacağı için iman bakımından büyük tehlikede sayılır!
Çalışma hayatımız boyunca emelimiz, Kur’an’daki gerçekleri öncelikle Kur’an ve sahih hadisler vasıtasıyla tanımak ve tanıtmak, “Kur’an İlimleri”ne konu olan kavramları asıl kaynağından inceleyip içeriklerini açık, net ve tam olarak doldurmaya çalışmaktır.
Hiç şüphesiz samimi gayret bizden muvaffakiyet Cenab-ı Allah’tandır…
Abdulbaki, Muhammed Fuad, el-Mu’cemü’l-Müfehres li Elfazi’l-Kur’an, Beyrut, 1945.
Ahmed, Ahmed b. Muhammde b. Hanbel (v. 241/855), el- Müsned, Beyrut, tsz., (I-VI).
Âlûsî, Ebu’l-Fadl Şihâbuddin es-Seyyid el-Bağdadî, (v. 1270/1854) Rûhu’l-Maânî, Fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Sebu’l-Mesânî, Bulâk, 1301 h., (I-V)
Ateş, Abdurrahman, Tefsir Geleneğinde Levh-i Mahfuz Düşüncesi Adlı Makale, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Ankara, 2003.
Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsîri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1988, (I-XI)
Benli, Abdullah, Kur’an-ı Kerim’de Arş, Kürsî, Kalem-i A’lâ ve Levh-i Mahfûz (Yayımlanmamış Lisans Tezi), Kayseri, 1988.
Beydâvî, Nasruddin Ebû’l-Hayr Abdullah b. Ömer, (v. 685/1286), Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Kahire, 1968, (I-II)
Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil, (v. 256/870), es-Sahîh, İst., 1315 h. tarihli baskısından ofset, 1979, (I-IV)
Bursavî, İsmâil Hakkı, (v. 1137/1724), Rûhu’l-Beyãn, İst. 1389 h. (I-X).
Cevherî, İsmâil b. Ahmed, (v. 393/1003), Tâcu’l-Luğa ve Sıhahu’l-Arabiyye, Tahkik: Ahmed Abdulğafûr Attar, Kahire, tsz., (I-VI).
Cilî, Abdu’l-Kerim b. İbrahim, İnsan-ı Kâmil (çev. Abdulaziz Mecdi Tolun), İz Yayıncılık, İstanbul, 2002.
Cürcânî, Seyyid Şerif Ali b. Muhammed (v. 816/1413), Ta’rifât, İst. 1318 h.
Çantay, Hasan Basri, Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, İst. 1969, (I-III)
Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsiru’l-Hadîs, Şam, 1962, (I-IV)
Dihlevî, Şâh Veliyyullah Ahmed b. Abdurrahîm, (v. 1176/2769), el-Fevzu’l-Kebîr fî Usûti’t-Tefsir, Trc. Mehmed Sofuoğlu, İst. 1980.
Duman, M. Zeki, Beyanü’l-Hak (Kur’an’ın Nüzul Sırasına Göre tefsiri), Fecr Yayınevi, Ankara, 2006.
______ Vahiy Gerçeği, Fecr Yayınevi, Ankara, 1997.
______ Kur’an ve Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı ve Tüb Bebek Hadisesi, Nil Yayınları, İzmir, 1990.
______ Yakup Çiçek’in Nasih Mensuh Biliminin Tefsire Getirdikleri ve Götürdükleri; Bedrettin Çetiner’in Kur’an’da Nesh Konusuna Değişik Bir Yaklaşım konulu tebliğlerinin Müzakeresi, Kur’an ve Tefsir Araştırmaları III Tartışmalı İlmî Toplantı, 14-15 Ekim 2000, İstanbul, 2002, s. 395-420.
Ebû Dâvûd, Süleyman b. El-Eş’as es- Sicistânî, el-Ezdî, (v. 275/888), es-Sünen, (Tahkik: İzzet Ubeyd ed’-De’as), Şam, 1969, (I-V)
Ebu Hanife, Numan b. Sabit (v. 150/767) Fıkhu’l-Ekber, (Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri), M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, No: 49, İstanbul, 1992.
Ebu’l-Muntehâ, Şerhu Fıkhı’l-Ekber, İstanbul, 1984.
Ebu Zeyd, Nasır Hamid, İlahî Hitabın Tabiatı (çev. Mehmet Emin Maşalı), Ankara, 2001.
Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1960, (I-IX)
Erdem, Hüsameddin, TDV İslam Ansiklopedisi, ‘DEİZM’ mad., IX/109-111.
Farabî, Ebu Nasr, Kitabu Ârâi Ehli’l-Medineti’l-Fadıla (tahkik: Dr. Elbir Nasrî Nadir), Beyrut, 1991,
Gazalî, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed (v. 505/1111) Mişkâtu’l-Envar, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1966.
______ İhyâ-u Ulûmi’d-Din, Beyrut, tsz. (I-IV)
İbnü’l-Arabî, Ebu Bekir Muhammed b. Abdillah (v. 548/1153), Ahkâmu’l-Kur’an, (tahkik: Muhammed el-Becevî), Beyrut, tsz. (I-III)
İbnu’l-Esîr, Ebû Saadet el-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî (v. 606/1209), en-Nihâye fî Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrût, 1963 (I-V)
İbn Kesir, Ebû’l-Fadl İsmâil b. Kesir, el-Kureşî ed-Dımışki 774/1372), Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, Kahire, tarihsiz (I-IV)
İbn Kuteybe, Ebu Mahmut b. Muhammed, Tefsiru Garâibi’l-Kur’an, Beyrut, 1978.
İbnu Mâce, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezid el-Kazvinî (v. 275/888), es-Sünen, thk.: Muhammed Fuâd Abdulbâkî, Mısır, 1975, (I-II)
İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem, (v. 711/1311) Lisanu’l-Arab, Beyrut, 1968 (I-XV)
Karaman, Hayreddin ve Arkadaşları, Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2005.
Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensarî (v.671/1272), el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’ani’l-Azim, Kahire, tsz. (I-X)
Kuşeyrî, Abdulkerim, Kuşeyrî Risalesi, (Yayına hazırlayan: Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, İstanbul, 1978.
Müslim, Ebû’l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc el-Huşeyrî en-Nisâburî (v. 261/874), es-Sahih, Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbâkî, Kahire, 1955 (I-V)
Nehcuvanî, Şeyh Nîmetullah b. Mahmûd, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye ve’l-Mefâtihu’l-Ğaybiyye,İstanbul, 1325 h.
Nesaî, Ebu Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali b. Bahr b. Sinan b. Dinar (v. 303/915), Sünenü’n-Nesaî (C. Suyutî’nin şerhi ve İmam es-Senedî’nin haşiyesi ile), Beyrut, tsz. (I-IV)
Nesefî, Ebû’l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed (v. 710/1310), Medâriku’t-Tenzîl ve Hakaiku’t-Te’vil, Kahire, 1967, (I-IV).
Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1983
Râğıb el-Isfehânî, el-Huseyn b. Muhammed el-İsfehanî (v. 502/1108), el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân (Neşre hazırlayan: Muhammed Ahmed Halefallah), Kahire, 1970.
Râzî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer b. Huseyn el-Kureşî (v. 605/1208), Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsiru Kebîr), Tahrân, İkinci baskı, tarihsiz (I-XVI)
Seyyid Kutub (v. 1386/1966), fî Zılali’l-Kur’an, (Trc. Salih Uçan, Vahdettin İnce), İstanbul, 1989, (I-X.)
Suyûtî, Celâluddîn Abdurrahman b. Ebî Bekr (v. 911/1505), el-Itkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrût, 1973.
Şatıbî, Ebu İshak, el-Muvafakat fî Usuli’ş-Şeri’a, Kahire, tsz. (I-III)
Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (v. 1250/1834), Fethu’l-Kadir beyne Fenni’r-Rivaye ve’d-Diraye min İlmi’t-Tefsir, Şam, (I-V).
Taberî, Ebû Câfer Muhammed b. Cerir (v. 310/922), Câmiu’l-Beyân an-Te’vili’l-Kur’ân, Kahire, 1945, (I-XXXI)
Tehanevî, Muhammed b. A’lâ b. Ali el-Farukî, Keşşafu Istılahâti’l-Fünun, Beyrut, tsz. (I-III)
Tirmizî, Ebû İsâ Muhammed b. İsâ es-Sevre (v. 279/892), es-Sünen, Kâhire, 1937, (I-V)
Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yayınları, İstanbul, 1991.
Yavuz, Yunus Şevki, “Acbu’z-zeneb” Maddesi, DİA, İstanbul, 1988, I/319.
Yeğin, Abdullah (ve Arkadaşları), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügât, İstanbul, 1978.
Zemahşerî, Ebû’l-Kâsım Carullah Muhammed b. Ömer el-Harzemî (v. 583/1143), el-Keşşâf an Hakâikı’t-Tenzîl ve Uyûni'l-Ekâvîl fî Vücûhi’t-Te’vil, Beyrût, tarihsiz (I-IV)
* Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi e-mail: zduman®erciyes.edu.tr website: zekiduman.com
[1] ‘Şerefli” olarak çevrilen mecîd ismi, mecude / yemcudu fiilindendir; övülmüş, yüceltilmiş, her türlü övgünün üstünde olan şerefli, şanlı anlamındadır. Kur’an’da bu kavram, hem Allah’ın hem de Arş ve Kur’an gibi Allah’a âit olan şeylerin sıfatı olarak kullanılmaktadır. (Bkz. Hûd, 11/73, Kâf, 50/1, Burûc, 85/21, 22) “Kitaplar içerisinde, nazmı ve i’câzı itibâriyle en yüce mertebeye sâhip...” (Bkz. Zemahşerî, Ebû’l-Kâsım Cârullah Muhammed b. Ömer el-Harzemî (v. 583/1143), el-Keşşâf an Hakâikı’t-Tenzîl ve Uyûni'l-Ekâvîl fî Vücûhi’t-Te’vil, Beyrût, tsz, IV/240)
[2] Burûc, 85/21, 22. Bkz. Kaf, 50/1.
[3] Vâkı’a, 56/77-80.
Bu iki âyette, sübjektif şeyler de olsa, üzerine yazı yazılan sayfa /satıh anlamına da gelen levh ve kitap’tan söz edilmiş olması bize, Kur’an’ın, Hz. Muhammed’e sözlü olarak vahy edilmesinden önce, bir biçimde yazı ile kayıt ve muhafaza altına alındığı ve bütün hâlinde bir kitap hüviyetinde olduğu fikrini vermektedir!
[4] Zuhruf, 43/4. Bkz. Ra’d, 13/39.
[5] İsra, 17/105.
[6] Bkz. Hicr, 15/9.
[7] Tekvîr, 81/19, 21.
[8] Abese, 80/15, 16.
[9] Abese, 80/16.
[10] Bkz. Hac, 22/52-55.
[11] Hicr, 15/9.
[12] Necm, 53/28.
[13] Bakara, 2/255
[14] Bkz. Abdullah Yeğin ve Arkadaşları, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügât, İstanbul, 1978, s. 841.
[15] Bkz. En’âm, 6/38; Kâf, 50/4.
[16] Bkz. Yûnus, 10/61; Sebe, 34/3.
[17] Vâkı’a, 56-78.
[18] Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988, VIII/238.
[19] Bkz. Ateş, X/402. Ateş, “Ancak bizim kanaatimize göre burada Levh-i Mahfuz ile kasıt, Allah’ın bilgi hazinesi değildir. Çünkü Allah’ın bilgi hazinesi, maddî bir kitap olmaktan münezzehtir. Onun mahiyetini Allah’tan başka kimse bilemez...” sözleriyle bu görüşe katılmadığını açıklamıştır.
[20] Mâverdî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Habib, en-Nüket fi’l-Uyûn (Tefsîru’l-Maverdî), Beyrut, tsz. III/118; Razî, Fahreddîn Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer b. Huseyn el-Kureşî (v. 605/1208), Mefâtîhu’l-Ğayb (Tefsiru Kebîr), Tahrân, tsz, XIX/66.
[21] Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, VIII/238-239. Ateş, buradaki “Allah’ın bilgi hazinesi...” sözünü, kendi ifâdesi olarak kullanmıştır. Oysa, bir önceki dipnotta belirtildiği üzere o, bu görüşü tenkit etmiştir...
[22] Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1983, II/360.
[23] Bkz. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II/360; Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 2002, s. 336.
[24] Burûc, 85/22.
[25] Ra’d, 13/39; Zuhruf, 43/4.
[26] Yâsîn, 36/12.
[27] Süleyman Ateş, söz konusu “ana kitab”, diğer adıyla Kitab-ı Meknûn ve Levh-i Mahfûz’dan maksat, Hz. Musa’ya Tur’da verilen Tevrat levhalarıdır (Bkz. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, IX/232) demiştir. Başkaları da, içerisinde Kur’an’ın da yer aldığı Tevrat, İncil ve Zebur olduğunu söylemişlerdir. Bizce bu iki görüş de, ister aklî olsun ister naklî, sağlam bir dayanaktan yoksun afakî yorumlar olarak değerlendirilmelidir. (Daha fazla malumât için bkz. Ateş, Abdurrahman, “Tefsir Geleneğinde Levh-i Mahfuz Düşüncesi”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, (Ankara, 2003), c. XVI, sayı: 3, s. 398-399).
[28] Buharî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmâil (v. 256/870), es-Sahîh, İst., 1315 h. tarihli baskısından ofset, 1979, Tefsir, 4/Nisâ Sûresi, 18.
[29] Hadisin özü şudur: Abdullah’dan nakledildiğine göre, Esed oğullarından Ümmü Yakub denilen bir kadın geldi ve: “Bana nakledildiğine göre sen (Allah’ın yarattığı hilkati değiştirenler hakkında) şöyle şöyle yapan kimseye lânet etmişsin” dedi. O da: “Allah’ın Elçisinin lânet ettiği kimseye ben neden lânet etmeyecekmişim” cevabını verdi. Kadın: “Ben iki kapak arasında bulunanı (Kur’an) okudum; senin söylediğin şeye rastlamadım.“ deyince Abdullah: “Eğer, gerçekten okumuş olsaydın, bulurdun dedi; sen...” (Buharî, “Tefsîr”, 59/Haşr Sûresi 4; “Libâs”, 84).
[30] Rağıb Ebu’l-Kasım Huseyn b. Muhammed el-İsfehanî (v. 502/108), el-Mufredât fî Ğarîbi’l-Kur’an, (Neşre hazırlayan: Muhammed Ahmed Halefullah), Kahire, 1970, ‘LVH’ mad., s. 456-457; İbnu’l-Esîr, Ebû Saadet el-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî (v. 606/1209), en-Nihâye fî Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrût, 1963, ‘LVH’ mad., IV/276; Cevherî, İsmâil b. Ahmed, (v. 393/1003), Tâcu’l-Luğa ve Sıhahu’l-Arabiyye, Tahkik: Ahmed Abdulğafûr Attar, Kahire, tsz, I/402; İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem (v. 711/1311), Lisanu’l-Arab, Beyrut, 1968, ‘LVH’ mad., I/968.
[31] Müddessir, 74/29. Ayrıca bkz. Nisâ, 4/56.
[32] Bakara, 2/183.
[33] Duhan, 44/2.
[34] Kadr, 97/1.
[35] Geminin inşası, çalışması vs. hakkında geniş bilgi için bkz. Hud, 11/36-49.
[36] Kamer, 54/13.
[37] Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘LVH’ mad., s. 459; Kadı el-Beydavî, Nasruddin Ebû’l-Hayr Abdullah b. Ömer, (v. 685/1286), Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Kahire, 1968, II/436.
[38] A’râf, 7/145.
[39] A’raf, 7/150.
[40] A’raf, 7/154.
[41] Bkz. Tâhâ, 20/83, 84.
[42] Bkz. Razî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer b. Huseyn el-Kureşî (v. 605/1208), Mefâtihu’l-Ğayb (Tefsiru Kebîr), Tahrân, İkinci baskı, tarihsiz, XIV/237; Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (v. 1250/1834), Fethu’l-Kadir beyne Fenni’r-Rivaye ve’d-Diraye min İlmi’t-Tefsir, Kahire, 1964, II/278.
[43] Bkz. Maverdî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Habib, en-Nüket ve’l-Uyun (Tefsiru’l-Maverdî), Beyrut, tsz. II/260; Razî, Mefatihu’l-Ğayb, XIV/237.
[44] Burûc, 85/21, 22. Bkz. Kaf, 50/1.
[45] Ahmed, Ahmed b. Muhammed b. Hanbel (v. 241/855), el- Müsned, Beyrut, tsz., IV/431.
[46] Bkz. Tirmizî, Ebû İsâ Muhammed b. İsâ es-Sevre (v. 279/892), es-Sünen, Kâhire, 1937, Tefsir, 68/Kalem Suresi, 76; Taberi, Ebû Câfer Muhammed b. Cerîr (v. 310/922), Câmiu’l-Beyân an-Te’vili’l-Kur’ân, Kahire, 1945, XXIX/11; Razî, Mefatihu’l-Ğayb, XXX/78, 79; Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensarî (v. 671/1272), el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’ani’l-Azim, Kahire, tsz., XVIII/223; Bkz. İbn Kesir, Ebû’l-Fadl İsmâil b. Kesir, el-Kureşî ed-Dımeşki ( v. 774/1372), Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, Kahire, tsz, V/448; Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1960, VIII/5262; İsmâil b. Kesir, el-Kureşî ed-Dımışki 774/1372), Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim, Kahire, tsz, VIII/5264.
[47] Müslim, Ebû’l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc el-Kuşeyrî en-Nisâburî (v. 261/874), es-Sahih, Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbâkî, Kahire, 1955, Kader, 16.
[48] Kalem, 68/1.
[49] Buharî, “Tefsîr”, 4/Nisâ Sûresi, 18.
[50] Bkz. Ahmed, Müsned, I/355; VI/47.
[51] Bkz. Buharî, “Tefsir”, 59/Haşr Suresi, 4; Libas, 84.
[52] Bkz. Taberî, Cami’u’l-Beyân, XXX/35; Zemahşerî, Keşşâf, IV/240; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, XXXI/124; Nesefî, Ebû’l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed (v. 710/1310), Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vil, Kahire, 1967, IV/347; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII/394; Âlusî, Ebu’l-Fadl Şihâbuddin es-Seyyid el-Bağdadî, (v. 1270/1854) Rûhu’l-Maânî, Fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Sebu’l-Mesânî, Bulâk, 1301 h., XXX/94; Bursavî, İsmâil Hakkı (v. 1137/1724), Rûhu’l-Beyãn, İst. 1389 h., X/395, 396; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5696.
[53] Taberî, Cami’u’l-Beyân, XXX/35; İbn Kuteybe, Ebu Mahmut b. Muhammed, Tefsiru Garâibi’l-Kur’an, Beyrut, 1978, s. 514.
[54] Bkz. Abese, 80/11-16.
[55] “De ki, “Rabbimin kelimelerini yazmak üzere denizler mürekkep olsa, hatta ona bir misli daha eklense; Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenirdi!...” (Kehf, 18/109). Şâyet yer yüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve bunlara yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri yazılmakla tükenmez.” (Lokman, 31/27).
[56] Bkz. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, VIII/238.
[57] Çantay, Hasan Basri, Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul, 1969, III/1167.
[58] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, III/1948, 49.
[59] Çantay, Kur’an-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, III/1168.
[60] Bkz. Ebu Hanife İmam-ı A’zam Numan b. Sabit (v. 150/767), Vasıyye, (çev. Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri), Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, No: 49, İstanbul, 1992, s. 90. Ayrıca bkz. Tirmizî, Tefsir, 68/Kalem Suresi, 76. Bu âyette söz konusu olan, bağlama uygun olarak şahsın amel defteri olmalıdır. Fakat Ebu Hanife’nin sözü de yerinde ve isâbetlidir. Zira insan yaşarken, onun bütün söz, iş ve davranışları “Kiramen Kâtibîn” denilen yazıcı melekler tarafından kayda geçirilirken, aslı da Levh-i Mahfuz’da mevcut idi. Buna rağmen, eğer bir ayet iktibas edilecektiyse, bizce iktibas edilecek ayet şu olmalıydı: “Yaş ve kuru, her şey Kitab-ı Mübin’de kayıtlıdır.” (En’am, 6/59)
[61] Bkz. Taberî, Câmi’u’l-Beyân, XXX/35; Zemahşerî, Keşşâf, IV/240; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, XXXI/124; Nesefî, Medârik, IV/347; İbn Kesir, Tefsîr, VIII/394; Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, XXX/94; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5696.
[62] Bkz. İbn Kesir, Tefsîr, VIII/394.
[63] Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, XXX/94; Kutub, Seyyid, Fî Zılâlil’l-Kur’an (çev. Sâlih Uçan ve arkadaşları), İstanbul, 1991, X/433; Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsiru’l-Hadîs, Şam, 1962, I/259.
[64] Bkz. 54. dipnot.
[65] Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II/360.
[66] Akl-ı evvel, Cebrail’in makamıdır. Varlıkta bulunan ilâhî İlimdir. Çünkü o kalem-i a’lâ’dır. Sonra ondan gelen ilim levh-i mahfûza iner. Akl-ı evvel, levh-i mahfûzun toplu duruşudur. Levh-i mahfûz ise, onun tafsîlidir. Yani toplu İlâhî ilmin tafsîlidir. Levh, onun teayyün ve tenezzül yeridir. Akl-ı evvel, öyle İlâhî sırları taşır ki, levh onları ihâta edemez. İlâhî ilim, ana kitaptır. Akl-ı evvel, açıklayan imamdır. Levh ise, açıklayan kitaptır. Levh kaleme uymuştur, ona tâbidir. Kalem ise, akl-ı evvel olup, levha hâkimdir. Bkz. el-Cilî, Abdu’l-Kerim b. İbrahim, (el-İnsanü’l-Kâmil fi Ma’rifeti’l-Evahir ve’-Evail) İnsan-ı Kâmil, II/491.
[67] Cürcânî, eş-Şerîf Ali b. Muhammed, Kitabu’t-Ta’rîfât, İstanbul, 1318 h. s. 193-194. Ayrıca bkz. Tehânevî, Muhammed b. A’lâ b. Ali el-Farukî, Keşşafu Istılahâti’l-Fünun, Beyrut, tsz., II/1291; Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 336; Benli, Abdullah, Kur’an-ı Kerim’de Arş, Kürsî, Kalem-i A’lâ ve Levh-i Mahfûz (Yayımlanmamış Lisans Tezi), Kayseri, 1988, s. 58-60.
[68] Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II/360.
[69] Nehcuvanî, Şeyh Nîmetullah b. Mahmûd, el-Fevâtihu’l-İlâhiyye ve’l-Mefâtihu’l-Ğaybiyye,İstanbul, 1325, II/500.
[70] Bkz. Bursavî, Ruhu’l-Beyân, X/396.
[71] Muhyiddin İbn Ârabî, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Kerîm, Tahkîk Dr. Murtaza Gâlib, Beyrut, 1981, II/790.
[72] “Cibril ile yarışır, onu geçerdi.” cümlesi ayetlerde yoktur. (Bkz. Tâhâ, 20/114; Kıyame, 75/16-19)
[73] Bursavî, Kenz-i Mahfî, s. 16, 17.
[74] Gazalî, Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed (v. 505/1111), Tehâfütü’l-Felâsife, s. 145.
[75] Farabî, Ebu Nasr, Kitabu Ârâi Ehli’l-Medineti’l-Fadıla (tahkik: Dr. Elbir Nasrî Nadir), Beyrut, 1991, s. 124-126; Ayrıca bkz. El-Medinetü’l-Fazıla (İslâm Klasikleri) M.E.B. Yayınları, Ankara, 2001, s. 81-87.
[76] Bkz. Tehâfütü’l-Felâsife, s. 145-155; Farabi, El-Medinetü’l-Fazıla, s. 81-87.
[77] Bkz. A’lâ, 87/19.
[78] Ra’d, 13/38, 39.
[79] Bkz. Zemahşerî, Keşşaf, I/534; Razî, Mefatihu’l-Ğayb, XIX/66; İbn Kesir, Tefsir, IV/392.
[80] Nakledilir ki, Nasreddin Hoca, bir gün evinin önünde yere eğilmiş aranıp duruyormuş. Oradan geçen komşusu sormuş: Hoca ne arıyorsun? Hoca cevap vermiş: Elimdeki iğneyi düşürdüm, onu arıyorum. İğneyi nerede düşürdün? Evin içinde. Peki, neden burada arıyorsun, düşürdüğün yerde arasana! deyince Hoca şu cevabı vermiş: Orası karanlık, burası ise aydınlık, o sebeple burada arıyorum cevabını vermiş…
[81] Krş. “Yavrucuğum! Yaptığın kötülük, bir tek hardal tânesi ağırlığınca olsa ve bir kayanın kovuğunda veya göklerde ya da arzın içinde bulunsa... Bil ki Allah, mutlaka onu (hesap gününde mizana) getirir. Çünkü Allah her şeye nüfuz eder, her şeyden haberdardır!” (Lokman, 31/16)
[82] Hac, 22/70.
[83] Yunus, 10/61; Sebe, 34/3
[84] En’am, 6/59
[85] Bkz. Taberi, Camiu’l-Beyan, XXIX/11; Razî, Mefatihu’l-Ğayb, XXX/78, 79; Kurtubî, el-Cami’ Li Ahkâmi’l-Kur’an, XVIII/223; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5264.
[86] İnsan, 76/1-3. Bu âyete şöyle bir mana da verilmiştir: “İnsan üzerinden, insan olarak zikredilmeye değer hiç bir şey olmadığı, uzun bir zaman dilimi geçmedi mi?!” (Bkz. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali (Hayreddin Karaman ve Arkadaşları), TDV Yayınları, Ankara, 2003, s.577)
[87] Nuh, 71/17.
[88] Meryem, 19/66, 67.
[89] Necm, 53/32.
[90] Bkz. Hac, 22/5-7; Mü’minun, 23/12-14.
[91] Fatır, 35/11. Anlaşılıyor ki, kainatta hiçbir şey ne tesadüfe bırakılmış ne kendiliğinden gerçekleşmekte ne de Allah’ın bilgisi dışındadır... Deistlerin iddia ettikleri gibi: ‘Tanrı, eşyayı ilk defa yaratmış, kanunlara bağlayıp kendi seyr-i tabiisine bırakmış” olmadığı gibi “Tanrı küllü bilir, cüzleri bilmez” de değildir. (Geniş bilgi için bkz. Hüsameddin Erdem, TDV İslam Ansiklopedisi, ‘DEİZM’ mad., IX/109-111) “O karada ve denizde ne varsa, hepsini bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez; O yerin karanlıklarındaki tek bir dâneyi dahi bilir; yaş ve kuru, ne varsa hepsi apaçık bir kitapta kayıtlıdır.”(En’âm, 6/59)
[92] Nuh, 71/17.
[93] Tarık, 86/6
[94] Buhari, Kader, 1; Müslim, Kader, 1.
[95] Bkz. Hacc, 22/5; Mü’minun, 23/12-14; Kıyâme, 75/36-40. Geniş bilgi için bkz. Duman, M. Zeki, Kur’an ve Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı ve Tüb Bebek Hadisesi, Nil Yayınları, İzmir, 1990.
[96] Kehf, 18/37.
[97] Bkz. Neml, 27/88; Mülk, 67/3-4.
[98] Ayetteki ’Mâin mehin’, hakir bir su anlamındadır. Bundan maksat, erkeklerin sırt ile göğüs kemikleri arasından vücuda gelmeye başlayan (Tarık, 86/7, 8) sonra da testislerden fışkırarak çıkan menidir. Meninin sülâlesi (özü) ise, içindeki zürriyet /tohumlar /spermlerdir. (Bkz. Yasin, 36/77)
[99] Kanaatimizce ruh, zannedildiği gibi cenin dört aylık olunca veriliyor denilemez. Çünkü hadd-i zatında ruh, canlılık ve hareket kabiliyeti olarak spermde, onun vasıtasıyla döllediği ovumla birlikte oluşturdukları zigotta (nutfetunemşac) (İnsan, 76/2) mevcuttur. Döllenmeden /fertilizasyon sonra oluşan zigot, tevhid bilgisi de dahil (Bkz. A’raf, 7/172, 173), doğacak insanın bütün karakterlerini zatında taşımaktadır. Ruhun idrak kuvvesi /kaabiliyeti ise, embriyo rahimdeki teşekkül sürecini, yani nutfetünemşac, alaka, mudğa, kemik, kemiğe et giydirilmesi ve diğer yaratılışlarının tamamlanması (Mü’minun, 23/12-14) evrelerini tamamlayıp cenin /fötüse dönüştükten sonra algı biçiminde yavaş yavaş gelişecek; doğumdan sonra ileriki yaşlara doğru bu gelişme süreci tasavvur, temyiz, kavrama ve idrak şeklinde devam edecektir. (Bkz. Hicr, 15/29; Saad, 38/72; A’lâ, 87/2)
[100] Kur’an’da zihinsel faaliyetler için genelde merkez olarak kalp kullanılır, bu anlamda beyinden hiç söz edilmez. Kalp algı vasıtalarıyla beyine gelip algılanan verilerin itminanla kabullenilme, benimsenme ve tasdik yeri olduğu için beyin yerine kullanılıyor olabilir?... Duyu organları algılar, beyin /akıl temyiz ve tespit yapar, kalp de onun o olduğunu veya olmadığını onaylar... Farabi’ye göre, vücutta asıl olan ve anarahminde ilk teşekkül eden organ kalptir. Bedenin hakimi ve reisi de odur. Dimağ ikinci derecede hakim uzuvdur. Diğer uzuvlara, ancak kalbin reisliği altında reislik eder. Dimağ kalbe hizmet eder, diğer uzuvlar da kalbin maksatlarına göre dimağa hizmet ederler. Bu bakımdan dimağ, bir konak kahyasına benzer... (Bkz. El-Medinetü’l-Fazıla, s.57 vd.)
[101] Secde, 32/7-9 (Geniş bilgi için bkz. Alak, 96/2; Mü’minun, 23/12-14).
[102] Bkz. İnsan, 76/1.
[103] Zümer, 39/6.
[104] Secde, 32/7-9.
[105] Hayatlarında İlâhî bir kitaptan hiç okumamış, dolayısıyla âhiret hayatı ile ilgili hiç bir bilgi sahibi olmamış müşrikler, âhiret hayatından bahseden âyetleri işitince şaşırdılar ve: “...Bu, acayip bir şeydir; biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı diriltileceğiz?! Bu, (akla) uzak bir dönüştür” dediler...” Âs b. Vâil, eline bir çürümüş kemik parçası aldı, Rasulüllah’ın karşısına geçti ve onu parmakları arasında ufalayıp toz hâline getirdikten sonra: “Çürümüş olan bu kemiğe, yeniden kim hayat verecekmiş?!” dedi. Ona Allah’ın cevabı şu olmuştur:
“Şu insan, kendisini bir nutfeden /spermden yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış da bize apaçık bir düşman kesiliveriyor! Yaratılışını unutmuş, bir de bize: “Şu çürümüş kemiği kim diriltecek?” diyerek misal veriyor! De ki onu, ilk defa yaratan diriltecektir; O, her durumda yaratmayı bilendir. Hâlen yakmakta olduğunuz şu yeşil ağaçtaki ateşi yaratan da O’dur. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini de yaratmaya, hiç güç yetiremez mi?! Evet, O buna da kadirdir. Zira O, emsalsiz yaratıcıdır, her şeyi bilendir... Nitekim, bir şeyi yaratmak istediği zaman O’nun işi, ona, sâdece: ‘ol!’ demektir; o da hemen oluverir!... Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı ne yücedir! Ve siz O’na döndürüleceksiniz!“ (Yasin, 36/77-83.)
[106] Hadîd, 57/22.
[107] İsrâ, 17/58.
[108] Yâsîn, 36/12. Ayetteki“takdim ettikleri,” insanların, yaşarken iyi ya da kötü, işleyip hesap günü ortaya çıkarılmak üzere gönderdikleri amelleri anlamındadır. Mesela, ”Ey iman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının! Herkes yarın için ne göndermiş/hazırlamış bir baksın! Allah’a karşı gelmekten sakının!. Zira Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Sakın ha, Allah’ı unutanlar, O’nun da kendilerine nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Bunlar fasıklardır.” (Haşr, 59/18-20) Ayetteki “eserleri” ise, geride bıraktıkları şeylerdir. Kişi öldükten sonra bile, onların varlığı devam ettiği sürece, onlardan sevap ya da günah kazanmaları devam eder. Rasulüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim iyi bir yol/çığır açarsa, ondan dolayı bir sevap kazanır. O çığırdan gidenlerin kazandıkları sevaplar kadar bir sevap daha kazanır. Kim de kötü bir çığır açarsa, ondan dolayı bir günah kazanır. Ayrıca o yoldan gidenlerin kazandıkları günahlar kadar bir günah daha kazanır. Kişi ölmüş de olsa, eserleri devam ettiği sürece kazançları da devam eder.” (Bkz. Müslim, “İlim”, 15; “Zekât”, 69)
[109] Ayetteki “Zerae fi’l-ard”, ifadesindeki zerae fiili, lügatte saçtı, dağıttı, tarlaya tohum ekti, tarladan mahsul kaldırdı gibi manalara gelmektedir. Aynı kökten ‘zerre’ kelimesi tohum, partikül, küçük parçacık ve atom anlamında isim olarak kullanılmaktadır. “Biz sizi topraktan halk ettik; sizi yine oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız”(Tâhâ, 20/55) âyeti, yeniden yaratılmak üzere her insanın toprağa tohum olarak ekildiğini de ifâde etmektedir.
[110] Mülk, 67/24
[111] Kâf, 50/2-4.
[112] Kamer, 54/52-53.
[113] Tâhâ, 20/55. Ayrıca bkz. Bakara, 2/28; Ğafir, 40/11.
[114] İsrâ, 17/49-52.
[115] Bkz. Buhârî, “Tefsîr”, 39/Zümer suresi, 2, 3, 78; Müslim, “Fiten”, 141-143; İbn Kesîr, Tefsîr, VI/523.
[116] Bkz. Buhârî, “Tefsîr”, 39/Zümer suresi, 2, 3, 78; Müslim, “Fiten”, 141-143; Yavuz, Yunus Şevki, “Acbu’z-zeneb”, DİA, İstanbul, 1988, I/319.
[117] Enbiyâ, 21/104. Ayrıca bkz. Ahkâf, 46/33; Kâf, 50/15.
[118] Bkz. Fussilet, 41/9-11.
[119] Bkz. Rahmân, 55/31.
[120] Rahman, 55/29.
[121] Rahman, 55/31.
[122] Zuhruf, 43/1-4.
[123] Fussilet, 41/1-4.
[124] Şara, 26/192-195.
[125] Kur’an gerek vahiy gerekse tebliğ esnasında aslî gerçek /hakk hüviyetini koruyarak indirilmiş ve inmiştir. “Kuşkusuz O, Azîz bir kitaptır; önünden de ardından da ona batıl gelip giremez. O, her şeyi yerli yerince yapan, övülmüş Allah tarafından indirilmiştir...” (Fussilet, 41/41, 42)
[126] İsra, 17/105.
[127] Ra’d, 13/38-39. Tematik paragraf hâlinde ayetlerin meali şudur: “Biz, aynı şekilde Kur’an’ı da sana Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bilgiden sonra eğer onların arzularına uyacak ulursan seni Allah’tan koruyacak ne bir veli ne de bir koruyucu bulunur! Biz, senden önce de elçiler gönderdik; onların da hanımları ve çocukları vardı. Allah’ın izni olmadan, hiçbir peygamberin bir kitap getirmesi mümkün değildir. Her süre/dönem için bir kitap vardır; Allah, dilediği kitabı siler (yürürlükten kaldırır), dilediğini de sabit kılar (yürürlüğe koyar)! Zira ‘Ana Kitap’ O’nun katındadır.” (Ra’d, 13/37-39)
[128] Tirmizî, Tefsir, 68/Kalem Suresi, 76; Taberî, Camiu’l-Beyan, XXIX/11; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, XXX/78, 79; Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, XVIII/223; Bkz. İbn Kesîr, Tefsîr, V/448; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5264.
[129] Bkz. Hicr, 15/21; Kamer, 54/49; Rahmân, 55/1-13.
[130] Çünkü, bazı müfessirler demişlerdir ki, buradaki kalem cins isimdir; ondan maksat, genel anlamda göklerde ve yeryüzündeki bütün yazıcıların kullandıkları soyut ve somut kalemlerdir. Bizim kanaatimizce de âyetlerin bağlamları bu görüşü desteklemektedir.
[131] Nisâ, 4/166.
[132] İsra, 17/13. Ayetteki Tâir kelimesi, lügatte kanatlarıyla uçan her şey, özellikle kuş, talih kuşu anlamındadır. Mecazî olarak ister hayır olsun ister şer, insandan çıkıp ceza ve mükâfat açısından kendisini bağlayan söz, iş ve davranışları; ameli ve talihi demektir. (İbn Kesîr, Tefsir, V/47) Şu imtihan ortamında (Mülk, 67/2) insanın her yaptığı değerlendirilmek üzere kaydedilmektedir. (Kaf, 50/17, 18; İnfitar, 82/10-14) İrade sahibi hiçbir insanın, yetişkinlik çağına girdiği andan itibaren mecbur olacağı önceden yazılmış bağlayıcı bir ameli bulunmamaktadır. Sorumluluk, her mükellefin, kendi karakterine göre (17/84), hür irade ve tercihiyle işlediği (17/84) yapıp etmelerine göredir. İnsan iradesini aşan kaderi ise, sırf imtihan ve teslimiyet içindir…
[133] Bkz. Ra’d, 13/8; Tâhâ, 20/50; Rahmân, 55/1-10.
[134] Bkz. A’lâ, 87/1-3.
[135] “Bir şeyi açıklamış da olsanız veya gizleseniz (O’nun için bir şey değişmez); muhakkak ki Allah her şeyi bilir.” (Ahzab, 33/54) “Sözünüzü ister açıktan söyleyin ister gizli… Hiç şüphesiz O, kalplerin sahip olduğu şeyleri dahi bilir. Dikkat edin! Yaratan hiç bilmez mi?!” (Mülk, 67/14, 15)
[136] “Rabb‘imiz, her şeye yaratılışını veren sonra da yol gösterendir.”(Tâhâ, 20/50)
[137] Ebu Hanife, İmamu A’zam Numan b. Sabit (v. 150/767) el-Fıkhu’l-Ekber, (Mustafa Öz, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri), M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, No: 49, İstanbul, 1992., s. 72.
[138] Yine Fıkh-ı Ekber şârihlerinden Ebu’l-Muntehâ, Ebû Hanifenin bu sözünü şöyle açıklamıştır: “Yüce Allah, Levh-i Mahfuz’a her şeyi güzellik, çirkinlik, uzunluk, genişlik, küçüklük, büyüklük, azlık, çokluk, hafiflik, ağırlık, sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk, itaat, mâsiyet, irâde, kudret, kesb ve bunların dışında nitelik, hâl, ahlâk gibi vasıflarıyla yazmıştır. Bir şeyin vasıfsız, sebepsiz mücerred bir hüküm ile meydana gelmesini yazmamıştır. Meselâ Allah, Levh-i mahfuz’a, ‘Zeyd mü’min, Ali de kâfir olsun’ diye yazmamıştır. Eğer böyle yazacak olsaydı, Zeyd imana, Ali de küfre zorlanmış olacaktı. Çünkü Allah’ın vukuuna hükmettiği şey, mutlaka gerçekleşecektir. Zira Allah hükmeder ve O’nun hükmünü de hiç kimse sorgulayamaz. Fakat Yüce Allah, Levh-i mahfuz’a şöyle yazmıştır: “Zeyd, kendi ihtiyar ve kudretiyle mü’min olacak; küfrü değil, imanı murad edecektir. Ali de kendi ihtiyar ve kudretiyle kâfir olacak imanı değil, küfrü murad edecektir.” [Ebu’l-Muntehâ, Şerhu Fıkhı’l-Ekber, İstanbul, 1984, s. 11 (Benli, Abdullah, Kur’an’ı Kerim’de Arş, Kürsî, Kalem-i A’lâ ve Levh-i Mahfuz, s . 64’den naklen).]
[139] Bkz. Zemahşerî, Keşşaf, I/129; Alusî, Ruhu’l-Meanî, I/224.
[140] A’raf, 7/6.
[141] Enbiya, 21/23.
[142] Krş. “Allah’ın takdirince, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah katında ayların sayısı on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. Bu, (takip edilmesi gereken) dosdoğru bir yoldur!...” (Tevbe, 9/36)
[143] Şuarâ, 26/193-195.
[144] Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, I/259.
[145] “Biz göğü, yeri ve ikisi arasında olan şeyleri boş yere/batıl yaratmadık!”(Sâd, 38/27)
[146] “Biz göğü, yeri ve ikisi arasında olan şeyleri oyun oynayalım diye yaratmadık!” (Enbiyâ, 21/16)
[147] Mesela bkz. En’âm, 6/73; Duhân, 44/39; Câsiye, 45/22.
[148] Krş. Hac, 22/5.
[149] Hadîd, 57/22.
[150] İbrahim Hakkı, Mârifetnâme, s. 32.
[151] Bkz. Ateş, Abdurranman., Tefsir Geleneğinde Levh-i Mahfuz Düşüncesi, İslamî Araştırmalar Dergisi, cilt: 16, sayı:3, yıl: 2003, s. 391-404.
[152] Nasır Hamid Ebu Zeyd, İlahî Hitabın Tabiatı (çev. Mehmet Emin Maşalı), Ankara, 2001, s. 63.
[153] Nasr Hamid, İlahî Hitabın Tabiatı, s. 93.
[154] Bkz. Nasr Hamid, İlahî Hitabın Tabiatı, s. 131.
[155] Kur’an’ın tarihsel olması, onun evrensel olmasına da mani değildir. Kur’an-ı Kerim’in dil, lafız, nazım ve mana itibariyle İlahî olması, Levh-i Mahfuzda önceden kaydedilmiş olması, insana ve insanın temel ihtiyaçlarına hitap etmesi; hakikate ve ahlâkî faziletlere yönlendirmesi, özellikle de akla, ilme ve tefekküre önemle teşvik edip, ilmî /bilimsel gerçeklere aykırı hiçbir âyet içermemesi… gibi daha pek çok özellikleriyle de evrensel bir yol göstericidir...
[156] Furkan, 25/33.
[157] Saffat, 37/50-61.
[158] Geniş bilgi için bkz. Duman, M. Zeki, Yakup Çiçek’in Nasih Mensuh Biliminin Tefsire Getirdikleri ve Götürdükleri; Bedrettin Çetiner’in Kur’an’da Nesh Konusuna Değişik Bir Yaklaşım konulu tebliğlerinin Müzakeresi, Kur’an ve Tefsir Araştırmaları III Tartışmalı İlmî Toplantı, 14-15 Ekim 2000, İstanbul, 2002, s. 395-420.
[159] Bakara, 2/106, Nahl, 16/101, Ra’d, 13/39’un meal ve tefsiri için bkz. Duman, M. Zeki, Beyanü’l-Hak (Kur’an’ın Nüzul Sırasına Göre Tefsiri, ilgili yerler…)
[160] Celalüddin es-Suyutî: Ben Mensuh denilen ayetlerin nasihini de mensuhunu da titiz bir biçimde inceledim. Onlardan ancak şu 21 ayetin mensuh olduğunu gördüm. Bunların dışındaki ayetler hakkında nesh sahih değildir, demiş ve bu ayetleri kaydetmiştir.(Bkz. Suyutî, el-Itkan fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut, 1973, II/22, 23) Şah Veliyyullah Dihlevî de Suyutî’nin mensuhtur dediği 21 ayeti incelediğini, ikisi hakkında kuşkum var, ama onlardan ancak şu beş ayetin mensuh olabileceği kanaatindeyim demiştir. (Bkz.ed-Dihlevî, Şah Veliyyullah Ahmed İbn Abdirrahim, el-Fevzü’l-Kebir Fi Usuli’t-Tefsir (çev. Mehmed Sofuoğlu), Çağrı Yayınları, İstanbul, 1980, s. 35 vd.) Şatıbî ise, Kur’an’da mensuh ayet bulunmamaktadır, diyor ki, bizim kanaatimiz de o doğrultudadır. (Bkz. 161 No’lu dipnottaki referans)
[161] Bkz. Ra’d, 13/38.
[162] Burûc, 85/21, 22. Bkz. Kaf, 50/1.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
GİRİŞ
Kur’an-ı Kerim açısından, Allah Kelamı’nın, Hz. Peygamber’e indirilmesi de dâhil, üç nüzul sürecinden geçtiği söylenebilir. Bunlardan birincisi, Kur’an’ın henüz gökler ve yer yaratılmadan önce tüm olacaklarla birlikte bir “levh”e /”Levh-i Mahfuz”a kaydedilmesi, ikincisi Levh-i Mahfuz’daki Kur’an’ın Hz. Peygamber’e inzal etmek üzere Cibril’e intikali, üçüncüsü ise Levh-i Mahfuz’dan alınan Kur’an’ın, Cibril vasıtasıyla Hz. Muhammed’e, yaklaşık yirmi üç yılda pasajlar hâlinde inzal edilmesidir. Bu süreçlerden birincisini, hakikati gereği, belki süreç olarak ve nüzül kavramıyla ifade etmek pek isabetli gözükmeyebilir. Fakat Allah Teala’nın, hakikatini ve gerçek mahiyetini idrakten aciz olduğumuz Levh-i Mahfuz’u bir kitap /“Kitab-ı Mübin” olarak nitelendirip, İlahî Kitaplar da dâhil, olacak her şeyi, önceden oraya kaydettiğini söylemiş olması, bizim için böyle bir ifadeyi kullanmamıza imkân verdiğini söyleyebiliriz... Bu birinci süreci “Levh-i Mahfuz ve Kur’an” adlı makalemizde araştırıp izaha çalışmıştık. O konuya tekrar dönmek istemiyoruz. [1] Biz bu makalemizde, Kur’an’ın, diğer adıyla Kelamullah’ın, doğrudan doğruya Allah’dan veya onun sonsuz ve sınırsız ilminin yaratılmış ve yaratılacaklar âlemine bakan yönünün sembolik ifadesi olabileceğini söylediğimiz Levh-i Mahfuz’dan Cibril’e intikali, onun da Levh’den aldığı pasajları Hz. Muhammed’e vahiy sürecinde inzal etmesi konularını temel kaynağından araştırıp değerlendireceğiz. Fakat asıl konulara girmeden önce yüce Allah’ın kelam sıfatı hakkında kısa da olsa, bir bilgi vermenin faydadan hali olmayacağı kanaatindeyiz.
Biliniyor ki “Kelam”, Allah’ın yüce zatı ile kaim ve baki olan “Subutî Sıfatlar”ındandır. Zatı ve tüm esma ve sıfatları gibi Allah’ın kelam sıfatı da ezelî’dir. Allah ezelde “mütekellim”dir; varlık âlemini yaratmadan önce de zatında konuşucudur, yarattıklarıyla da - la teşbih vela temsil - konuşur ve konuşmuştur... Elimizdeki yazıya dökülmüş ve tilavet olunan hâliyle Kur’an-ı Kerim, Allah’ın, bizim için müteşabihattan olan kelamının bir yansımasıdır. O, Cibril vasıtasıyla, Hz. Muhammed’in kalbine, yeri geldiğinde genişçe izah edileceği üzere, zihnimizdeki Kur’an veya herhangi bir metin gibi soyut bir biçimde dil, lafız, nazım ve mana hâlinde aktarılmış/yansıtılmış; sonra da Resulüllah (s.a.v.) tarafından ilk defa insanlara tilavet olunmuş, vahiy kâtipleri tarafından yazıya/şekle büründürülmüş somut şeklidir.
Yine biliniyor ki, Kur’an-ı Kerim Yüce Allah katından “Hak/gerçek olarak (aslî hüvyetiyle) indirilmiş, o da hak olarak (aslî hüvyetiyle) inmiş…” [2] “Kelamullah”dır. Çünkü onun hakk/gerçek “Allah kelamı” olduğu ve “Âlemlerin Rabbi Allah’dan indirildiği hem Kur’an’da [3] hem de hadislerde açıkça belirtilmiştir. [4]
Mesela Kur’an’da “kelamullah” tabiri, sırf Kur’an anlamında iki defa geçmektedir:
أَفَتَطْمَعُونَ أَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلاَمَ اللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ / “(Ey Resûlüm!) Şimdi siz bunların, size inanacaklarını mı umuyorsunuz! Oysa onlardan öyle bir grup var ki Allah’ın kelâmını dinler ve iyice anladıktan sonra, onu bile bile tahrif eder!...” [5]
وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَ يَعْلَمُونَ / “Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, Allah’ın kelâmını dinleyinceye kadar ona istediği güven ortamını sağla! Sonra da onu güvende olacağı yere ulaştır. Çünkü bunlar, gerçekleri bilmeyen kimselerdir.” [6]
Bu iki ayetten de anlaşılıyor ki, hafızalarımızdaki soyut metin de, dilimizde söze ve elimizde yazıya dökülmüş somut metin de Allah’ın kelamıdır. Onun söze ve yazıya dökülmüş olması “Hakk” gerçeğini değiştirmemektedir… Çünkü Kelamullah, yaklaşık yirmi üç yılda Allah’ın izni ve bilgisi dâhilinde Hz. Muhammed’e Cibril vasıtasıyla inzal edilmiştir. [7] Bu konuda hiçbir müminin şüphesi bulunmamaktadır. Bilhassa Sahabe-i Kiramın…
Allah Tealâ, insanlık tarihi boyunca beşer ile; özellikle de sayıları yüz binleri bulan peygamberler ile konuşmuştur. O’nun beşer ile konuştuğu ve konuşma şekilleri Şûrâ suresinin 52. ayetinde şöyle ifade edilmiştir:
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ . “Allah’ın bir beşer ile konuşması ancak, ya vahiy iledir ya perde arkasından (görülmeden konuşmakla) veya bir elçi gönderip dilediği şeyleri, izni ile o elçinin vahy etmesiyledir. Muhakkak ki O yücedir, her şeyi yerli yerince yapar.” [8]
Bu ayetteki açık ifadeye göre, Allah’ın beşer ile “konuşması”nın/iletişiminin şu üç farklı yöntemle olduğu anlaşılmaktadır: 1. Vahiy, 2. Perde gerisinden kelâm, 3. Elçi vasıtası ile... Şimdi bu üç yöntemi kısa kısa açıklayalım.
1. “Vahy”. Allah’ın bir beşer ile konuşmasının birinci şekli “vahiy”dir. Bu da Allah Tealâ’nın beşere vahyinin en kapsamlı olanıdır. Bu yöntem, Kur’an’da, bir tek değil, vahy eden, vahyi alan ve vahyin muhtevasına göre, farklı anlamlarda kullanılmıştır. O nedenle bu yöntem, vahyin lügat anlamlarından olup Kur’an’da geçen çeşitlerinin hepsini kapsamaktadır. Mesela Allah’ın peygamberlere ve velilere vahyi ilham, bal arısına vahyi teshir (amaca uygun yaratıp yönlendirme), insanların birbirlerine vahyi ima, işaret ve gizli söz söyleme, şeytanların insanlara vahyi vesvese anlamındadır. [9]
2. “Perde Gerisinden Kelam ile konuşmak.” Allah’ın beşer ile konuşmasının ikinci şekli, konuştuğu beşere görünmediği hâlde “kelam” iledir. Bunun en tipik örneği Hz. Musa’ya bir ateş veya yemyeşil bir ağaç üzerinden konuşmasıdır. Nitekim Hz. Musa, kayınpederi Şuayb (as.)’ın yanından, Medyen’den Mısır’a dönerken, uzaktan görüp ateş sandığı ve: “Belki ondan size bir parça getiririm de ısınırsınız…” [10] dediği şeyin yanına vardığında bir nur huzmesinin fışkırdığı yemyeşil ağaçtan olağan üstü bir kelâmı dinlemeye başladı. Allah Musa’ya bazı sorular sorup cevabını aldıktan sonra kendisini peygamber seçtiğini söyledi… [11] “وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا” /”Allah Musa ile bizzat kelamla konuştu…” ayeti de bu gerçeği söylemektedir… [12] Bu konuşmada yeşil ağaç ve ateş perde/hicap vazifesi görmektedir. Hz. Musa’nın kulağına gelen ses ve harfler ise, Allah’ın değil, Allah’dan gelene delalet eden kelam; aşkın zatı ile kaim olan kelam sıfatının beşerin idrakine sesle birlikte, belki de yaratılmış bir ses veya ses biçiminde işitilen ve algılanan bir yansıma, bir tezahürdür. Eğer Musa (as)’ın açık bir ses işittiği söylenirse, bu ses kesinlikle Allah’a ait değildir, sadece kelam Allah’a aittir. Tıpkı Kur’an’ı okuyandan dinlerken sesin ve kelamı taşıyan harflerin, o harflerle somutlaştırılmış kelime ve cümlelerin okuyana, kelamdan müteşekkil sözün ise, okuyana değil, Allah’a ait olduğunu bildiğimiz gibi. Eğer duyulana Allah’ın sesi ve harfleri diyecek olursak, Musa’nın kulağına gelen ses beşerinkinin tamamen aynısı olmuş olurdu! Bu ise muhaldir. Zira Allah Tealâ “Leyse kemsilihi şey’ ”dir. [13] Hiçbir yönden yaratılmışlarla bir ve aynı değildir… [14]
Bu hadiseden de anlaşılacağı üzere, Yüce Allah, görünmediği halde muhatabının dikkatini toplayacağı, sözgelimi bir ağaç veya bir ateş gibi somut bir yerden ve keyfiyeti bizlerce meçhul bir tarzda peygamberin kendi ana lisanına bürünmüş olarak yarattığı söz ile elçisine konuşmuştur. Konuşma esnasında peygamberde, konuşanın Allah, sözlerin ise vahiy veya ilham olduğuna dair tereddütsüz ve zarurî bir bilgi hâsıl olur. O sebeple peygamberler ve veliler bu bilginin Allah’tan indirilen gerçek bir vahiy olduğundan ve doğruluğundan asla şüphe etmezler. Mesela peygamberlerin haricindeki bir insana Hz. Musa’nın annesine gelen vahyi ve onun da o vahye uygun hareket etmesini bu zaruri bilgiye örnek gösterebiliriz. [15]
3. “Elçi Vasıtası İle Vahiy.” Allah’ın elçi gönderip dilediği şeyleri, izni ile o elçinin Peygamber’e vahy etmesi yöntemidir. Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bildiğimiz kadarıyla bu yöntem Kur’an’a özgü Allah’ın bir konuşma çeşididir. Kur’an-ı Kerim’in tamamı, Hz. Peygamber’e bu yöntemle inzal edilmiştir. Sadece Kevser suresinin uykuda, arada elçi bulunmaksızın, direkt olarak vahy edildiği söylense de bu görüşe, sağlam bir delile dayandırılmadığı için itibar olunmamaktadır. Cibril’in, herhangi bir peygambere, Kur’an’ın haricinde, sonradan yazıya geçirilmiş bir vahiy götürdüğü de bilinmemektedir…
Allah’ın beşer ile konuşma çeşitlerinden bahseden bu ayetten ve yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki, bu üç yöntemden hangisiyle olursa olsun, Allah’ın beşer ile konuşması söz konusu olduğunda anahtar kelime “vahiy”dir.
VAHY, Arapça’da vehâ / yehî fiilinden türetilmiş masdardır. İki kişi arasında sözlü veya sözsüz olarak gerçekleşen gizli ve süratli iletişim olayına vahiy denir. Özellikle de Allah Teâlâ'nın beşer ile konuşma çeşitlerinden her birine verilen isimdir.
Arap Dilinde vahy, işaret, kitabet, risâlet, kelam; gizli söz söylemek, gizli ve sür'atlice bildirmek… gibi anlamlara gelmektedir. Bu gizlilik ve sür'atlilik kelâm'da, rumuz ve üstü kapalı ifâdelerle olabileceği gibi, bâzen de el, kol, kaş, göz, dudak... gibi organlarla yapılan işâretlerle, hatta yalın ses, harf ve şifrelerle de olabilmektedir. Bunların dışında vahy, kalbine ilham etmek, ilka etmek; emretmek, yazmak, göndermek, korkmak, fısıldamak, kalbine/zihnine vesvese vermek… gibi manalara da gelmektedir. [16]
İsim olarak da vahy, mektup, kitap, hat san'atı; kitabe/yazıt, tarihî kalıntı, ve Allah Teâlâ'nın Enbiyâ ve Evliyâ'sının kalbine ilka ettiği kelâm-ı İlahî anlamlarına gelmektedir.
Istılahta vahiy ise, Allah Teala’nın beşer ile dilediği bir maksat ve dilediği bir biçimde iletişim kurma ve konuşma çeşitlerinden her birine verilen addır. Başka bir ifade ile Allah Tealâ’nın, emir ve yasaklarını kullarına, özel bir yolla, gizli ve sür’atli bir biçimde bildirmesi demektir. Diğer bir tarife göre de Allah’ın, bir manayı veya buyruğunu peygamberlere veya herhangi bir kuluna, sözlü veya sözsüz olarak gizli ve sür’atli bir biçimde ilka etmesi, iletmesidir. [17]
Biz, Hz. Peygambere tebliğ etmek üzere Cibril vasıtasıyla inzal edilene vahiy, Peygamber’in tebliğ yükümlülüğü olmadığı halde doğrudan kalbine ilka edilenler ile diğer insanlara, sözgelimi Hz. Musa’nın annesine, Hz. Meryem’e vb. evliyaullaha ilka edilen vahiylere, birbirleriyle karıştırılabilir endişesiyle, ilham demeyi uygun bulduk.
Denilmiştir ki, vahiy yoluyla konuşan iki kişi arasındaki iletişimin gerçekleşebilmesi için vahy eden ile vahyi alan arasında, mutlaka iletişimi mümkün kılacak ontolojik bir birliğin veya arada uygun bir vasıtanın bulunması şarttır. [18] Oysa Allah’ın insana vahyinde, vahyin kaynağı olan Allah Azze ve Celle ile insan arasında ontolojik bir birliğin bulunmadığı gün gibi açık ve aşikârdır. Zira Yüce Allah, varlığı mutlak, “vacibü’l-vücud”, kadim ve bakî, ezelî ve ebedî, zaman ve mekândan münezzeh, müteal/aşkın, “la teşbih velâ temsil” ve Hakk/gerçek İlah… vahyi alan ise, yaratılmış, güç ve yetenekleri sınırlı, zaman ve mekânla kuşatılmış, Azîz ve Kadîr olan Allah karşısında âciz durumdaki bir kuldur! Tüm bunlar da Allah ile insan arasında varoluşsal açıdan hiçbir birliğin olmadığını göstermektedir.
Evet… Her ne kadar yüce Allah ile hitap ettiği insan arasında ontolojik bir birlik veya hakikî bir benzerlik olmasa da Allah’dan insana vahyin gerçekleştiği ve arada bu iletişimi gerçekleştirecek vasıtaların bulunduğu da bilinmektedir. Zira Şûrâ suresinin elli ikinci ayetinde bu vasıtaların, vahiy, kelam ve elçi olduğu açıkça söylenmiştir. İnsanların ellerindeki vahiy mahsulü olduğuna inanılan Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an vahiy olgusunun açık belgeleridirler. O hâlde bu iletişimi mümkün kılan, vahy’in dışındaki vasıtalardan biri beşer ile kelamı mümkün kılan dil ise diğeri de Cibril’dir... [19] Biz Allah’ın beşere vahyinde dil ve Cibril fenomenlerini daha yakından tanımak istiyoruz.
Allah’ın beşer ile konuşmasının çeşitlerinden bahseden ayette vahiy, her üç konuşma türünün ortak kavramı olduğuna göre, Allah Teala beşerle, ister arada hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan kelam ile konuşsun ister elçi vasıtasıyla, demek ki, Allah’ın vahy ettiği kulları ile konuşmasında asıl vasıta dildir; muhatabın dili ve onun anlayabileceği ifade biçimidir. Bu konuşmada melekler; özelde Cibril de ikinci bir vasıtadır. Fakat meleklerin de Allah’ın vahyini peygamberlere dil aracılığıyla aktardıkları bilinmektedir… [20]
Tabiîdir ki, Allah Tealâ zatı, esma ve sıfatlarının hakikati itibariyle yaratılmışlara benzemez. [21] Dolayısıyla O’nun beşer ile doğrudan konuşması/vahyi için, insanlarda olduğu şekliyle, herhangi bir dile, sese, harflere, v.s. ihtiyacı yoktur. Belki de O (c.c.), vahy etmek istediği kimseye hitap edeceği an, söylemek istediği şeyler, iradesiyle birlikte derhal muhatabın anlayacağı dilde, ses ve harflerden müteşekkil ifade olarak yaratılıp sözlü veya sözsüz olarak onun kulağına veya doğrudan kalbine intikal etmiş ve ediyor olabilir. Bu yöntem kanaatimizce makul ve mümkündür. Bu konuda, bize göre, anlaşılmayacak bir husus bulunmamaktadır… [22] Nitekim Yüce Allah, zatı ve sıfatlarının hakikati itibariyle eşi, misli, benzeri ve dengi olmamasına [23] rağmen, Adem oğluna kendisini tanıtmak maksadıyla “O işitir ve görür…” [24] demiş, böylece esma ve sıfatları itibariyle yüce ve aşkın niteliklerinin bir kısmını insanın idrakine yaklaştırmıştır. Her ne kadar Allah’ın sıfatlarının hiç birisi hakikatleri, imkân ve hudutları yönünden beşerinkilere hiç benzemese de Allah işitir, görür, bilir, konuşur… insan da işitir, görür, bilir, konuşur… O hâlde hakikat ve gerçek mahiyetleri itibariyle olmasa da Allah ile insan arasındaki bu ortak yönün iletişimi mümkün kıldığı söylenebilir... Fakat burada, bizim için anlaşılması biraz güç ve imkân ölçüsünce anlaşılıp izah edilmesi gereken başka bir konu var. O da Allah’ın meleklerle; özellikle de vahiy elçisi Cibril ile iletişiminin keyfiyeti ve mahiyetidir. Zira bizler insanı tanıdığımız kadar melekleri yakından tanımamaktayız. Çünkü onlar mana âleminin varlıklarıdırlar. Orijin itibariyle nurdan yaratılmışlardır. Bir kısım nitelikleri Kur’an’da ve Hadislerde haber verildiği şekliyle bilinse de hakikatleri bilinmemektedir. O nedenle melekler, hakikatleri itibariyle nasıl varlıklardır? Yüce Allah, Cibril ve diğerleriyle nasıl konuşmuştur? İnsanlarla konuşmasında olduğu gibi, Allah’ın onlarla konuşmasında da arada vasıta var mıdır? Bu vasıta nedir? Bunun dil olduğu söylenebilir mi? Hatta bir kısım düşünürler, Hz. Peygamber’e Kur’an’ın vahyinde Cibril’in haricî bir varlık olmadığını [25] iddia etmektedirler… Bu düşünce doğru olabilir mi? Bizler işte bu soruların cevabını azami ölçüde bulmak durumundayız… Bu belirsizlikler çerçevesinde asıl sorulması gereken soru şudur: Allah’ın Kelamı Kur’an Cibril’e nasıl intikal etmiş olabilir?
Meşhur Usul âlimlerimizden Zerkeşi’ye göre, bu konuda şu iki ihtimalden söz edilebilir:
1. “Yüce Allah, Cebrail semada, mekândan bağımsız bir durumda iken, ona kelamını kavrattı, okunuşunu öğretti, daha sonra da Cebrail bir mekâna inerek onu yeryüzüne nakletti...
2. Cebrail Kur’an’ı, doğrudan Levh-i Mahfuz’dan ezberledi, sonra da onu Hz. Muhammed’e indirdi. [26]
Aşağıda yer verileceği üzere, çağdaş müfessirlerden İzzet Derveze de Zerkeşînin ileri sürdüğü bu görüşlerden ikincisi doğrultusunda bir görüş belirtmiştir. Abdullah Dıraz ise, Cibril’in Kur’an nüshalarını, tıpkı tarihî bir binayı ayniyle bir başka yere taşırken önce taşların numaralanıp sonra da verilen numaralara göre başka bir zeminde yeniden inşa edilmesi gibi, Levh-i Mahfuz’dan belli bir biçimde alınan pasajların Hz. Peygambere aynı sistem üzere nakledildiğini söylemiştir. [27] Bunlara benzer görüşler elbette artırılabilir…
Zerkeşî’nin öne sürdüğü iki görüşe göre, Cebrail Kur’an’ı doğrudan doğruya Allah’tan telakki etmiş de olabilir, Levh-i mahfuz’dan okuyup hıfzetmek suretiyle almış da olabilir. Ona göre her ikisi de mümkündür. Ama hangi yöntemle aldığı net olarak belirtilmemiştir… İzzet Derveze ve Abdullah Dıraz ise, Cibril’in Kur’an’ı doğrudan Levh-i Mahfuzdan aldığını söylemektedirler. Fakat birbirinden farklı bu üç görüş de Kur’an’a ve sahih hadise değil, tamamen zanna dayalı görüşlerdir. Çünkü bunların hiçbirisi de herhangi bir nass ile temellendirilmemiş ve ileride açıklanacağı üzere, temel kaynaklarla ispatı da mümkün gözükmeyen tahminlerdir. O hâlde Hz. Peygamber’e yaklaşık yirmi üç yılda inzal edilen Kur’an pasajları vahiy elçisi Cibril’e nasıl intikal etmiş olabilir? Bu soru hâla değerini korumaktadır. şimdi biz bu sorunun cevabını asıl kaynağımız olan Kur’an-ı Kerim’den araştırıp tespit etmeye çalışacağız.
Kur’an’da, vahiy elçisi olarak sadece Cibril’den açık bir biçimde söz edilmektedir. [28] Hz. Peygamber’e vahyi getirenin de Cibril olduğu açık veya tavsifî [29] ifadelerle söyleniyor. Bu konuda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır… Ayrıca Kur’an’da, birincisi kadar açık olmamakla birlikte, “sefere” tabir edilen, Allah ile peygamberleri arasında gidip gelmekte olan sefaret görevi yapan elçi, bir anlamda “yazıcı/sefere” meleklerden de bahsedilmektedir. [30] Bu meleklerin mevcudiyetini ve görevlerini, kesin olmasa da zann-ı galip ile ayetlerden çıkarmak mümkündür… Bu durumda denilebilir ki, Allah ile tüm elçileri arasındaki vasıta olarak, yalnız Cibril’i değil, onunla birlikte sefere adı verilen melekleri de zikretmek gerekir.
Şöyle ki: Hz. Peygamber’e indirilmeden önce Kur’an’ın “Bir levh’de [31] ” diğer adıyla “Kitab-ı Meknun”da korunmakta olduğunu ve ona temizlerden başkasının dokunamayacağını Kur’an vasıtasıyla bilmekteyiz. [32] Kitab-ı Meknun’a, yaygın adıyla Levh-i Mahfuz’a dokunamayacak olanların başında, hiç şüphesiz, Kur’an’da, Allah’a isyan edip isyanında direttikten sonra insanlara düşmanlığını açıkça ilan etmiş bulunan [33] ve bu gerekçe ile temiz işlerle ilgilenmediği; hayatı boyunca [34] pis işlerin peşinde olduğu açıkça belirtilen İblis/Şeytan [35] gelir. Ondan sonra da İblis ruhlu cinler ve insanlar (Şeyatıyne’l-insi ve’l-cinni) [36] düşünülebilir! Temiz olmayanların Kur’an’a dokunmasından maksat ise, ona zarar vermek, yani onu tamamen veya kısman yok etmek, değiştirmek veya ilavede bulunmak suretiyle tahrif etmek şeklinde düşünülebilir...
Ayetten, Levh-i Mahfuz’a sadece temizlerin yaklaşabilecekleri anlamı çıkarılabilir. Bunların dokunmaları ise, menfi manada olmayıp ondan ancak Allah’ın dilediği kadarına ve Allah’ın izni ve iradesiyle muttali olmaları, onu bilmeleri, okumaları ve ondan yazılı veya ezberden nüsha veya nüshalar alabilmeleri şeklinde düşünülebilir.
Bu demektir ki, Levh-i Mahfuz ve ondan indirilen Kur’an, tabiatları ve hayattaki işlevleri itibariyle pis olan şeytanlara karşı korunmuştur. Fakat başta Cibril olmak üzere, yaratılışları icabı saf, temiz ve Allah katında değerli olan bir kısım melekler Levh-i Mahfuz’a Allah’ın izni, iradesi ile ve O’nun dilediği bir biçimde yaklaşabilir, ona muttali olabilir ve ondan yazılı veya ezberden nüshalar elde edebilirler. Nitekim şu ayet, hem bu manaya delalet etmektedir hem de “Kitab-ı Meknun”a yaklaşabilecek olan “temizler”in kimliğine büyük oranda açıklık getirmektedir:
كَلاَّۤ إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاۤءَ ذَكَرَهُ فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ بِأَيْدِي سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ“Hayır... Şüphesiz o, sana Rabbinden gelen bir tezkiredir… Ancak dileyen kimse ondan öğüt alır! O, temiz, son derece değerli ve saygın yazıcı [37](melekler)in elleriyle, kadri yüksek ve tertemiz sahifelere yazılmıştır.” [38]
Bu ayette sözü edilen tezkire’nin Kur’an olduğu, ayetin hem metin hem de tarihî bağlamlarından [39] anlaşılmaktadır... “Kadri yüce ve tertemiz sahifeler” ile “temiz, son derece değerli ve saygın yazıcı ve elçi (melekler)” hakkında ise, kaynaklarda birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere geçmeden önce ayetteki, konumuzla ilgili iki anahtar kelimeye; suhuf ve sefere kelimelerine dil yönünden açıklık getirmek durumundayız. Çünkü Kur’an’ın yazıldığı bu tertemiz sahifelerin neler olduğu ve yazıcıların kimliği bu konunun aydınlatılabilmesi için bizce önemlidir.
Ayetteki “suhuf” (ve sehaif), es-sahifetü kelimesinin çoğuludur. Üzerine yazı yazılan yaygın yüz, satıh, kâğıt, sahife demektir. “Sefere” ise ism-i faildir; ‘SFR’ kökünde olup küttab’ın çoğulu ketebe olduğu gibi, sȃfir’in çoğulu da sefere’dir. ‘SFR’ açığa çıkmak, açmak, aydınlatmak, açıklamak, beyan etmek; kitap yazmak; birisi adına açıklamada bulunmak, toplumdan topluma veya insanlar arasında elçilik etmek gibi anlamlara gelmektedir. Mesela kitap anlamına gelen sifr (çoğ. esfar [40] ) ile elçi anlamına gelen sefir kelimeleri bu manadadır. Ayetteki “suhuf”, yazılmış sahifeler; “sefere” ise, yerine göre hem yazıcı hem de elçilik görevi yapan melekler anlamına gelmektedir. [41]
Taberî, bu ayette geçen suhuf ve sefere hakkında ileri sürülen bir takım farklı görüşleri tefsirinde naklettikten sonra, bu görüşlerden en doğrusu, bunların Allah ile elçiler arasında gidip gelen ve vahiy getiren melekler ve onların yazdıkları sahifeler olduğunu söylemiştir. [42] Taberî’ye göre, yazıcı meleklerle Allah’dan aldığı vahyi peygamberlere taşıyan melekler aynı melekler olmuş oluyor. Zemahşerî de suhuf’dan maksat, Levh’den istinsah edilen, Allah Teala katında mükerrem, semaya yükseltilmiş veya kadri yüce olup levh’den meleklerin elleriyle yazılmakla şeytanların dokunmasından uzak ve temiz tutulmuş olan sahifelerdir, demiş ve benimsemediği diğer görüşleri ‘gıyl’ sözcüğüyle sıralamıştır... [43] Fahruddin er-Razî [44] , Kurtubî [45] , İbn Kesir [46] ve daha pekçok müfessir de, ayetteki farklı görüşleri ve çıkarılabilecek manaları tespitten sonra, Taberî ve Zemahşerî’nin tercih ettiği görüşü benimsemiş ve إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ ﴿٧٧﴾ فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ ﴿٧٨﴾ لاَ يَمَسُّهُۤ إِلاَّ الْمُطَهَّرُونَ ﴿٧٩﴾ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿٨٠﴾ /“Şüphesiz o, kerîm bir kur’andır; bir kitapta korunmuştur; ona ancak, ter temiz olanlar dokunabilir” [47]ayetiyle de bu görüşü desteklemişlerdir. [48] İsmail Hakkı Bursavî, Nehcüvanî ve Elmalılı M. Hamdi Yazır da aynı görüşü paylaşan müfessirlerdendir. [49] Ayrıca Seyyid Kutub, Mevdudî, Sabunî gibi çağdaş müfessirlerden bir kısmı da sefere’nin, Allah ile insanların en seçkinleri olan peygamberler arasında sefaret vazifesiyle görevli melekler, suhuf’un ise bu meleklerin Levh-i Mahfuz’dan yazıp nebilere taşıdıkları kadri yüksek, temiz ve mükerrem sahifeler olduğu kanaatindedirler. [50]
Mesela çağdaş müfessirlerimizden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, “Burada suhuf’tan murad, mutlaka Kur’an sahifeleri olmak mütebadirdir ki, bu sahifeler ن والقلم وما يسطرون ‘de beyan olunduğu üzere kalem-i a’lânın levh-i mahfuz’a yazdığı sahifelere ve Melaikenin levhi mahfuzdan istinsah edip vahiy ile getirdikleri sahifeler…” olduğunu söylemiş, fakat diğer muhtemel görüşlere de tefsirinde yer vermiştir...
Onun bu kanaati كرام بررة ayetini açıklarken söylediği şu sözlerinde daha açıktır: “Ve denilmiştir ki Kur’an’da ebrar Benî Ademden olanlar hakkında berere ise Melaike hakkında varid olmuştur. Zira ebrar cem’i kıllettir. Benî Adem içinde etkıya/muttakiler azdır. Berere ise cem’i kesrettir. Melaikede Beni Adem’den çok olduğu gibi muttakiler de çoktur ve hatta hepsi muttakidir: لا يعصون الله ما أمرهم و يفعلون ما يؤمرون‘Melaike Allah’ın kendilerine emrettiği şeye asla karşı gelmezler, emrolundukları şeyi de mutlaka yaparlar.’ [1] Bunun için lisanı şeri’de “seferei kiramin berereh” Melaike için olmak üzere ma’ruftur. Ve çünkü sefir ve resul manası Melaike kelimesinin de manasıdır. Şu halde bu vasıf doğrudan doğruya dal bil’ibare olarak nass, insanlardan bu vasıfları haiz olanlar hakkında da dolayısıyla işarettir.” [51]
Bir kısım müfessirler ise, suhuf ve sefere hakkında daha değişik görüşler serdetmişlerdir. Mesela; Kadi el-Beydavî, suhuf’dan maksadın meleklerin Levh’den yazdıkları sahifeler olabileceği gibi, Nebilerin kendilerine vahyedilenleri yazdıkları veya yazdırdıkları sahifeler de olabilir, demiştir. [52] şevkânî ise, suhuf’dan maksat bir kısım peygamberlere verilen suhuf’lar; sefere’den maksat ise, - Ferra’dan naklederek - Levh-i Mahfuz’dan bu sahifeleri istinsah eden ve Allah ile nebiler arasında sefer eden melekler olduğunu söylemiştir. Mücahid sefere’nin kulların amellerini yazan kiramen kâtibin, Katade Kur’an okuyucuları/kurra, Vehb b. Münebbih ise Hz. Peygamber ve onun ashabıdır demişlerdir. [53]
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ile aynı yıllarda tefsirini kaleme almış olan İzzet Derveze ise, müfessirler arasında, bu konuda yaygın olan kanaate ve görüşlere toptan karşı çıkmakta ve şöyle farklı bir görüş belirtmektedir: Rabbanî vahiy peygamberlere yazılı sahifeler şeklinde taşınmamıştır. O, doğrudan doğruya Cibril’e ilka edildi, o da kendisine ilka edilen vahyi getirip Peygamber’e okudu. “Fi suhufin mükerremetin…” ifadesi, belki de vahyin sahifelere yazılmasını telkin içindir. Vahiy meleği Cibril’dir ve tektir. Hz. Peygamber’e vahyi o getirmiştir. Sefir kelimesinin sefereşeklinde çoğul gelmesi ta’zim için olabilir... [54]
Naklettiğimiz bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, ayetteki “tertemiz sahifeler”den maksat, 1. Meleklerin Levh-i Mahfuz’a yazdıkları sahifeler, 2. Meleklerin Levh-i Mahfuz’dan istinsah edip peygamberlere getirdikleri sahifeler, 3. Adem, İdris, Şit ve İbrahim (as) gibi peygamberlere verilmiş olan suhuf’lar, 4. Vahiy kâtiplerinin yazdıkları sahifeler, 5. Çeşitli ve birbirinden farklı Kur’an sahifeleri, 6. Kur’an’ın üzerine yazıldığı tüm yazı malzemeleridir. Bu altı görüşten 3., 4., 5. ve 6. Görüşler Kur’an ve diğer peygamberlere verilen suhuflar ile ilgili olduğu için birbirinin benzeri görüşler olarak değerlendirilebilirler… Levh-i Mahfuz, gökler ve yer yaratılmaya başlamadan; dolayısıyla meleklerden önce var olduğu için 1. görüşün nasslar tarafından desteklenmesi hiç mümkün değildir. Zira Kur’an ve Hadise göre orada yazan fail, sembolik de olsa, melekler değil kalemdir…
Kanaatimizce bu görüşler içerisinde kabule şayan olabilecek tek görüş vardır. O da ikinci görüştür. Yani “tertemiz sahifeler”den maksat, Meleklerin Levh-i mahfuz’dan istinsah edip peygamberlere getirdikleri sahifeler, görüşüdür. Zaten bu görüş müfesirlerden büyük çoğunluk tarafından da kabul görmüştür.
Sefere’den maksat ise, 1. Levh-i Mahfuzdan pasajlar halinde Kur’an nüshalarını istinsah eden yazıcı melekler, 2. Allah ile Resulleri arasında sefaret görevi yapan, peygamberlere vahyi getiren elçi melekler, 3. Levh-i Mahfuzdan Kur’an pasajlarını istinsah edip elçilere getiren melekler, 4. Vahyi Hz. Peygambere getiren Cibril, 5. Hz. Peygamber’in dikte ettirdiği vahyi yazan kâtipler, 6. Kur’an’ın hafızları ve okuyucuları, yani Kurrâ, 7. Kiramen kâtibin ve 8. Hz. Peygamber ve onun arkadaşlarıdır, denilmiştir.
Buna göre sefere kelimesi iki anlamda kullanılmış oluyor: Birinci maddeye göre Levh-i Mahfuzdan Kur’an nüshalarını yazan melekler başka, onların yazdıklarını peygamberlere getiren melekler başkadırlar. Birinciler yazıcı, ikinciler ise elçi meleklerdir. Üçüncü maddede bu ayrılık ortadan kaldırılmış, aynı melekler hem Kur’an nüshalarını Levh-i Mahfuzdan istinsah ediyor hem de yazdıkları nüshaları peygamberlere getiriyorlar. Bu durumda yazıcı ve elçi vasfı aynı melekte toplanmış oluyor. Dördüncü maddede yazıcı melek görüşü tamamen terk edilmiş ve Allah’tan aldığı vahyi Hz. Peygambere getiren Cibril’den söz edilmektedir. Beşinci maddede Hz. Peygamber için vahyi yazan kâtipler söz konusudurlar. Bu manada kelimedeki elçi anlamı terk edilmiş oluyor. Son üç görüşte ise, Kur’an’ı okuyan, onu hafızasında cem eden müminler, kulların işlerini yazan “Kiramen Katibîn” adındaki melekler ve Hz. Peygamber ve onun arkadaşları olduğu söylenmiştir. Kanaatimizce bu son görüşlerin ayetle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Zira görüş sahiplerinin bu kanaatlerini Kur’an vasıtasıyla temellendirmeleri(!) gerekmektedir…
Bize göre bu görüşlerden sadece birisi kabule şayan gözükmektedir. O da, müfessirlerin ekserisinin kabul ettiği, Kur’an nüshalarını Levh-i Mahfuzdan istinsah edip elçilere getiren melekler, görüşüdür.
Anlaşılıyor ki, burada görüşlerini naklettiğimiz müfessirlerimizin büyük çoğunluğuna göre, ayetteki “suhufun mükerreme”den maksat Levh-i Mahfuz’dan istinsah edilen Kur’an nüshaları, sefere’den maksat ise, bunları yazan yazıcı ve elçi meleklerdir. Yine anlaşılıyor ki, bu kanaat sahiplerine göre Allah ile peygamberleri arasındaki elçi, sadece Cibril değil, sefere adı verilen melekler de Allah’ın izni ve iradesi dâhilinde doğrudan Levh-i Mahfuz’dan istinsah edip yazdıkları sahifeleri peygamberlere nakletmektedirler. Kur’an da Hz. Muhammed’e indirilmeden önce onların elleriyle son derece kıymetli ve temiz sahifelere yazılmıştır.
Bu durumda şu iki sorunun cevabının verilmesi gerekmektedir:
Birinci Soru: Allah’ın meleklerle, konumuzun esasını teşkil ettiği için özellikle Cibril ile iletişimi nasıldır? Hz. Muhammed’e Kur’an’ın tamamını o indirdiğine göre, acaba Cibril Kelamullah’ı, Zerkeşî’nin söylediği gibi, doğrudan doğruya Allah’dan mı veya İlm-i İlahî’nin sembolik bir ifadesi olarak tanımladığımız Ana Kitap’tan, diğer adıyla Levh-i Mahfuz’dan mı aldı? Yoksa herhangi bir aracı veya aracılar vasıtasıyla mı almış olabilir?
İkinci Soru ise şudur: Allah ile Cibril arasındaki vasıta nedir? Orada da insanlarda olduğu gibi dil midir? Cibril’in de dile, kelimelere, sese, söze v.s. ihtiyacı var mıdır? Yoksa – Zerkeşî’nin birinci görüşünde söylediği gibi - doğrudan ilham mıdır? İşte bu sorular, Kur’an’ın Cibril’e intikali konusunda makul ve makbul bir cevabın bulunmasını gerekli kılan meselelerin odak noktasını teşkil etmektedirler.
Biz, yaptığımız araştırmalar esnasında Kur’an’da ve Sünnette bu sorulara açık ve tartışmasız bir cevap teşkil edebilecek herhangi bir nassa rastlayamadık. Ancak Kur’an ve Cibril hakkında şu iki ihtimalin söz konusu olabileceğini düşünmekteyiz: Eğer Cibril, bu yazıcı ve elçi meleklerden birisi değilse ki, öyledir… o takdirde Cibril, Zerkeşî’nin ikinci görüşünde, İzzet Derveze’nin de benimsediği görüşte söyledikleri gibi, Kur’an’ı Levh-i Mahfuz’dan direkt olarak almıştır, görüşü bizce isabetli değildir. Cibril, ancak istinsah eden yazıcı meleklerden almış olabilir. Yani yazıcı meleklerin, yaklaşık olarak yirmi üç yıl boyunca tertemiz sahifeler üzerine bölümler hâlinde yazdıklarını, Allah’ın izni ile ve dilideği zaman o sahifelerle birlikte alarak, aynı zaman zarfında, Hz. Peygambere getirip inzal etmiş olabilir. Şayet Cibril, “Bi eydi seferetin kiramin berereh” kapsamına dâhil ise, o zaman da o, Kur’an’ı direkt olarak Levh-i Mahfuz’dan bölüm bölüm istinsah edip Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed’e getirmiştir, denilebilir. Fakat Cibril’in sefere adı verilen meleklerden olduğuna dair ne Kur’an’da ne de tefsirlerde herhangi bir görüşe değil, en ufak bir işarete dahi rastlamış değiliz… Zaten “O (Kur’an), temiz, son derece değerli ve saygın yazıcı [55](melekler)in elleriyle, kadri yüksek ve tertemiz sahifelere yazılmıştır.” [56]ayeti de böyle bir anlayışa imkân tanımamaktadır. Çünkü bu ayette, Levh-i Mahfuz’dan Kur’an pasajlarını istinsah eden bir melekten değil birden fazla melekten söz edilmektedir. Tezkireyi/Kur’an’ı, sefere adı verilen meleklerin yazdığı açıkça söylenmektedir. O hâlde denilebilir ki, Cibril sefere adı verilen meleklerin yazdıkları Kur’an nüshalarını onlardan alıp sahifler üzerinden okuyarak Hz. Peygamber’e inzal etmiş olabilir.
Şunu da belirtmeliyiz ki, Tevrat bizzat Allah tarafından Hz. Musa’ya dikte ettirilip “elvah”/tabletler üzerine yazdırılmıştır. [57] İncil, yazılı bir metin olarak değil, ilim olarak, hikmet olarak Hz. İsa’ya verilmiştir. [58] Kur’an ise, tamamı Hz. Peygamber’in kalbine, Cibril tarafından yaklaşık yirmi üç yılda pasajlar hâlinde ve bölüm bölüm okunarak inzal edilmiş, vahiy hâli geçtikten sonra da inzal edilen pasajlar Peygamber tarafından günü gününe hem tebliğ edilmiş hem de vahiy kâtiplerine yazdırılmış, daha sonra da kitap hâline getirilmiştir. Fakat Adem, İdris, şit ve İbrahim (as.)’e verilen suhuf’ların nasıl verildiği hakkında Kur’an’a dayalı bir bilgiye sahip değiliz. Zebur’un, Davud’a nasıl verildiği hakkında da Kur’an’da kesin bir bilgiye rastlayamadık… Kesin olarak bilemediğimiz bir husus daha var; o da şudur: “Allah’a ibadet edin… diye her kavme bir peygamber…” [59] gönderildiğine ve “Elçi gönderilmeyen hiçbir kavme azap edilmeyeceğine… ” [60] göre, demek ki, Kur’an’da adı geçmeyen daha yüzlerce peygamber bulunmaktadır. Onlara da, müfessirlerin çoğunun söylediği gibi, sefere adı verilen yazıcı ve elçi melekler vasıtasıyla vahiy [61] , belki de suhuf indirilmiş olabilir. Yüce Allah onlarla da vasıtalı veya vasıtasız olarak konuşmuştur... Fakat onlara yazılı veya sonradan yazıya geçirilmiş sözlü bir metnin verilip verilmediğini bilemiyoruz...
Sonuç
Bütün bu araştırma, tespit ve değerlendirmelerimize dayalı olarak deriz ki, Kur’an, diğer ilahî kitaplar ve bize bildirilen ve bildirilmeyen tüm suhuf’lar gibi Hz. Peygambere inzal edilmeden önce İlm-i İlahi’de veya onun sembolik bir ifadesi olan Levh-i Mahfuz’da mevcuttur. Levh-i Mahfuz’a Allah’ın, izni ve dilemesi olmadıkça hiç kimsenin yaklaşamayacağı (Vakı’a, 56/78-80), Allah’ın ilminden, ancak dilediği kadarını kullarına açacağı (Bakara, 2/255) muhakkaktır. Bilinen suhuflar ve kitaplar peygamberlerine doğrudan Allah tarafından veya sefere adı verilen yazıcı ve elçi melekler vasıtasıyla farklı biçimlerde indirilmiş olabilirler… Fakat Kur’an’ın tamamının, “Hȃtemennebiyyin” olan (Ahzab, 33/40) en son Peygamber’e, Cibril vasıtasıyla indirildiği kesindir. Çünkü bu konudaki ayetler şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktırlar. [62]
Bu durumda diyebiliriz ki, Kelamullah, Cibril’e pasajlar halinde intikal etmeden önce ve keyfiyeti bizlerce bilinmeyen bir biçimde “temiz, son derece değerli ve saygın yazıcı (melekler)in elleriyle, kadri yüksek ve tertemiz sahifeler üzerine yazılı…”yordu. Allah’ın izni ve iradesi dâhilinde [63] indirilmeye başladığı ilk günden itibaren, yaklaşık yirmi üç yıl boyunca, yazıcı meleklerin Levh-i mahfuz’dan pasajlar halinde yazıp istinsah ettikleri bu nüshalar, Kur’an’da “Ruh”, “Ruhumuz”, [64] “Ruhu’l-Kudüs”, [65] “er-Ruhu’l-Emin”, [66] “Şedidü’l-Kuvâ zû mirreh”, [67] “Resulünkerim”, “Arş’ın sahibinin yanında kerim, yüce, emin, itaat edilen…” [68] vasıflarıyla tanıtılan Cibril tarafından [69] alınıyor ve aşağıda izah edileceği üzere Hz. Peygamber’e vahiy hâlinde okunarak inzal ediliyordu. İlk inzal edilen pasaj’ın, Alak suresinin ilk beş ayeti olduğu bilinmektedir… [70]
Şimdi de Kur’an’ın Hz. Peygamber’e Cibril vasıtasıyla indiriliş keyfiyetini ve indirilen ayetlerin mahiyetini yine Kur’an vasıtasıyla açıklamaya çalışacağız.
[1] Duman, M. Zeki, Levh-i Mahfuz ve Kur’an, Marife,*****
[2] Bkz. İsra, 17/105.
[3] Vakı’a, 56/80.
[4] Bkz. Buharî. Tevhid, 39.
[5] Bakara, 2/75.
[6] Tevbe, 9/6.
[7] Nisa, 4/166’ıncı ayeti ve tefsiri için bkz. Zemahşerî, Keşşaf, I/583, 584.
[8] Şurâ, 42/51, 52.
[9] Geniş bilgi için bkz. Duman, M. Zeki, Vahiy Gerçeği, Fecr Yayınevi, Ankara, 1997, s. 19-44.
[10] Neml, 27/7; Kasas, 28/29.
[11] Bkz. Neml, 27/8; Kasas, 28/30
[12] Nisa, 4/164.
[13] Şûrâ, 42/11.
[14] Bkz. Ebu’l-Muîn Meymun b. Muhammed en-Nesefî (438-508 H. / 1046- 1115 M .), Tabsiratü’l-Edille fî Usûli’d-Din (Tenkidli Neşre Hazırlayın Hüseyin Atay), Ankara, 1993, s. 396 - 398.
[15] “Biz Musa’nın annesine, “Bebeğini emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun anda onu bir sandık içerisinde Nil nehrine bırak, sakın korkma ve üzülme! Çünkü Biz, onu sana geri döndürecek ve elçilerimizden biri yapacağız” diye vahyettik…” (Kasas, 28/7) (…) “Senin annene şu talimatlarımızı vahyetmiştik: “Doğduğunda bebeği bir sandığa koy, nehre bırak, su onu kıyıya çıkarsın ve Bana da ona da düşman olan kişi onu oradan alsın…” demiştik. Sana, içimde bir muhabbet beslemiş ve ne yapılacaksa, gözümün önünde yapılsın istemiştim. Kız kardeşin seni izlemekteydi…” (Tâhâ, 20/38-40)
[16] Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘VHY’ mad; İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘VHY’ mad.
[17] Bkz. Cürcanî, Ta’rifat, Kahire, 1357, s. 40; Rağıb, Müfredat, ‘VHY’ mad., s. 515; Zerkanî, Menahilü’l-İrfan fi Ulumi’l-Kur’an, Kahire, tsz. I/63; Duman, M. Zeki, Vahiy Gerçeği, s. 19 vd.
[18] Kirmanî, Şemsüddin Muhammed b. Yusuf b. Ali, (v. 786 h.), Şerhu’l-Buharî I, Kahire, 1939, s. 28; Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), Ankara, 1975, s. 157; Duman, M. Zeki, Vahiy Gerçeği, Fecr yayınevi, Ankara, 1997s. 47-51.
[19] Bkz. Kirmanî, Şerhu’l-Buharî I, Kahire, 1939, s. 28; Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan (çev. Süleyman Ateş), s. 157; Duman, M. Zeki, Vahiy Gerçeği, Fecr yayınevi, Ankara, 1997s. 47-51.
[20] Mesela bkz. Alak, 96-1-5; Kıyame, 75/16-19 ve İlk vahiy hakkındaki Hadis Buhari, Bed’u’l-vahyi, 1.
[21] ليس كمثله شئ وهو السميع البصير “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitir ve görür.” (Şûrâ, 42/11)
[22] Çünkü: إِنَّمَاۤ أَمْرُهُۤ إِذَاۤ أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “Nitekim, bir şeyi yaratmak istediği zaman O’nun işi, ona sadece ona ‘ol’ demektir; o da hemen oluverir.” (Yasin, 36/82)
[23] Şûrâ, 42/11.
[24] Şûrâ, 42/11.
[25] Bkz. Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an (çev. Alpaslan Açıkgenç), Fecr Yayınevi, Ankara, 1987, 206-211.
[26] Zerkeşî, Bedrüddin Muhammed b. Abdillah (v.) el-Burhan fi Ulumi’l-Kur’an (tahk. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim), Beyrut, tsz. I/229.
[28] Bkz. Bakara, 2/97, 98; Tahrim, 66/4.
[29] Mesela “…allemehü şedidu’l-guvȃ, zû mirrah… /ona kuvveleri, yetileri güçlü ve sağlam, yaratılışı tam ve mükemmel olan (Cibril) öğretiyor...” (Necm, 53/5, 6) ayetinde olduğu gibi.
[30] “Hayır... Şüphesiz o sana Rabbinden gelen bir tezkiredir… Ancak dileyen kimse ondan öğüt alır! O, temiz, son derece değerli ve saygın yazıcı [30] (melekler)in elleriyle, kadri yüksek ve tertemiz sahifelere yazılmıştır. (Abese, 80/11-16) İleride bu konuya tekrar dönülecek ve gerektiğince yer verilecektir…
[31] بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ “Şüphesiz o, şerefli bir Kur’an’dır, korunmuş bir levhada bulunmaktadır...” (Büruc, 85/21, 22)
[32] Bkz. إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ لاَ يَمَسُّهُۤ إِلاَّ الْمُطَهَّرُونَ تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Şüphesiz o, âlemlerin Rabb‘inden indirilmiş son derece değerli bir Kur’an’dır, Bir kitapta muhafaza altına alınmıştır, temiz olanlardan başkası ona dokunamaz!” (Vakıa, 56/78) Bkz. بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ “Şüphesiz o, şerefli bir Kur’an’dır, korunmuş bir levhada bulunmaktadır...” (Büruc, 85/21, 22)
[33] Bkz. Yasin, 36/60.
[34] Bkz. Bakara, 2/34; A’raf, 7/11; Hicr, 15/29/44; İsra, 717/61; Meryem, 19/44.
[35] “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, ancak şeytan işi pis işlerdir; onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz! Şeytan, içki ve kumar ile ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister; sizi Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan alıkoymaya çalışır. Artık buna son verecek misiniz? (Maide, 5/90, 91)
[36] En’am, 6/112.
[37] Sefera, sâfir’in çoğuludur, yazıcı, hattat anlamındadır. Asıl manası örtülü şeyi açmak, keşf etmektir. Yazı yazmak da manayı ve meramı bir nevi keşf ve izah demek olduğu için yazmaya sefr, yazana sâfir, yazılana da sifr (çoğulu esfar) tâbir edilir (Bkz. Cuma, 62/5). Aynı kökten sefer ve misâfir, bir yerden bir yere gitmek ve giden kimse anlamındadır. İki topluluk arasında uzlaştırıcı çaba içerisinde olan kimseye sefir denir.
[38] Abese, 80/11-16.
[39] Ayetin nüzul sebebi şudur: Vahidî’nin ve daha bir çok müfessirin eserlerinde naklettiklerine göre, Resulüllah (s.a.v.) Utbe b. Ebi Rebi’a, Ebu Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdilmuttalib ve Ümeyye b. Halef gibi Kureyş’in ileri gelenlerini Allah’a çağırıyor, onların İslâm’a girmelerini umuyor ve bu yüzden onlarla özel konuşuyordu. O esnada gözleri görmeyen İbn Mektum gelip başucunda dikildi ve: “Ey Allah’ın Resulü! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!” diyerek hitabını ve sözünü tekrarlayıp duruyor, fakat onun meşgul olduğunu bir başkalarına yönelmiş olduğunu bilmiyordu… Konuştuğu kimselerle Allah’ın Elçisinin aralarına girmesi ve sözünü kesmesi sebebiyle Resulüllah (s.a.v.)’ın yüzünde onun bu ısrarlı tutumunu hoşlanmayan bir durum belirdi… (Vahidî, , Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed en-Nisaburî (v. 468/1075) Esbabu’n-Nüzul, Kahire, 1968, s. 252.)
[40] Cuma, 62/5.
[41] Rağıb, Müfredat, ‘SFR’ mad. S. 233, 234; İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, ‘SFR’ mad.IV/370, 371.
[42] Taberî, Camiu’l-Beyan, XXX/34, 35.
[43] Zemahşerî, Keşşaf, IV/218, 219.
[44] Razî, Mefatihu’l-Ğayb, XXXI/58,59.
[45] Kutubî, el-Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’an, IX216, 217.
[46] İbn Kesi, Tefsir, VIII/344; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5577-5588.
[47] Vakı’a, 56/79
[48] Bkz. el-Cami’ li ahkâmi’l-Kur’an, IX/216, 217; Razî, Mefatihu’l-Ğayb, XXXI/58,59; İbn Kesbri, Tefsir, VIII/344. Bkz. Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5577-5588; Sabunî, Safevtü’t-Tefasir, Beyrut, 1981, III/520.
[49] Bkz. Bursavî, İsmail Hakkı, Ruhu’l-Beyan, X/334; Nehcüvanî, Nimetullah b. Mahmud, el-Fevatihu’l-İlahiyye ve’l-Mefatihu’l-Ğaybiyye, İstanbul, 1325 h., s. 485.
[50] Bkz. Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an (trc. Salih Uçan, Vahdettin İnce), İstanbul, 1989), X/365; Mevdudî, Ebu’l-A’lâ, Tefhimu’l-Kur’an (trc. Muhammed Han Kayanî ve Arkadaşları), İstanbul, 1988, VII/39; Sabunî, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefasir, Beyrut, 1981, III/520.
[51] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VIII/5578, 5581, 82.
[52] Kadı el-Beydavî, Envaru’t-Tenzil, II/540.
[53] Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (v. 1250/1834), Fethu’l-Kadir Beyne Fenni’r-Rivaye ve’d-Diraye min İlmi’t-Tefsir, Kahire, 1987, V/383.
[54] Bkz. Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsiru’l-Hadis, I/237.
[55] Sefera, sâfir’in çoğuludur, yazıcı, hattat anlamındadır. Asıl manası örtülü şeyi açmak, keşf etmektir. Yazı yazmak da manayı ve meramı bir nevi keşf ve izah demek olduğu için yazmaya sefr, yazana sâfir, yazılana da sifr (çoğulu esfar) tâbir edilir (Bkz. Cuma, 62/5). Aynı kökten sefer ve misâfir, bir yerden bir yere gitmek ve giden kimse anlamındadır. İki topluluk arasında uzlaştırıcı çaba içerisinde olan kimseye sefir denir.
[56] Abese, 80/11-16.
[57] Bkz. Nisa, 4/66; Maide, 5/32, 45; A’raf, 7/145. Bu ayetlerde “Ketebna”, yani “Biz yazdık…” ve “, “Biz elvah’a yazdık…” denilse de, yazdıran Allah, yazan ise Hz. Musa’dır. Zebur için de “Ve lekad ketebna fizzebur…” (Enbiya, 21/105) şeklinde aynı ifade kullanılmıştır:
[58] Bkz. Maide, 5/46; Hadid, 57/27.
[59] Nahl, 16/36.
[60] İsra, 17/15.
[61] Ğafir, 40/78.
[62] Bkz. “(Resûlum!) Cibril’e düşman olan kimselere de ki: “Hiç şüpheniz olmasın ki Cibril, kendinden öncekileri tasdik edici, müminlere yol gösterici ve müjdeleyici olarak getirdiği Kur’an’ı senin kalbine Allah’ın izniyle indirmiştir!” (Bakar, 2/97)
[63] Bkz. Şûrâ, 42/51.
[64] Meryem, 19/17.
[65] Bakara, 2/87; Nahl, 16/102.
[66] Şurâ, 42/193.
[67] Necm, 53/5, 6.
[68] Tekvîr, 81/19, 20.
[69] Bakarı, 2/97; Tahrim, 66/4.
[70] Bkz. Kadr, 97/1-5.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
Allah’ın beşer ile konuşmasının “Vahiy”, “Perde gerisinden Kelam” ve “Elçi” ile olduğunu görmüştük. Kur’an-ı Kerim’in ise, bunlardan üçüncüsü ile yani “Elçi /Cibril” vasıtasıyla Hz. Peygamber’e inzal edildiğini de bilmekteyiz… İnzal bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek demektir. Tenzil de aynı manadadır ve Kur’an’da birbirlerinin yerlerine kullanıldıkları görülmektedir. [1] Fakat tenzil’de, kipi/sıygası itibariyle çokluk/kesret ve derecelenmeye delalet eden bir mana da bulunmaktadır. Tenezzül de tenzil gibidir… Kur’an-ı Kerim’in Levh-i Mahfuz’dan itibaren Hz. Peygamber’e indirilmesinde büyük çoğunlukla inzal kelimesi kullanılmaktadır. Bizim de “Kur’an’ın indirilmesi veya nüzulü” dediğimizde kastımız hep bu terimdir.
Kur’an’ın Peygamber’e (s.a.v.) vahyi hakkında çoğunlukla îyhâ, ilkâ, inzal ve tenzil sıygalarının/kip malum ve meçhul formları kullanılmaktadır. İnzal ve tenzil terimleri Arapçada “nüzûl” kökündendirler. Nüzûl, yukarıdan aşağıya inmek manasındadır. Bunun zıddı, yukarı çıkmak, yükselmek anlamına gelen suûd’dur.
Kur’an’ın Hz. Peygamber’e inzalinde Allah Teala bazen uhiye ve unzile şeklinde meçhul kipini kullanmış, bazen üçüncü çoğul şahıs kipini kullanarak vakıayı doğrudan kendisine nispet etmiş ve evheynâ, enzelnâ ve nezzelnâ demiş, bazen de üçüncü tekil şahıs kipini kullanarak evhâ, nezele ve enzele demiştir. Bunların hepsinde fail Allah’dır. Tıpkı vahyi doğrudan doğruya Cibril’e nispet ettiğinde de fail kendisi olduğu gibi. Mesela; وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ ِلأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ... / “Şu Kur’an bana, sizi ve kendisine ulaşan kimseleri uyarmam için vahyolunmuştur.”(En’am, 6/19) وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَاۤ أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَاۤ أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ... / “Muttakiler, sana indirilene de senden önce indirilenlere de iman eden kimselerdir…” (Bakara, 2/3) وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا .../ “Böylece biz sana emrimizden bir ruh vahyettik…” (Şûrâ, 42/52) veyaأَنْزَلنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْ قدْرِ ... إِنَّا / “Muhakkak ki biz onu Kadir gecesinde indirdik…”(Kadr, 97/1) ayetlerinde olduğu gibi…
2.1.3 Cibril Sadece bir Elçidir /Vasıtadır
Bazen de ayetin lafzında fail açık olarak Cibril’dir. Şu ayetlerde açıkça belirtildiği gibi:
قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ / “Cibril’e düşman olan kimselere söyle: Cibril, Kur’an’ı senin kalbine Allah’ın izni ile indirmektedir.” [2](Bakara, 2/97) veya وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ اْلأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ /“Kuşkusuz Kur’an, âlemlerin Rabb’inin indirmesidir. Uyarıcılardan olman için onu senin kalbine Ruhu’l-Emîn/Cibril apaçık bir Arap lisanı ile indirmiştir.” (Şuara, 26/192-195)
Kur’an’ı Hz. Peygambere ister Allah vahy etsin ister Cibril, her iki durumda da asıl fail, Allah’dır. Çünkü elçiler memurdurlar. Onların, kendileriyle gönderilenleri gönderenin adına okudukları bilinmektedir… Kur’an’ın inzalinde de Cibril, sadece bir elçidir, vasıtadır; kendi adına değil Allah adına elçilik yapmaktadır.
İslâm ilim adamlarının büyük çoğunluğu, Kur’an’ın Cibril vasıtasıyla Hz. Muhammed’e, yaklaşık yirmi üç yılda, bölüm bölüm indirildiği hususunda müttefiktirler. Kur’an açısından doğru olan da budur... Bu kanaatteki müfessirlerin cumhuruna /çoğunluğuna göre Kur’an, M.S. 610 yılının “Ramazan ayında” ve “mübarek bir gece” olan “Kadir Gecesi”nde Hz. Peygamber’e indirilmeye başlamış ve Alak sûresinin ilk beş ayeti, “bin aydan daha hayırlı…” olan o mübarek gecede inzal edilmiştir. [3] Daha sonra da vahiy süreci boyunca Kur’an’ın tamamı pasajlar halinde Nebî (s.a.v.)’e indirilmeye devam etmiştir. M.S. 632 yılında Hz. Peygamber’in vefat edip Refik-i A’lâ’ya yükselmesine kısa bir süre kala Kur’an’ın inzali tamamlanmıştır.
Ancak sayıları azda olsa, bir kısım müfessirler, Kur’an’ın, “Ramazan ayında” ve “mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde” Hz. Peygamber’e indirilmeye başladığı hususundaki çoğunluğun görüşüne katılmamaktadırlar. Bunlardan bir kısmı, Duhan suresinin ilk ayetlerini delil göstererek Kur’an’ın Şaban ayının yarısında /on beşinci gecesinde; bir kısmı da Ramazan ayında ve Kadir Gecesinde dünya semasına toplu halde indirildiğini iddia etmektedirler. Bu anlayışa göre, Ramazan ayının bu mübarek Kadir gecesinde Hz. Muhammed’e hiç bir şey indirilmemiş olmalıdır!.. [4] Eğer Duhan suresindeki “Biz onu mübarek bir gecede indirdik…”ten maksat Kadir gecesi ise, bu konuda hiçbir ihtilafa mahal kalmamaktadır. Yok, maksat Şaban ayının on beşinci gecesine rastlayan Berat gecesi ise, o takdirde Kur’an’ın bir Berat gecesinde bir de Kadir gecesinde olmak üzere iki defa indirilmiş olduğu söylenmektedir. Bu iddianın, elbette ilgili ayetlerle telifi(!) gerekmektedir…
Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiği görüşünde olan müfessirler de birbirinden farklı iki görüş ileri sürmüşlerdir. Bir görüşe göre, Kur’an, önce Kadir Gecesinde Levh-i Mahfuz’un bulunduğu yedinci semadan alınıp dünya semasına, “el-beytü’l-izze” adı verilen yere [5] toplu halde indirildi. Sonra da Cibril, buradan es-Seferetü’l-Kiram’ın elleriyle yazdıkları nüshaları veya doğrudan doğruya kendisinin aldığı ayetleri yirmi veya yirmi üç yılda peyderpey Hz. Peygamber’e inzal etti. Başka bir görüşe göre ise, Kur’an Ramazan ayında ve mübarek bir gece olan kadir gecesinde Hz. Peygamber’in kalbine toplu halde indirildi. Sonra da Cibril Kur’an’ı oradan bölüm bölüm /ceste ceste aldı ve Hz. Muhammed’e okuyarak indirdi. [6]
Doğrudan doğruya ayetlerden değil, kimi ortaya atılan tezlerden kimisi de ayetlerin yorumu olarak belirtilen bu görüşlerden kaynaklanan ihtilaflar asırlardan beri tartışılmaktadır. Bu konuda, hiç kuşkusuz, ihtimale dayalı daha pek çok görüş ortaya atılmıştır. Biz bunlardan tespit edebildiklerimizi, burada özet halinde sıralayıp değerlendireceğiz. Ancak, önce, Kur’an’ın inzali ile ilgili ayetlere ve onlarda ihtilafa konu olan metinlere bir göz atmakta fayda görmekteyiz.
Kur’an’da Kelamullah’ın inzal edildiği zamanı belirten üç ayet mevcuttur. Tüm tartışmalar da bu üç ayet ve bunlarla ilgili rivayetler çerçevesinde cereyan etmektedirler. O sebeple bu ayetleri yakından tanımak durumundayız. Bu ayetlerin metin ve mealleri şöyledir:
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ. /“Ramazan ayı, insanlara doğru yolu gösteren ve doğruyu eğriden, hakkı batıldan ayırt edip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır…”
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْر... “Şüphesiz Biz onu, kadir gecesinde indirdik...” [7]
حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ. “Ha mîm... Kitab-ı Mübîne yemin olsun ki Biz onu mübarek bir gecede indirdik...” [8]
Bu üç ayete göre Kur’an, “Ramazan ayında…”, “Mübarek bir gecede…”, “Kadir gecesinde” indirilmiştir. Bu konuda hiçbir ihtilaf söz konusu değildir; müfessirler de bu hususta ittifak halindedirler.
Kur’an’ın indirildiği günün Pazartesi günü olduğu da, Müslim’in Hz. Peygamber’den naklettiği şu hadis ile sabittir: “Peygamber Efendimize pazartesi günü oruç tutmak soruldu. O da cevabında şöyle dedi: Ben o gün doğdum ve bana Kur’an o gün indirildi.” [9] Demek ki Kur’an Ramazan ayı içerisindeki bir pazartesi gününe rastlayan kadir gecesinde indirilmiştir. Fakat bunun Ramazan’ın kaçıncı pazartesi olduğu – ne hikmetse? – bilinmemektedir!
Farklı rivayetler olmakla birlikte, kabule şayan görülen bir rivayete göre, Allah’ın Resulü, Kadir gecesini Ramazanın son on gününde arayın, buyurmuştur… Bu günün Ramazan’ın 17. günü olması ihtimali kuvvetlidir, diyenler olduğu gibi 24 veya 27. günün gecesinde indirildiğini söyleyenler de vardır. [10] Oysa böylesine harikulade bir olayın gününü Hz. Peygamber’in unutması mümkün değildir! İddia edildiği gibi, ona unutturulmuş(!) olsa bile, ilk Müslümanlardan Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Zeyid b. Harise ve Hz. Ebu Bekir… unutmaması lazımdı; en azından birisinin zann-ı galip ile de olsa şu gündü demesi gerekirdi!! Bu hayret verici hususa sadece dikkat çekmekle yetinip tekrar konumuza dönmek istiyoruz.
Kur’an’ın indirildiği tarih hakkında Taberî’nin naklettiğine göre, Katade demiştir ki, suhuf İbrahim’e Ramazan ayının ilk gecesinde, Tevrat altıncı, Zebur on altıncı, İncil on sekizinci, Kur’an ise yirmi dördüncü gecesinde indirilmiştir. İbn Atiyye’ye göre de Tevrat Ramazan ayının evvelinde, İncil ortasında, Zebur da onun gibi ortasında indirildi. Kur’an-ı Kerim ise Ramazan’ın sonunda Kadir gecesinde indirilmiştir. İbn Atiyye sözlerine şu cümle ile tamamlamıştır: Cumhurun kanaatine göre Kur’an Kadir gecesinde indirilmeye başlamıştır.
Görüldüğü üzere, Kur’an’ın indirildiği ay ve gece hakkında, sadece Kadir Gecesinin hangi tarihe rastladığı hariç, ilk iki ayette ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi, üçüncü ayette ihtilaf vardır. Bu ayetteki “Biz onu mübarek bir gecede indirdik...”’den maksat, az da olsa, bir kısım ilim adamlarına göre Şaban ayının on beşinci gecesine rastlayan Berat gecesidir.
Anlaşılıyor ki, bu ayetlerde ihtilaf, Kur’an’ın hangi ayda indirildiği hususunda değil, Kadir gecesinde Kur’an’ın nereye indirildiği konusundadır. Çünkü ilk iki ayette Kur’an’ın Ramazan ayında ve o ayda bulunan kadir gecesinde indirildiği açık ve nettir. Şaban ayında indirildiği iddiası ise, bu ayetlere rağmen gerçeği ifade etmeyen zandan ibarettir! Tartışımaya açık olan husus ise, indirildiği mekândır; bu mübarek gecede Kur’an, iddia edildiği gibi, Levh-i Mahfuz’dan Dünya semasına mı indirildi, yoksa Hz. Peygambere mi indirildi? Asıl üzerinde durulan konu budur.
Kur’an’ın “Ramazan ayında”, Mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde” indirildiği yer hususunda tespit edebildiğimiz kadarıyla birbirinden farklı altı görüş ileri sürülmüştür. Biz bu görüşleri aşağıda sıralayıp değerlendirdikten sonra asıl konumuza Cibril’in Kun’an’ı Hz. Peygamber’e indiriş keyfiyeti ve indirilenlerin mahiyeti hususuna geçmek istiyoruz.
2.1.5.2.1. Hakim’in Müstedrekinde naklettiğine göre, İbn Abbas, kendisine sorulan bir soru üzerine demiştir ki: “Kur’an, Ramazan ayında ve Kadir gecesinde bir defada ve toplu olarak dünya semasına indirildi. Sonra da diğer günler ve aylarda bölüm bölüm Peygamber’e indirilmesi devam etti.” [11]
Bu görüşü benimseyen büyük çoğunluğa göre Kur’an, “Ramazan ayında”, “Mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde”, sefere adı verilen değerli yazıcı melekler tarafından Levh-i Mahfuz’dan alınarak temiz sayfalara yazıldı ve dünya semasında el-beytu’l-izze, bir başkasına göre, el-beytü’l-ma’mur [12]’ adı verilen yere toplu halde indirildi. Cibril, dünya semasındaki el-beytu’l-izze’den, bölüm bölüm aldığı ayetleri yaklaşık yirmi üç yıl boyunca Hz. Peygamber’e nakletti... [13]
2.1.5.2.2. Mukatil b. Süleyman’a göre Kur’an’ın, her yıl, Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir gecesinde, o yıl boyunca indirilecek olan ayetler Levh-i Mahfuz’dan alınarak dünya semasındaki el-beytu’l-izze adı verilen yere indirilir; Cibril de onları, oradan bölüm bölüm alır ve yıl boyunca Hz. Peygambere inzal ederdi... [14]
2.1.5.2.3. İmam Matüridî’ye göre, Kur’an, “Ramazan ayında”, “Mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde”, Levh-i Mahfuz’dan alınarak toptan Hz. Peygamber’in kalbine indirildi. Cibril de oradan aldığı ayetleri Hz. Peygamber’e yirmi küsûr yılda inzal etti... [15]
2.1.5.2.4. Suyûtî’nin Maverdî’ye ait olarak naklettiği görüşe göre Kur’an, Levh-i Mahfuz’dan sefere adı verilen değerli yazıcı melekler tarafından istinsah yoluyla alınarak yirmi gecede bölümler halinde Cibril’e indirildi, Cibril de, yirmi yılda Hz. Peygamber’e indirdi. [16]
2.1.5.2.5. Şa’bî ve Zemahşerî’ye göre Kur’an, “Ramazan ayında”, “Mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde” Hz. Peygamber’e indirilmeye başladı. [17] Mücahid ve Dehhak tarafından da belirtilen bu görüş, daha ziyade çağdaş alimler tarafından da benimsenmektedir... [18]
2.1.5.2.6. İslam ilim adamlarından bir kesimi ise, “Kur’an’ın tümü, ilk önce semavatın en alt tabakasına indirilmiş, sonra da ihtiyaç hâsıl oldukça, o ihtiyaca cevap verecek sözlere dönüşmüş” olduğu kanaatindedirler. Mesela; İmam Gazalî, Şah Veliyyullah Dihlevî ve Fazlur Rahman’a göre ise, “semavatın en alt tabakası Peygamber’in kalbidir. [19] Allah Kur’an’ı, arada hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan Peygamberin kalbine indirmiştir.
İmam Gazalî, el-Me’arifu’l-İlahiyye adlı risalesinin ”Allah’a Nispet Edilen Yazı ve O’nun Yazma Halleri” bahsinde şöyle demiştir: “İkinci mertebe, hikmetin latifelerini ve kelimenin anlamlarını peygamberlerin kalplerine vahiyle, evliyanın kalplerine ise ilhamla bırakmasıdır. Onlar da anlatma ve öğretmeyle olur...” [20]
Bu anlayışa göre Kur’an Peygamber’in kalbine doğrudan ve mana olarak indirilmiştir lafız olarak değil... [21] O nedenle “Kur’an’daki harfler, Allah’ı tenzih amacıyla Allah’a nispet edilmez. Kur’an’daki harflerin, şarinin (as) nefsinden doğduklarından, onun değerli ve temiz lafzına girdiklerinden ve peygamberin her şeyinin Hayy, Kayyum ve Kadîm olan Allah’ın nuruyla aydınlanmış olduğundan kuşku duymayız...” [22] Bu anlayış sahiplerinden bazısına göre Cibril’in haricî bir varlığı yoktur, belki de Peygamber’in kalbine inen ruh odur. [23]
İslâm ilim adamları, Ramazan ayında ve Kadir gecesinde Kur’an’ın indirildiği yer ve indiriliş biçimi hakkında ihtilaf halindedirler. Bunlardan bir kesimi, Kur’an’ın tamamının, bir kısmı ise, sadece bir yılda indirilecek bölümünün el-beytü’l-izze’ye inzal edildiği; bir kesimi Cibril’e, bir kesimi de doğrudan Hz. Peygamber’in kalbine toptan ve bir defada mana olarak indirildiği kanaatindedirler. Bazı müfessirler ise Kadir gecesinde Hz. Peygamber’e indirilmeye başladığını söylemiştir. Bu konudaki görüş ayrılığı günümüzde de halen devam etmektedir…
Yapmış olduğumuz çalışma ve edindiğimiz intibaa göre, bu ihtilafların asıl kaynağı Kur’an değildir. Hz. Peygamber de değildir. Zira ondan (s.a.v.) nakledilen rivayetlerdeki çelişkiler ve telif edilemez farklılıklar bunu imkânsız kılmaktadırlar… Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu görüşlerin tamamı iki teoriye dayanmaktadır. Birincisi İbn Abbas’dan gelen rivayet, ikincisi ise kur’an, inzal ve tenzil kelimelerine yüklenen özel manadır. Şimdi biz bu iki teorinin hakikatini araştırıp değerlendirmeye çalışacağız.
Hemen hemen tüm tefsirlerde İbn Abbas’dan (ra) gelen rivayete yer verilmiş ve o doğrultuda görüşler şekillenmiştir. Biz bu görüşü yukarıda birinci maddede nakletmiştik. O sebeple ona tekrar dönmek istemiyoruz. Sadece şu kadarını belirtmeliyiz ki, İbn Abbas’ın bu bilgiyi nereden aldığı bilinmemektedir. Acaba İbn Abbas, tefsir ilminde önemli bir sahabî olarak bu bilgiyi doğrudan doğruya Kur’an’dan mı aldı veya Resulüllah’dan (s.a.v.) mı aldı? Resulüllah’dan aldıysa, bu bir mevkuf hadistir denilebilir mi? Kendisine ilham mı edildi? Veya kendi düşüncesidir, denilebilir mi? Biz bu sorulara cevap olarak kayraklarda herhangi bir bilgiye rastlayamadık. Bu rivayet sened ve metin açısından da tenkide tabi tutulmamıştır…
Celalüddin es-Suyutî, el-Itkan fî Ulumi’l-Kur’an adlı eserinde Beyhakî’den Resulüllah’ın (s.a.v.) şu iki hadisini(!) nakletmiştir:
“Kur’an, tek bir defada dünya semasına indirildi, bundan sonra Cenab-ı Hak, onu bana, bölünmüş ayetler hâlinde inzal etti.” [24]
“Kur’an bana, bir defada ve toplu halde indirildi.” [25]
Zerkeşî ve Suyutî demişlerdir ki, bu rivayetlere dayalı görüşü benimseyen ilim adamlarından büyük çoğunluğa göre, Kur’an’ın tamamı “Ramazan ayında”, “Mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde”, sefere adı verilen değerli yazıcı melekler tarafından Levh-i Mahfuz’dan alınarak temiz sayfalara yazıldı. Sonra da dünya semasında el-beytu’l-izze adı verilen yere toptan indirildi. Cibril, dünya semasındaki el-beytu’l-izze’den, bölüm bölüm aldığı ayetleri yaklaşık yirmi üç yıl boyunca Hz. Peygamber’e inzal etti... [26]
Oysa Resulüllah’a isnad edilen bu iki rivayet ayetlerdeki kapalılığı gidermemekte, aksine iyice derinleştirmektedir. Çünkü bunlar Kur’an’ın indirildiği yer hususunda birbiriyle çelişkilidirler. Rivayetin birinde Resulüllah (s.a.v.), Kur’an’ın dünya semasına, diğerinde ise kendisine toptan indirildiğini söylemektedir. Bu durumda ikisini birden kabul etmek mümkün gözükmemektedir… Bu rivayetlerde, tefsirlerde geçtiği üzere, el-beytu’l-izze’den de söz edilmemektedir. Bu iki rivayet, yine Beyahkî’nin İbn Abbas’dan naklettiği görüşle de farklılık arz etmektedir…
Kur’an’ın toplu halde indirildiği hususundaki ikinci delil /teori ise, yukarıda metin ve meallerini nakl etiğimiz üç ayette açık ve kapalı olarak geçen “Kur’an” ve “inzal” kelimeleridir.
Deniliyor ki, “Kur’an” kelimesi, Kur’an-ı Kerim’in tümüne verilen addır. Bu ayetlerde de Kur’an’ın tümü kast edilmiştir. Bu anlayış sahiplerine göre, Bakara sûresinin 185. ayetinde indirilen şeyin Kur’an olduğu açıkça ifade edilmiştir. Duhân ve Kadr surelerinde ise, enzelnâhu cümlelerindeki hu zamirleriyle de Kur’an kastedilmiştir. Bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur… Kur’an ise, Hz. Muhammed’e indirilen ayetlerin bütününe verilen addır. Bundan da anlaşılıyor ki, Kur’an, kadir gecesinde Hz. Muhammed’e toptan indirilmiştir. Eğer bu ayetlerin üçünde de, toptan değil de, ondan bir bölümün indirildiği kastedilmiş olsaydı, “Ramazan ayı Kur’an indirildiği aydır...” denilmez, sözgelimi, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı aydır, denilirdi... İnzal kelimesindeki, bir şeyi bir yere toptan indirmek, anlamı da bu görüşü desteklemektedir. Mesela Rağıb el-İsfehanî bu tezi savunanlardandır.
Bu iddia, Dil ve Kur’an gerçeğine kesinlikle aykırıdır. Çünkü Arapça’da kur’an, okumak anlamında masdardır ve okunan şeye isim olmuştur. O sebeple Kur’an-ı Kerim’de geçen Kur’an kelimeleri bağlamlarına göre Kur’an’a ad olarak kullanıldığı gibi, okumak, okunuş, okunan şey olarak da kullanılmıştır. Bu ikinci anlamda Kur’an’dan bir ayete Kur’an adı verildiği gibi, onun uzun veya kısa herhangi bir suresine ve tamamına da Kur’an denilmektedir. Kitap kelimesi de ayınıdır…
Deniliyor ki, inzal ve tenzil kavramları hakkındaki tartışmayı, ilk başlatanın Rağıb el-İsfehanî’dir. Onun, el-Müfredât fî Garibi’l-Kur’an adlı eserinde yaptığı tartışmanın özeti ise şöyledir: Nezele ve enzele aynı mânâda olup, ikisi de bir şeyi yukarıdan aşağı indirdi anlamındadır. Bu da Kur’an ve yağmur gibi nimetin, ya kendisini veya “Demiri indirdik” ve “Elbise indirdik...” ayetlerinde olduğu gibi, sebeplerini ve onu elde etme bilgi ve kabiliyetini size verdik, anlamındadır... Kur’an ve Melaikenin tavsif edildiği ayetlerde geçen, inzâl ile tenzîl kelimeleri arasında anlam farkı vardır. Tenzîl, indirilmesi işaret edilen yere bir şeyin, ayrı ayrı ve farklı zamanlarda indirilmesine mahsustur; inzâl ise, geneldir... Meselâ “Nezzelnahu tenzîlâ”; “İnnâ nahnu nezzelnâ’z-zikra...” “Ve lev lâ nüzzile haza’l-kur’anu...” gibi ayetlerde, Kur’an’ın zamanla, bölüm bölüm indirildiği ifade edilmiştir... “Biz onu kadir gecesinde indirdik...” ayetinde ise, tenzîl değil, özellikle inzal lafzı kullanılmıştır. Zira rivayet edilmiştir ki Kur’an, dünya semasına bir defada ve toptan indi, sonra da oradan Peygamber’e peyderpey indirildi... [27] Rağıb’ın bu görüşü, onun çağdaşı olan Bağavî’nin tefsirinde de yer almış, [28] daha sonra da diğer tefsirlere intikal etmiştir... [29]
Anlaşılmıştır ki, bu ikinci teorinin kaynağı da, doğrudan doğruya Kur’an değil, ilgili ayetlerin farklı yorumları, nakledilen rivayetler ve kişisel görüşlerdir. Oysa Kur’an’ın inzal şekli, Resulüllah’ın dışındakiler için gaypla ilgili bir konudur. Bu konuda Kur’an veya Hz. Peygamber’in haber vereceği sahih bir hadise itibar edilmesi gerekirdi. Doğrudan doğruya bu iki kaynaktan gelmeyen veya bunlar tarafından bir biçimde desteklenmeyen çelişkili görüşler, sahabeden nakledilmiş de olsa veya pek çok kaynakta yer alan ve pek çok ilim adamının benimsediği görüş de olsa, bu konuda tartışmayı sona erdirici olamaz; nitekim olamamıştır da… Zira görüş sahipleri bu görüşlerini Kur’an ve sahih bir hadisle destekleme ihtiyacı bile duymamışlardır! Kur’an’da ve Resulüllah’dan mervi sahih bir hadiste el-beytü’l-izze’den söz edilmemiştir. Ne Uzay Biliminde ne de manâ âleminde böyle bir mekândan söz edilmiştir! Böyle bir yerin mevcudiyeti asıl kaynaklarca desteklenmediği gibi, İbn Abbas’ın, bu ismi nereden aldığı da kesin olarak bilinmemektedir... [30]
Bazı tefsirlerde Kur’an’ın toptan indirildiği mekȃn olarak el-beytü’l-ma’mur adı geçmektedir. Bu, Kur’an’da geçen bir isimdir, fakat çoğunluğun kanaati el-beytü’l-izze olduğu için bu görüşe pek itibar eden olmamıştır. Çünkü el-beytü’l-ma’mur isminin geçtiği ayette kast edilen şey başkadır. [31]
Kur’an’ın Şaban ayında, Berat gecesinde el-beytü’l-izze denilen yere toptan indirildiğini iddia edenlerin bu görüşü, iki sebepten ötürü Kur’an’a aykırıdır. Birincisi, Kur’an’da bu düşünceyi destekleyen bir ayet olmadığı gibi, Resulüllah’dan (s.a.v.) nakledilmiş sahih bir hadis de mevcut değildir. İkincisi ise, Kur’an ister toplu halde indirildi denilsin, ister Hz. Peygamber’e ilk defa indirilmeye başlamış olsun… her iki durumda da Ramazan ayında ve Kadir gecesinde indirildiği ayetlerle son derece açık ve nettir... O sebeple bu görüşün ciddiye alınır bir yönü bulunmamaktadır.
Kur’an kelimesinin, Kur’an-ı Kerim’in tümüne verilen ad olduğu ve Bakara suresinin 185. Ayetinde açık, Kadr ve Duhan surelerindeki ayetlerde ise mercii Kur’an olan “hu” zamirleriyle Kur’an’ın bütününün kast edildiği, iddiasının da Kur’an açısından desteklenmesi imkȃnsızdır. Zira “kur’an” kelimesi “GRE” kökünden masdar olup okumak anlamındadır. Aynı zamanda okunan şeye isim olarak da kullanılmaktadır. Mesela; وَقُرْآنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلاً / “Biz, onu insanlara dura dura okuyasın diye okuma parçalarına /pasajlara ayırdık ve bölüm bölüm inzal ettik.” (İsra, 17/106); إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ / “Kuşkusuz onu cem etmek ve okumak Bize aittir; O hâlde, Biz onu okuduğumuzda sen onun okunuşunu takip et dinle... “ (Kıyame, 75/17, 18) Bu kelime, bilhassa Muhammed’e (s.a.v.) inzal edilen kitaba alem /özel isim olmuştur: وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ ِلأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ... / “Şu Kur’an bana, sizi ve kendisine ulaşan kimseleri uyarmam için vahyolunmuştur.”(En’am, 6/19) ayetinde olduğu gibi. [32] Tıpkı Hz. Musa’ya verilen kitaba Tevrat, Hz. İsa’ya verilene de İncil adı verildiği gibi…
Kitap kelimesi gibi [33] , kur’an kelimesi de Kelamullah’ın, yalnız bütününe değil, ondan bir cüz’e, hatta belli bir bölümüne ad olarak verilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bunun pek çok misali bulunmaktadır. Mesela; فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ / “Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!” (Nahl, 16/98); وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ / “Kur’an okunduğu zaman, ona kulak verip dinleyin ve de susun ki merhamet olunasınız.” (A’raf, 7/204); وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ ِلأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ / “De ki, …Şu Kur’an bana, sizi ve kendisine ulaşan kimseleri uyarmam için vahyolunmuştur.” (En’am, 6/19); قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوۤا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا “De ki: “Cinlerden bir topluluğun, Kur’an’a kulak verip dinlediği ve şöyle söyledikleri bana vahyolundu:…” (Cin, 71/1)
Bu ayetlerin hepsi de Mekke’de indirilmişlerdir. Doğal olarak Kur’an’ın o güne kadar indirilmiş olan kısmından söz ettikleri açıktır, tümünden değil... İlk iki örnekte “Kur’an’ okuyacağın zaman…” ve “Kur’an okunduğu zaman…” denilirken Kur’an’dan bir cüzün kastedildiği de şüphe götürmeyecek kadar açıktır. Özellikle cinler, o hadisede Kur’an’dan bir bölüm /bir pasaj dinlemişlerdir, Kur’an’ın tamamını değil. Bu hususta pek çok örnek verilebilir, fakat biz bu kadarını ikna edici buluyor ve bununla yetinmek istiyoruz. [34]
Rağıb’ın, “Kur’an ve Melaikenin tavsif edildiği ayetlerde geçen, inzâl ile tenzîl kelimeleri arasında anlam farkı vardır. Tenzîl, indirilmesi işaret edilen yere bir şeyin, ayrı ayrı ve farklı zamanlarda indirilmesine mahsustur; inzâl ise, geneldir...” görüşü de; özellikle “inzâl ise, geneldir...” ifadesi bu tezin, Kur’an’daki inzal ve türevlerinin geçtiği kelimelerin hepsini kapsamadığını dolayısıyla bu tezin Kur’an tarafından te’yid edilmeyeceğini ifade etmektedir. Nitekim şu ayetlerde inzal kelimesinin Kur’an’ın toptan indirildiği anlamını desteklemediği izaha gerek duyulmayacak kadar açıktır: Yahudilere: وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا بِمَاۤ أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَاۤ أُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَاۤءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْ /“ “Allah’ın indirdiğine iman edin!” denilince: “Biz sadece bize indirilene inanırız.” dediler ve yanlarındakini tasdik eden bir gerçek olmasına rağmen, ondan sonra geleni inkâr ediyorlar!...” (Bakara, 2/91)
/ “Ey Resûlüm! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et!...” (Maide, 5/67)
وَإِذَا سَمِعُوا مَاۤ أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَىۤ أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ / “Bu keşişler ve rahipler, Peygamber’e indirileni dinledikleri zaman hakkı tanıdıklarından ötürü onların gözlerinden yaşların boşandığını görürsün…” (Maide, 5/83)
Muhammed Reşid Rıza, Kur’an’ın, Kadir Gecesinde, toplu olarak ve bir defada dünya semasına indirildiği görüşüne karşı çıkan ilim adamlarındandır. Şöyle demiştir: Bu görüşü benimseyip savunanlara göre, Kur’an, yedi kat semanın üzerinde Levh-i Mahfuz’da idi. Ramazan ayı ve Kadir gecesinde oradan alınıp dünya semasına, oradan da Nebi’ye tedricen indirildi. Onların bu görüşlerinden anlaşılıyor ki, Ramazan ayının bu mübarek gecesinde, ayetlerdeki zahiri mananın hilafına, Hz. Muhammed’e hiç bir şey indirilmemiştir. O gece bizim için hiç bir iyilik zuhur etmemiştir. Bu sözlerine göre Ramazan’ın oruç ayı olmasının da hiçbir hikmeti yoktur. Çünkü o ayda ve Kadir gecesinde Kur’an bizde değil, aynen semanın tabakalarında birisinde veya Lehv-i Mahfuz’da bulunduğu gibi, bizim dışımızda bulunmaktadır. Öyle olunca da bu inzalde ve ondan haber verilmesinde bizim için hiçbir fayda olmayacaktır. [35] Reşid Rıza sözlerini şöyle tamamlıyor: Kaldı ki Allah Teala, Kur’an Ramazan ayında, bir defada ve toptan indirildi demediği gibi, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirildi de dememiştir. [36]
Kur’an’ın Hz. Peygamber’in kalbine toptan ve mana olarak indirildiği ve oradan Cibril tarafından alınıp yaklaşık yirmi üç yıl boyunca Hz. Peygamber’e okunarak inzal edildiği görüşüne gelince. Bu iddia hem Kur’an ve hadislerle desteklenmemiş hem de mantıklı bir izahı yapılamamaktadır. Şayet Kur’an Hz. Peygamber’in kalbine veya hafızasına toptan indirilmiş ise, yine Cenab-ı Allah’ın iradesiyle lafza ve nazma dönüştürülemez miydi?! Cibril’e ne hacet vardı? Kaldı ki, Kur’an’ı Hz. Peygamber’e inzal edenin Cibril olduğu ve Cibril’in Peygamber’e Kur’an’ı yirmi küsur yılda pasajlar halinde bölüm bölüm getirip okuduğu hakkındaki ayetlerle bu görüş nasıl telif edilebilecektir?
Şüphesiz, bu konuda daha başka sorular da sorulabilir... Yirmi gün içerisinde Meleklerden Cibril’e ve Cibril’den de Hz. Peygambere indirildiği görüşü de ikna edici delillerden yoksundur. Bizce bu ve benzeri soruların cevabı yoktur
Yalnız bizim değil, ilim adamlarından çoğunluğunun kanaati, Kur’an’ın tamamının, doğrudan değil, Cibril vasıtasıyla Hz. Muhammed’in kalbine pasajlar halinde indirildiği yönündedir. Bizce, ilgili ayetlerin [37] bu manaya delaleti daha vazıhtır. Allah’ın, Hz. Muhammed’e gönderdiği vahiy elçisi ise Cibril’dir. Cibril’in vahiy elçisi olduğu ve Kelamullah’ın onun vasıtasıyla Hz. Muhammed’e inzal edildiği hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Hadislerde açıkça ifade edilmiştir. Mesela;
وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ “Muhakkak ki o (Kur’an), kesinlikle alemlerin rabbinin indirmesidir; uyarıcılardan olasın diye onu senin kalbine apaçık Arapça ile Güvenilir Ruh /er-Ruhu’l-Emîn indirmektedir.” [38]
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ .“Hiç şüphe yok ki o (ayetler), kendisine inzal edilmiş bir vahiydir. Onu, kuvveleri /yetileri sağlam, yaratılışı mükemmel, akıllı olan öğretiyor...” [39]
قُلْ مَن كَانَ عَدُوًّا لِّجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللّهِ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ “Cibril’e düşman olan kimselere söyle: Cibril, Kur’an’ı senin kalbine Allah’ın izni ile indirmektedir.” [40]
Kur’an’ın Cibril tarafından Hz. Peygambere vahy edildiği hususunda Hadis olarak, sadece Buharȋ’nin Bedü’l-Vahy’de naklettiği ilk vahiy ile ilgili hadisi burada nakletmekle yetinmek istiyoruz.
Hz. Aişe’den nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) ilk vahyi şöyle anlatmıştır: “Ben Hıra’da düşünce/tehannüs hâlinde iken Melek bana geldi ve “Oku!” dedi. “Ben okuma bilmem.” dedim. Melek, beni aldı ve takatim kesilinceye kadar sıktı ve bıraktı: ”Oku!” dedi. “Ben okuma bilmem.” dedim. Melek beni ikinci defa aldı ve takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı: “Oku!” dedi. “Ben yine, okuma bilmem.” dedim ve üçüncü defa aldı, takatim kesilinceye kadar sıktı ve bıraktı. Ardından da: “Yaratan Rabb’inin adıyla oku! O, insanı alâktan yarattı...” ayetlerini okudu ve ben bunları öğrenmiş olarak Melek benden uzaklaştı.” [41]
Hz. Muhammed’e Kur’an’nı inzal eden bu Elçi, Mekkî sûrelerde Ruh, [42] Medenî sûrelerde ise Cibrîl olarak [43] isimlendirilmiştir. Diğer bütün elçiler gibi, Cibril de elçidir ve müstakil hareket etme yetkisine sahip değildir; Hz. Muhammed’e inzal ettiği her pasajı, mutlaka Allah’ın izni, iradesi ve bilgisi dahilinde indirmiştir. Şu iki ayet bunu söylemektedir:
“Bilesiniz ki Kur’an, Allah’ın ilmi ile /bilgisi dahilinde indirilmiştir.” [44]
“Allah sana indirdiğine şahittir. Çünkü (Cibril) onu, Allah’ın bilgisi dahilinde indirmiştir; melekler de buna şahittirler. [45]Hepsi bir yana, Allah’ın şahit olması sana kȃfidir.” [46]
“…Kur’an’daki harflerin, şarinin (as) nefsinden doğduklarından, onun değerli ve temiz lafzına girdiklerinden…” bahseden görüş, Kur’an’ın dilinin, lafzının ve nazmının Allah’a değil, peygamber’e ait olduğu iddiasını desteklemektedir. Oysa bu iddia, Kur’an’ın “Hakk olarak indirildiği ve onun da hakk olarak indiği…” (İsra, 17/105) ayrıca bu kanaat, aşağıda bahis konusu edeceğimiz Kıyame suresinin 16-19. ayetlerine de aykırıdır.
“LEVH-İ MAHFUZ VE KUR’AN”, “KELAMULLAH’IN LEVH-İ MAHFUZ’DAN CİBRİL’E İNTİKALİ VE Hz. MUHAMMED’E İNZALİ VE İNZAL EDİLENLERİN MAHİYETİ”ni konu alan bu kapsamlı çalışmamız sonucunda sahip olduğumuz kanaate göre Kur’an, “Ramazan ayında”, “mübarek bir gece” olan “Kadir gecesinde” Cibril vasıtasıyla Hz. Muhammed’e pasajlar halinde indirilmeye başlamıştır. İlk inzal edilen pasaj, Alak suresinin ilk beş ayetidir… Ondan sonra Kelamullah’ın bölüm bölüm indirilmesi yaklaşık yirmi üç yıl devam etmiş ve tamamlanmıştır…
Şimdi de Cibril vasıtasıyla Kur’an’ın Hz. Peygamber’e inzal keyfiyetini ve inzal edilenlerin mahiyetini izaha geçebiliriz. Yine kaynağımız, sırasıyla Dil, Kur’an bütünlüğü, ilgili Hadis ve Sahabe görüşleridir…
Ayetlerin Metin ve Mealleri
لاَ تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ ﴿١٦﴾ إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ ﴿١٧﴾ فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ ﴿١٨﴾ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ “Acelenden dolayı Kur’an için dilini oynatma! Kuşkusuz onu cem etmek ve okumak Bize aittir; o hâlde, Biz onu okuduğumuzda sen onun okunuşunu takip et! Sonra onu sana beyan etmek de Bizim görevimizdir.”
Ayetlerin açılımı
Buharî'nin naklettiğine göre, İbn Abbas (ra) demiştir ki: Resûlü’llah (s.a.v.) kendisine vahy edilirken, Kur'an'ı okuyabilmek için acele ile dudaklarını oynatıyordu. Şu anda benim sana dudaklarımı oynattığım gibi... Bunun üzerine Allah Teala şu ayetini indirdi [47] :
Zemahşerî, bu ayetleri tefsir ederken demiştir ki: Rasulüllah (s.a.v.), vahiy esnasında, Cibril tarafından Allah’ın ayetleri kendisine okunurken, vahyin tamamlanmasını beklemiyordu. Bir kısmını kaçırabilirim endişesiyle, tıpkı hocasının ağzından kelimeler henüz çıkmadan onu almaya çalışan gayretli ve zeki bir öğrenci gibi, sür’atle Cibril ile birlikte okuma ve ezberleme yarışına giriyordu. Allah Tealâ Elçisine, vahiy tamamlanıncaya kadar kalbi ve kulağıyla okunanlara yönelip sakin bir şekilde dinlemesini, sonra da iyice öğreninceye kadar takip etmesini emretti. [48]
Zemahşerî’nin bu açıklamasından anlaşılıyor ki, bi’setin üçüncü yılında indirilen Kıyâme suresi inzal edilirken, yüce Allah sözün bu noktasında, zarurî bir durum sebebiyle, kıyametle ilgili konuya ara verdi ve elçisini uyarma ihtiyacını hissetti; inzal edilenleri sakin bir biçimde dinlemesini ve kendi beşerî kabiliyetleriyle anlama, okuma ve ezberleme çabasından men etti. Ona: “Vahiy devam ediyorken sana Cibril’in okuduklarını hemen telaffuz etmek ve ezberlemek için dilini oynatma! Bir kısmını kaçırırım endişesine de kapılma! Kuşkusuz onu senin hafızanda cem etmek ve okumak bizim görevimizdir; biz onu sana okuduğumuzda sen onun okunuşuna kulağını ver, dinle! Sonra onu sana beyan etmek de bize aittir,” diyerek Nebîsini hem uyardı hem de endişelerini bertaraf etti. Sonra da kaldığı yerden Kıyametle ilgili açıklamalara devam etti… Nitekim bu uyarı bi’setin dördüncü yılında pasajlar hâlinde indirilmeye başlayacak olan Tâhâ suresi indirilirken de tekrarlanmıştır. Orada da Cenabb-ı Allah Elçisine:
وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا “Sana Kur’an’ın vahyi tamamlanmadan önce okumakta acele etme; Rabbim, ilmimi artır, de!” [49]buyuracaktır...
Ayetlerin Cümle Cümle Anlam Dokusu ve Tahlili
Denilebilir ki, Rasûlüllah (s.a.v.), Cibril kendisine Kur’an’dan herhangi bir pasajı getirdiğinde ‘vahiy kaplama hâline’ [50] giriyor ve dış çevreyle alâkasını tamamen kesiyordu. Sonra da ruhu, bedeni, zihinsel faaliyetleriyle canlı ve bilinçli olarak kendisine okunanlara yönelerek Cibril’in kendisine okuduğu ayetleri büyük bir arzu ve iştiyakla takip etmeye çalışıyordu. Belli ki Allah Resulü, vahiy esnasında kendisine okunmakta olan ayetleri anlama, ezberleme ve telaffuz etme endişesi içerisinde bulunuyordu. Bu yüzden kendisine inzal edilmekte olan ayetleri Cibril ile birlikte, yarışırcasına okumaya çalışmaktaydı... Onun bu insani gayreti üzerine Yüce Rabb’i Nebisine şöyle diyordu:
لاَ تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ ﴿١٦﴾“Aceleden dolayı onun için dilini oynatma!...” Buradaki “ِ بِه/onun için...” ifadesindeki zamir Kur’an’a, başka bir ifade ile: o anda Cibril’in, okuyarak Resulüllah’ın kalbine inzal etmekte olduğu pasaja racidir. Bunu, metinin kendisinden anlamak mümkün olduğu gibi Tâhâ suresindeki “Sana Kur’an’ın vahyi tamamlanmadan önce okumakta acele etme; Rabbim, ilmimi artır, de!” [51] ayetinden anlamak da mümkündür. Zaten İbn Abbas’ın olayı izah eden yukarıdaki açıklaması da bunu söylemektedir. Yani, okunması devam etmekte olan ayetleri kavrama, ezberleme ve telaffuz etme gayreti içerisine girme! Çünkü:
إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ ﴿١٧﴾Cibril’in sana okuduğu ayetleri senin hafızanda cem etmek, daha sonra da ezberden okumanı gerçekleştirmek bize aittir...
Cenab-ı Allah, daha önce indirilen: سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَىإِلَّا مَا شَاء اللَّهُ“Biz sana okutacağız, - Allah’ın dilemesi hariç - sen de unutmayacaksın.” [52]ayeti ile Elçisine önemli bir teminat daha vermiştir. Bu demektir ki, kalbine inzal edildikten sonra Hz. Peygamber’in Kur’an’ı unutmaması, vahiy hâli geçtikten sonra hiç yanılmadan, eksiltmeden ya da ilave yapmadan ilâ nihâye ayniyle okuması da Allah’ın izni ve iradesiyledir.
Buharî ve Müslim’deki: “… Cibril bana okuttu, ben de okudum. O hâl benden gittikten sonra, sanki ayetler benim kalbime yazılmış gibi duruyordu…” [53] hadisi de bu durumu teyit etmektedir.
Ayetlerin buraya kadarki kısmından anlaşılıyor ki, Kur’an’ın inzali esnasında okuyan Cibril, kendisine vahy edilen Hz. Muhammed, vahy edilmekte olan söz ise Kelâmullah’tır. Vahiy olgusu bu üçlü arasında gerçekleşmiştir. Tabiîdir ki, vahyin asıl sahibi Allah Teala’dır. Cibril sadece bir elçidir. Ayetlerdeki, “… Bize aittir.”, “Bizim görevimizdir.” “Biz okuduğumuzda…” gibi cümleler de vahyin asıl sahibinin Allah olduğunu ifade etmektedirler…
فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ ﴿١٨﴾“Biz onu sana okuduğumuzda sen onun okunuşunu takip et!” emri, ancak ya göz ile ya da kulak ile gerçekleştirilebilir. İlim ve teknolojide gelinen şu noktada, elde ve zihinde kayıtlı bir metin olmayınca, bu ikisinin haricinde, üçüncü bir yöntem ile okunanı takip etmek bizce mümkün gözükmemektedir. Vahyin inzali esnasında, Rasulüllah’ın önünde, gözüyle takip edeceği yazılı bir metin bulunmadığına göre, onun okunanları gözüyle takip ettiğini söylememiz imkânsızdır... Daha önceden ezberletilmiş olsaydı, mukabele yönteminde olduğu gibi, Cibril’in okuduklarını zihninden takip ettiği söylenebilirdi. Bu da söylenemeyeceğine göre, okunanları takip etme işinin ancak kulakla olabileceğini düşünmek durumundayız. Eğer “...okunuşunu takip et!” cümlesi içerisinde ‘kulağınla takip et’ anlamı var ise, - ki, bu anlayış, en azından metne aykırı gözükmüyor - o zaman ayetlerin, vahy edenle vahyi alan arasında, Fazlur Rahmân’ın da dediği gibi, vahyin ‘gizli ve sür’atli bir sır’ anlamı çerçevesinde ve sadece Hz. Muhammed’in duyabileceği bir ses ile okunduğu söylenebilir.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ ﴿١9﴾“Manalardan herhangi biri sana müşkil gelecek olursa, onu sana beyan etmek de bize âittir.” Beyan, açıklamak ve izah etmek anlamındadır. Buna göre denilebilir ki, vahy edilen pasaj içerisinde lafız, mana ve maksat olarak Peygamber’e açıklanması gerekenler olabilir. Mesela Peygamber’in ilk defa işiteceği kelimeler, kavramlar, terkipler, cümleler, deyimler ya da pratiği olan hükümler bulunabilir. Sözgelimi; namazın vakitlere göre bilinen sayılı rekâtları, ikamesinin şekli, zekâtın hangi çeşit maldan ve hangi ölçüde verileceği, Nisa suresinin 105-112. ayetlerinde işaret edildiği üzere, iki davalı arasındaki bir meselenin muhakeme usulü vb. hususlar, vahyin lafzî değil, fakat mana kapsamı içerisinde Peygamber’e açıklanmış idrakine verilmiş olabilir. Bu ayetten Kur’an’ın Kur’an ile açıklanmasını veya Cibril’in, vahiy hâli dışında, her hangi bir biçimde ve özel olarak gelip gerekli açıklamaları yaptığını anlamak da mümkündür. Nitekim ***Yani, ayetlerle ilgili zarurî beyan, her hâl u kârda Allah tarafından yapılmıştır. Bunun vahiy esnasında olduğunu söylemek, metnin bağlamına daha uygun düşmektedir.
Ayet hakkında yapılan bu açıklamalara dayalı olarak denilebilir ki, Kur’an, yaklaşık yirmi üç yılda Cibril vasıtasıyla Hz. Peygamber’in kalbine /hafızasına, pasajlar hâlinde Arapça, lafız, nazım, mana ve beyan halinde okunarak inzal edilmiştir.
“Apaçık Arap lisan ile…” [54] ve “Okuma parçalarına ayrılmış olarak” [55]indirildiği [56] için Kur’an-ı Kerim, Arapça olan lafzı, o lisan ile oluşturulan mu’ciz nazmı, o nazmın ihtiva ettiği manası ile “Kelâmullah”tır. Elmalılı Muhammed Hamdi yazır’ın da dediği gibi, vahiy esnasında “Tilavet olunan onun manası değil, manasını en beliğ surette ifade eden nazmıdır.” O hâlde Kur’an Peygamber’in kalbine mana olarak indirildi denilemez… Arap Dili ise, Kelâmullah’ın manasına göre nazmının mu’ciz bir şekilde telif edildiği lafzını teşkil etmektedir. O nedenle Kur’an-ı Kerim, mana, nazım, Arapça ve lafız ile birlikte inzal edilmiş ilahî bir Kitaptır. Bu dört unsurdan birinin olmadığı söz, ilahî vasfını korumayacağı için “Kur’an” olamaz! Çünkü onun ilahîlik vasfı bu dört unsurun hepsine teker teker nüfuz etmiş temel bir niteliktir. Mesela; her ikisi de hikmet’i içermesine rağmen, “Mütevatir Hadis” ile “Kur’an” arasındaki en belirgin fark, bizce buradadır. Onun yazıya geçirilmesi ve kitaplaşması da yine biri olmadan diğerinin olması imkânsız; öncekilerin tabiriyle birbirinin lazım-ı gayr-ı müfarıkı olan nazım ve mana ilişkisinin bir sonucudur…
Şunu da belirtmeliyiz ki, Allah’ın ezelî kelamının lafzı ve manası herhangi bir dile tahsis edilemez. Zaten Allah’ın, her peygambere kendi kavminin dili ile vahiy göndermiş [57] olması da bunun apaçık bir delilidir. Ancak ezelî ve gayr-ı mahlûk vasfı ile tanzim edilmiş olan lafzı manasının, manası da lafzının aynası durumunda olan Nazm-ı Celil, indirilen lafızdan başka bir lisan ile tam olarak ne ifade edilebilir ne de başka bir dile tercemesi yapılır. İşte bu sebeple “Arapça”, Kur’an’ın hassalarından biri durumundadır… Kur’an’ın başka dillere, ancak tefsirî, Kur’an’daki ifadesiyle, tafsılî [58] tercemesi yapılabilir ve caiz olan da budur. [59]
Burada ayetlerin lafzından olmasa da manasından çıkartılabilecek bir hususa daha değinmek istiyorum. Denilebilir ki, yaklaşık yirmi üç yılda, zaman ve zeminin arz ettiği öncelikli ihtiyaçlara cevap olmak üzere indirilen her pasaj, Levh-i mahfuz’daki Kur’an ve sure bütünlüklerine muvazi olarak Allah tarafından Hz. Peygamber’in kalbine /hafızasına yerleştirilmiştir.
Her vahiyden sonra Rasulüllah (s.a.v.), kalbine /hafızasına inzal edilen pasajları, vahiy kâtiplerine bizzat yazdırmmıştır. Mesela bir defasında buyurmuştur ki, falanı çağırın, okka ve divit getirsin... İşâret edilen vahiy kâtibi geldiğinde ona: Şu ayetleri şu ayetin önün veya sonuna yaz, demiştir. Allah’ın Resulü bunu söylerken, hiç şüphesiz, her hafızın hafızasındaki surelerin Kur’an bütünlüğü ve her suredeki ayetlerin de sure bütünlüğü içerisindeki yerlerini bildiği gibi, hafızasında tanzim edilmiş olan Kur’an’a bakarak yazdırıyordu… Abdullah Dıraz’ın da işaret ettiği gibi, Kur’an’ın Levh-i Mahfuzdaki tertibi ile Hz. Peygamber’in hafızasındaki tertibi, birbirinin tıpa tıp aynıdır.
Allah’ın Elçisi, vahiy katipleriyle birlikte sahifeler üzerinde oluşturduğu Kur’an’ın tanzim şekli ile hafızasındaki; dolayısıyla Levh-i Mahfuzdakinin birbirine muvafık/mutabık olmasına mutlaka dikkat ediyordu... Sonuçta Resulüllah’ın (s.a.v.) sahifeler üzerine yazdırdığı Kur’an ile Levh-i mahfuz’daki arasında bir tevkif gerçekleşmiş olmuştur. Kanaatimizce İslam İlim adamları, “Sureler içerisinde ayetlerin tanzimi ‘tevkıfî’dir” derken kast ettikleri bu olmalıdır.
Abdullah Dıraz demiştir ki, tarihî bir bina, bulunduğu yerden başka bir yere taşınmak istendiğinde, oradaki taşların, önceden teker teker numaralanıp sonra da üzerlerindeki numaralara göre yeni yerlerinde tekrar inşa edildikleri gibi, Kur’an parçaları da Levh-i Mahfuz’daki yerlerinden alınıp Hz. Peygamber’in hafızasına, aslî tertibine uygun olarak yerleştirilmişlerdir.
Kanaatimizce Dıraz’ın yapmış olduğu bu teşbihte bir nokta dikkatinden kaçmış olabilir. Şöyle ki, tarihȋ bir binanın taşınmasında taşlar olduğu gibi yerlerinden alınarak başka bir yerde üzerlerindeki numaralara göre yeniden inşa edilmektedir. Levh-i Mahfuz’daki Kur’an ise, ayniyle yerinden sökülerek değil bir nevi yansıma yoluyla Peygamber’in kalbine inzal edilmiş olabilir. Çünkü Kur’an ve diğer kitaplar da dahil Ümmü’l-Kitap”ın /Levh-i Mahfuz muhtevası yerinde korunmaktadır…
Sonuç
Cibril, Allah’ın inzalini murat ettiği ve izin verdiği ayetleri Levh-i Mahfuz’dan veya “Sefera” adı verilen, son derece değerli, temiz yazıcı meleklerin bizzat elleriyle yazdıkları tertemiz sahifelerden alarak Ramazan ayının [60] en mübarek gecesi olan [61] Kadir gecesinde [62] Hz. Muhammed’in kalbine indirmeye başlamıştır.
Vahiy elçisi olarak son derece güvenilir ve mükemmel bir yaratılışa sahip olan Cibril, yaklaşık yirmi üç yıl boyunca getirdiği her pasajı, Rasulüllah’a, vahiy hâlinde ve kelime kelime okuyarak Arapça, lafız, nazım, mana ve beyan olarak inzal etmiştir.
Vahiy esnasında, Cibril’in okuduğu her ayet, okunanları dikkatle dinlemekte olan Rasûlüllah’ın belleğine Allah tarafından, hem de kendisi dilemediği sürece unutmayacağı bir biçimde yerleştirilip ezberlettirilmiştir.
Farklı zamanlarda ve ikili sistem gözetilerek inzal edilen her pasaj, Hz. Peygaber’in hafızasına, Levh-i Mahfuz’daki Kur’an ve sure bütünlüklerine göre yerleştirilmiştir. Yani sureler içerisinde ayetlerin/pasajların tertibi tevkıfîdir. Belki de Kur’an içerisinde surelerin tertibi de öyledir. Nitekim sahabeden bazılarına ait Kur’an nüshalarının nüzul sırasına göre tertipleri ve bunların kronolojik açıdan birbirine çok yakın olmaları bu düşünceye desteklemektedir…
İlk vahiyden en son gelen vahye kadar, indirilen her pasajın inzali tamamlandıktan sonra Hz. Peygamber, kendisine vahy edilen ayetleri, Allah’ın izni ve iradesi sebebiyle hiçbir hata ve yanılma olmaksızın, inzal edildiği ve ezberletildiği tertibe göre muhataplarına okumuş ve gerektiği yerde gereken açıklamaları yapmıştır. Ömrünün sonuna kadar bu durum, hep böyle devam etmiştir.
Hiç şüphe yok ki Yüce Allah’ın, إنا نحن نزلنا الذكر وإنا له لحافظون“Muhakkak ki, Zikr’i Biz indirdik, onun koruyucusu da Biziz Biz!” [63] şeklindeki teminatının ilk muhafaza mahalli Resulüllah’ın hafızasıdır. Çünkü سَنُقْرِؤُكَ فَلَا تَنسَى إِلَّا مَا شَاء اللَّهُ“Biz sana okutacağız, - Allah’ın dilemesi hâriç - sen de unutmayacaksın.” [64] ayeti bunu söylemektedir. Bu durum karşısında: “Allah dilemiş de vahy ettiği pasajlardan bir kısmını Elçisine unutturmuştur, denilebilir mi?” sorusuna “Evet…” demek imkânsızdır. “Hiç unutturmamıştır, denilebilir mi?” sorusuna da “Hayır…” demek mümkün değildir. Çünkü her iki soruya da cevap verebilmek için elde açık bir belge bulunmamaktadır... Fakat kesin olarak söylenebilecek tek söz var, o da şudur: Hz. Peygamber, beşer vasfı sebebiyle, Kur’an’dan hiçbir ayeti unutmamıştır…
Kitap için sonuç
Resulüllah’a (s.a.v.) inzal edilmiş olan; elimizde, dilimizde ve sahifeler üzerinde bulunan Kelamullah’ın aslının, “İlm-i İlahî”de veya onun sembolik bir ifadesi olan Levh-i Mahfuz’da kayıtlı ve koruma altında bulunduğunu, artık ona temizlerden başkasının asla dokunamayacağını biliyoruz. [65] İnanan veya inkâr eden insanların elinde olup tedavülde bulunan Kelamullah’ın da koruma altında bulundurulduğunu ve kıyamete kadar Yüce Allah tarafından muhafaza edilmekte olduğuna da inancımız tamdır. Aradan on dört asır geçmiş olmasına rağmen onun otantikliğini koruyor olması bu inancımızı daha da pekiştirmektedir. Çünkü Hz. Osman’ın istinsah ettirip ilim merkezlerine gönderdiği beş, bir rivayete göre yedi nüshadan üçü haln müzelerde korunmaktadırlar. Bunlardan birisi İstanbul’da Topkapı Müzesinde, diğeri Taşkentte, üçüncüsü de Londra’da Britich müsium’da bulunmaktadır… Ayrıca aradan geçen asırlar da göz önünde bulundurularak yeryüzündeki elyazması veya matbu’ tüm Kur’an’lar incelendiğinde bunlar arasında da yazı karakterinden başka hiçbir farklılığın görülmemesi de Kur’an’ın Hz. Muhammed’e Allah tarafından indirildiği ve korunduğu inancını desteklemektedir.
Resulüllah’a (s.a.v.) inzal edilmiş olan; elimizde, dilimizde ve sahifeler üzerinde bulunan Kelamullah’ın “İlm-i İlahî”de veya onun sembolik bir ifadesi olan Levh-i Mahfuz’da kayıtlı ve koruma altında bulunduğunu, ona temizlerden başkasının asla dokunamayacağını biliyoruz. [66] Ayetteki “temizler” /“mutahharun”den maksadın ise, başta Cibril olmak üzere “sefere” adı verilen yazıcı ve elçi melekler olduğunu da bilmekteyiz. [67] Levh-i Mahfuz’daki Kur’an’ın, “O, temiz, son derece değerli ve saygın yazıcı (melekler)in elleriyle, kadri yüksek ve tertemiz sahifeler üzerine yazılıp [68]pasajlar hâlinde Cibr’ile takdim edildiğini de ilgili ayetlerden anlamıştık. Cibril’in, “sefere” adı verilen meleklerin “tertemiz sahifeler üzerine yazdıkları...” bu pasajları, Allah’ın izni ve iradesi ile alarak Hz. Muhammed’e getirip inzal ettiğini de yukarıda Kur’an’dan delileriyle birlikte açıklamaya çalışmıştık. Böylece Kur’an’ın üç nüzul sürecinin olduğunu görmüş olduk...
[2] . Yani Cibril’in, kendi arzusuna göre ve istediği kimseye vahiy indirme yetkisi ve imkânı yoktur; o istese bile böyle davranamaz. Çünkü, Cibril de dahil, melekler Allah’ın emrettiği şeyin aksini yapmaya müsâit yaratılmamışlardır. O nedenle Allah’ın emrine karşı gelmez ve gelemezler.
[3] İbn Atiyye, Muharrerü’l-Veciz, Bağavî, ***Taberî, ***; İbn Kesir, ***
[4] Reşîd Rıza, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Hakim (Tefsiru’l-Menâr), II/161.
[5] Bkz. Zerkeşî, Burhân, I/322; Suyûtî, Itkan, I/130.
[6] Bkz. Mütüridî, Te’vilât, s. ; Suyûtî, Itkan, I/132; Zerkanî, Menâhil, I/42.
[7] Kadr, 97/1.
[8] Duhân, 44/1-3.
[9] Müslim, Savm, 1162. Ebu Davud, Savm, 53. Hz. Aişe’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber Pazartesi günü vefat etmiştir. (Buharî, Cenaiz, 94)
[10] Bkz. Keskioğlu, Osman, Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, Ankara, 1989, s.31.
[11] Hâkim, el-Müstedrek, II/222; İbn Kesir, Tefsir, I/205; Suyûtî, Itkan, I/130.
[12] Kur’an’da El-Beytü’l-Ma’mur: “Tur’a, işlenmiş ince deri üzerine satırlar hâlinde yazılmış kitaba “el-Beytü’l-Ma’mur”a, yükseltilmiş tavana, kaynayıp coşan denize yemin olsun ki,” (Tur, 52/1-6)
Beytu’l-Ma’mur hakkında kaynaklarda şu bilgi verilmiştir: el-Beytü’l-Ma’mur, îmar edilmiş ev anlamındadır. Buharî’nin naklettiği bir hadise göre, el-Beytü’l-Ma’mur, gök ehlinin Kâbe’sidir. Resulüllah (s.a.v.) demiştir ki, Miraç hadisesinde yedinci semayı geçtikten sonra el-Beytü’l-Ma’mur’a yükseltildim; her gün oraya yetmiş bin meleğin girdiğini ve yeryüzündeki insanların Kâbe’lerini tavaf ettikleri gibi, onların da orayı tavaf ettiklerini gördüm. (Buharî, Tefsir, Tur;1; İbn Kesir, Tefsir, VII/403)
[13] Zerkeşî, Burhân, I/322; Suyûtî, Itkan, I/130.
[14] Bkz. Zerkeşî, Burhân, I/322.
[15] Mütüridî, Te’vilât, s.
[16] Bkz. Suyûtî, Itkan, I/132; zerkanî, Menâhil, I/42.
[17] Bkz. Zemahşerî, Keşşaf, I/ 336, (Şa’bî’nin görüşü hak. Bkz. IV/273). Zemahşerî’nin metni şöyledir: “Ve ma’nâ ünzile fihi’l-kur’an: Ubtidie fîhi inzâluhû ve kâne zâlike fî leyleti’l-kaddr...”
[18] Bkz. Zerkeşî, Burhân, III/322.
[19] Bkz. Fazlur rahmân, Ana Konularıyla Kur’an, s. 209.
[20] Gazalî, el-Me’ârifu’l-Akliyye, s. 66.
[21] Bkz. Fazlurrahmân, Ana Konularıyla Kur’an, s. 210, 211.
[22] Gazalî, el-Me’ârifu’l-Akliyye, s. 77.
[23] Fazlur Rahmân, “Peygamber’in içinde değil, bizzat Allah tarafından indirilmiştir” dediği bu Ruh hakkında şöyle demiştir: “Herhalde Ruh, Peygamber’in kalbinde oluşan ve ihtiyaç olduğu zaman vahiy şekline dönüşen bir kuvve veya bir duyu veya bir araç olarak yorumlanabilir (Ana Konularıyla Kur’an, s. 210). Fakat aynı kişi, bir-kaç sayfa beride Necm Sûresinin 1-18. âyetlerini yorumlarken bir vahiy olayından bahsedildiğini ve bu olayda Peygamber’in Cebraili iki defa gördüğünü, bu görme esnasında Peygamber’in yükselmediği, fakat Cebrail’in indiğini anlatırken(s. 198 vd.); bir-kaç sayfa ötede ise, “Ey Muhammed, vahyi tekrarlamak için acele ile dilini kıpırdatma!...” (Kıyâme, 75/16-19) âyetlerini yorumlarken: “Bu durum zorunlu olarak vahiy Elçisinin, vahiy olayından ve Peygamber’in kehdi şuurlu şahsiyetinden tamamen ayrı olduğunu gösterir” demiştir... (Bkz. s. 214, 215) Anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed’e Kur’an’nın inzalinde /vahiy olayında Ruh, Ruhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emîn olarak da isimlendirilen Cebrail, haricî bir varlık olarak Elçilik görevi yapmaktadır...
[24] Bkz. Suyutî, el-Itkan fî Ulumi’l-Kur’an, I/80 (Beyhakî ve Ebî Şeybe’den naklen).
[25] Bkz. Suyutî, el-Itkan fî Ulumi’l-Kur’an, I/80 (Beyhakî ve Ebî Şeybe’den naklen).
[26] Zerkeşî, Burhân, I/322; Suyûtî, Itkan, I/130.
[27] Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘NZL’ mad. s. 488, 489.
[28] Bkz. Bağavî, Ebû Muhammed el-Huseyn, b. Mes’ud (ö. 516), Maâlimu’t-Tenzil,
[29] Geniş bilgi için bkz. Özgel, a.g.m., s. 100 vd.
[30] Bkz. Ebu Zeyd, ..., s. 130 ve 132 baaaaakkkkk.. Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, I/307.
[31] وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ / “Tur’a, işlenmiş ince deri üzerine satırlar hâlinde yazılmış kitaba “el-Beytü’l-Ma’mur”a,” (Tûr, 52/1-4) “el-Beytü’l-Ma’mur” îmar edilmiş ev anlamındadır. Buharî’nin naklettiği bir hadise göre, el-Beytü’l-Ma’mur, gök ehlinin Kâbe’sidir. Resûlullah (s.a.v.) demiştir ki Miraç hadisesinde yedinci semayı geçtikten sonra el-Beytü’l-Ma’mur’a yükseltildim; her gün oraya yetmiş bin meleğin girdiğini ve yeryüzündeki insanların Kâbe’lerini tavaf ettikleri gibi, onların da orayı tavaf ettiklerini gördüm. (Buharî, Tefsir, Tur;1; İbn Kesir, Tefsir, VII/403)
[32] Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘GRE’ mad.
[33] Bkz. Rağıb, Müfredat, ‘KTB’ mad.
[34] Bkz. M. Fuad Abdulbakȋ, el-Mu’cemu’l-Müfehres li Elfazi’l-Kur’ani’l-Kerim, “GRE” madd.
[35] Krş. Muhammed Reşîd Rıza, Tefsiru’l-Menâr, II/161..
[36] Muhammed Reşîd Rıza, Tefsiru’l-Menâr, II/162.
[37] Sözgelimi: “O gecede Rablerinin izniyle melekler ve Ruh, her bir iş için inerler...” (Kadr, 97-4); Allah, “Melekleri Ruh ile kullarından dilediği kimseye indirir“ (Nahl, 16/2); “Allah, emrinden olan Ruh’u dilediği kullarına indirir.” (Mü’min, 40/15); “Muhakkak ki o (Kur’an), âlemlerin rabbinin indirmesidir; uyarıcılardan olman için onu senin kalbine, apaçık Arapça ile Güvenilir Ruh /Ruhu’l-Emîn indirdi.” (Şu’arâ, 26/192-195); “De ki: ‘Allah’ın izniyle Kur’an’ı, kendinden öncekini doğrulayıcı, insanlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine indirdiği için kim Cebrail’e düşman olursa, bilsin ki, Allah da onun düşmanıdır” (Bakara, 2/97, 98). Bu âyetlerde inen ruhdan ziyâde Kur’an’ı indiren Ruh’dan, Ruhu’l-Emin’den ve açıkça Cebrail’den söz edilmektedir...
[38] Şuara, 26/192-195.
[39] Necm, 53/4-6. Bu özellikler Cebrail’in tavsif etmektedir. (Bkz…..***)
[40] Bakara, 2/97. Yani Cibril’in, kendi arzusuna göre ve istediği kimseye vahiy indirme yetkisi ve imkânı yoktur; o istese bile böyle davranamaz. Çünkü, Cibril de dahil, melekler Allah’ın emrettiği şeyin aksini yapmaya müsâit yaratılmamışlardır. O nedenle Allah’ın emrine karşı gelmez ve gelemezler.
[41] Buhari, Bedu’l-Vahy, 1, İbn Kesir, Tefsir, VIII/458.
[42] Bkz. Nahl, 16/102; Şu’arâ, 26/192, 193; Kadr, 97/4.
[43] Bakara, 2/97, 98; Nisa, 4/166.
[44] (Hud,11/14.
[45] Maksat, Cebrail’e /Ruh eşlik eden (Bkz. Kadr, 97/1-5) veya yazan melekler /sefera olabilir. (Bkz. Abese, 80/15 )
[46] Nisa, 4/166.
[47] Buharî, Bedu’l-Vahy, 1.
[48] Bkz. Zemahşerî, Keşşaf, IV/191.
[49] Tâhâ, 20/114.
[50] ‘Vahiy kaplama hâli’, Rasulüllah (s.a.v.)’a vahiy geldiği ânda gayr-ı ihtiyarî olarak büründüğü bir hal, o anda yaşamakta olduğu tecrübî bir durumdur. Nakl edildiğine göre bu halde Rasulüllah dış çevresiyle ilişkisi tamamen kesilmiş içine dönük bir vaziyettedir. Hz. Aişe’nin anlattığına göre vahiy hâlinde Hz. Peygamber’in yüzünün rengi değişir, soğuk havalarda bile buram buram ter döker, bazen de ağzının çevresine köpük birikirdi. Hz. Ömer’in anlattığına göre başının etrafında arı vızıltısına benzer bir ses işitilirdi...
Müşrikler, Rasulüllah’ın vahiy halinde yaşamakta olduğu tecrübî durumun dış görünüşüne bakarak, onun sara illetine yakalanmış olduğunu veya bir cin tarafından tutulduğunu, cinin etkisi altına girdiğini söylüyorlardı. Bu yüzden şuurunu kaybettiğini düşünüyor ve ona ‘mecnun’ diyorlardı. Ayetlerden anlaşılıyor ki, Rasulüllah (s.a.v.) o esnada cinin değil Cebrail ile buluşmanın etkisi altındadır. Şuurunu kaybetmemiş, tabir caizse, bütün hücreleriyle bilinç hâline geçmiş dikkatle ve iştiyakla kendisine okunanları dinlemektedir.
[51] Tâhâ, 20/114.
[52] A’la, 87/6-7.
[53] Buhari, Bed’u’l-Vahy,1; Müslim, I/139; İbn Hişam, Siyre, s.250-254.
[54] Nahl, 16/103; Şuarâ, 26/195.
[55] İsra, 17/106.
[56] Yusuf, 12/2.
[57] İbrahim, 14/4.
[58] Fussilet, 41/44.
[59] Krş. Fussilet, 41/44.
[60] Bakara, 2/183.
[61] Duhan, 44/3.
[62] Kadr, 97/1.
[63] Hicr, 15/9.
[64] A’la, 87/6-7.
[65] Bkz. Vakı’a, 56/77-78.
[66] Bkz. Vakı’a, 56/77-78.
[67] Bkz. Abese, 80/11-16.
[68] Abese, 80/11-16.