Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
Sayın başkan, saygıdeğer hocalarım, meslekdaşlarım ve değerli misafirler! Hepinizi saygıyla selamlıyorum...
Bugün bu salonda nesh konusunda; bir yönüyle de Kur’an hakkında... peşpeşe sunulan iki tebliği dinledik Maalesef bizzat gördük ve yaşadık ki, ibret alınmayan tarih, gerçekten tekerrürden ibaretmiş!....
Ben, her iki tebliğin de müzâkerecisiyim. Her tebliği ayrı ayrı değil de, zamandan tasarruf maksadıyla ikisini birlikte değerlendirmeyi uygun bulduk. Bu düşünceyi benimsediğinden dolayı Sayın Başkan’a teşekkür ediyorum...
Sunulan tebliğlerin pek çok problemli cümleleri ve ispatı imkânsız fikirleri(!) ve delilsiz bir takım iddiaları bulunmaktadır. Ben bunların hepsini teker teker ele alıp değinmek yerine, arkadaşlarımın tebliğlerinde savundukları tezlerini, özü itibariyle değerlendirmek istiyorum.
Değerli dinleyiciler! Pek çoğunuzun da malumu olduğu vechile, İbnu’l-Arabi(ö.548 /1153), Şatıbî (ö.790/1388), Dihlevî (ö.1176 /1764) gibi tahkik ehli pek çok ilim adamının da dediği gibi, sahabîler ve tabiiler, nesh ve âyet kelimelerini lügat manalarında tanıyor ve değerlendiriyorlardı. Sözgeyişi onlar, bir şeyi bir şey ile giderip izâle etmek; âyetteki umumi hükmü, fertlerinden bir kısmına tahsîs etmek, mutlakı takyid etmek, mücmeli tafsîl etmek; âyetin bilinen lügat manasını az kullanılan ya da bilinmeyen lügat manalarından birisiyle değiştirmek; cahiliyye âdetini yürürlükten kaldırmak, geçmiş şeriatları izâle etmek... gibi manalarda kullanmışlardır. ‘Nesh’ kelimesi, bunlardan sonra gelen usulcüler tarafından özel ıstılahî /terim manada kullanılmıştır.
Usulcülere göre nesh ise, bilhassa Yakup Çiçek arkadaşımızın tebliğinde açıkladığı gibi: “Bir nassın hükmünü daha sonra gelen bir nass ile kaldırmaktır.” Başka bir tarif ile, “şerî bir hükmün başka bir şerî delil ile kaldırılmasıdır.” Daha yaygın ifadesiyle: “önce gelmiş olan bir âyetin hükmünün, ondan sonra gelen başka bir âyetin hükmü ile değiştirilmesi ya da yürürlükten kaldırılmasıdır.”
Dihlevî demiştir ki, sahabîler ile sonraki alimler arasındaki bu ıstılah farklılığı, yani aynı kavrama kadim müfessirlerle sonraki müfessirler arasındaki bakış farklılığı, bu fennin anlaşılmasındaki güçlüğün başlıca sebebi olmuştur.[1]
Şatıbî ise bu farklılığın sebebini şöyle açıklıyor: Usulcülerin, kendisinde neshin vuku bulduğunu iddia ettikleri yirmi kadar âyeti tek tek inceledim ve bunların hiçbirinde selefin anladığı manada bir neshin vuku bulduğunu göremedim![2] Bundan da anlaşılıyor ki, vahiy sürecinde sahabilerin neshe verdikleri mana ile usul alimlerinin sonradan verdiği mana birbirinden farklıdır.
Usulcülerin nesh kavramına: “Önce gelen bir nassın (âyet ya da sünnet) hükmünün sonradan gelen bir nass ile kaldırılması; dolayısıyla önceki âyetin hükmünün geçersiz sayılması...” tarzındaki yaklaşımları, bir başka açıdan bakıldığında Kur’an’ın isbatı ya da ibtalı /imhası anlamına gelebilecek son derece muhataralı bir yaklaşım olarak görülmektedir!... Çünkü, Kur’an’da neshin varlığını kabul etmek, yaklaşık beşyüz[3] âyetin ya lafız olarak, veya mana olarak ya da hem lafız hem de mana olarak; kısmen işlevsiz hale getirilmesi, kısmen hükmünün ibka edilip metninin Kur’an’dan ibtali ve kısmen de bir âyetin, metni ve manasıyla birlikte Kur’an’dan çıkarılması, dışlanması demektir.
Bu konu, sahabilerden sonra ortaya atılmış ve ondört asırdan beri uzlaşmaz bir tutum ile sürekli olarak tartışılmaktadır. Zira bir kısım ilim adamları ‘Kur’an’da nesh vardır’, derken az da olsa, bir kısım ilim adamları da, ‘hayır, Kur’an’da nesh yoktur’ demektedirler...
Kur’an’da neshin vaki olduğunu savunan ilim adamlarına göre, ‘Kur’an’da nasih ve mensuh âyetler vardır, hatta olması gereklidir... çünkü zaman ve mekanın değişmesine paralel olarak ahkâmda da değişikliğin olması tabiidir...’ Bir başka ifadeye göre ise, ‘bir ihtiyaca binaen konulmuş olan bir hüküm, ihtiyacın ortadan kalkmasıyla yürürlükten kalkabilir...’
Kur’an’da neshin vaki olmadığı görüşünde olan ilim adamlarına göre de, ‘Kur’an’da nesh yoktur, olamaz da... çünkü, ister ‘teşrîde tedricilik maksadıyla...’ denilsin, ister kolaylaştırma... böyle bir husus, haşâ!... Hem Allah için bir nakîse sayılır, hem de Kur’an’ın i’cazına ve evrensel özelliğine aykırı düşer...
Görülüyor ki tartışma, ‘olabilir!...’ ya da ‘olmayabilir!...’ in tartışması değil, ‘var’ ile ‘yok’un, yani ‘hak’ ile ‘batıl’ın tartışmasıdır. Takdir buyurulur ki bu, üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir tartışmadır... Nitekim bu tartışma, on dört asırdan beri taraflar arasında devam etti... fakat bugüne kadar bir uzlaşma görülmedi. Bu gün tartışılmak üzere takdim edilen bu iki tebliğ de gösterdi ki, Kur’an’a böyle bir bakış açısıyla yaklaşıldığı sürece, taraflar arasında uzlaşma asla olmayacak ve tartışmalar hiçbir sonuç getirmeyecektir... Zira hakk ile batılın ortası yoktur, dolayısıyla bu iki zıdd görüşün uzlaşmaları da mümkün değildir.
Kur’an’a metodolojik yaklaşılmamasından; ilgili âyetlerin, lafız ve mana yönüden tam bir vukufiyetle tahlile tabi tutularak müşkillerin makul ve sistemli bir biçimde halledilmemesinden, neshle ilgili âyetlere siyak ve sibakı içerisinde bütüncül bir yaklaşımla değil; metin içi bağlamından kopartılarak parçacı bir yaklaşımla mana verme çabasından... nüzul sebebi, yoksa şâyet, inzaline sebep teşkil edebilecek sosyal, kültürel ve tarihî bağlamlarının araştırılmamasından; dolayısıyla Kur’an’ı doğru anlama gayretinin bulunmamasından kaynaklandığına inandığımız nesh problemi, bu tebliğlere de yansımış görünmektedir.
Birinci tebliğin sahibi Sayın Yakup Çiçek, okunduğu zaman tebliğinde de bizzat müşahede edilebileceği gibi nesh için delil olarak kullanılan âyetlerle, nasih ve mensuh denilen âyetlerde kastedilen manaları, kendi bağlamları içerisinde anlamak için hiç bir faaliyet göstermeden, rivayetlyerin dayandığı delilleri tahkik etmeden... hepsini de sahih sayarak ve gelişigüzel ifadeler kullanarak usulcülerin anlamış olduğu manada neshin, ‘Kur’an’da vaki olduğunu...’ ‘Hem nasih, hem de mensuh âyetlerin mevcudiyetinin nüzul sürecinde son derece yararlı olduğunu ve ümmete çeşitli kolaylıklar sağladığını...’ söylemektedir.
Kendisinden önce ‘Kur’an’da neshin vukuunu’ savunanlar gibi Yakup Bey de, mensuh sayılan âyetlerin, yaklaşık olarak Kur’an’ın 1/10’na tekabül ettiğini, bunların ya lafız ya da mana olarak... bir biçimde Kur’an’dan çıkarılmış sayılmasının ‘bir cesaret meselesi’ olduğunu hiç düşünmemiş; bir kısım ayetler hakkında: ‘mensuhtur’ derken, ortaya çıkan çelişkileri hesaba katmamış... Kur’an’ın tamamen uzağında durarak, on dört asırdan beri nakledilen ve sihhatları - en azından - tartışılmakta olan rivayetlerle nesh ile ilgili malumatı “Mâlumu îlâm” kabilinden bize tekrarlamış oldu; sunduğu tebliğde hiç bir yenilik söz konusu değildir!...
Şu cümleler Yakup Bey arkadaşımıza aittir: “Nasih-Mensuh ilmi sayesinde hangi ayetlerle amel edileceği ve hangilerinin de hükümlerinin kaldırılmış olup onlarla amel edilmeyeceği bilinir...”
Öncelikle şunu sormalıyız: “Nasih-Mensuh” bir ilim midir? Yoksa Tefsir Usulü İlmi içerisinde tartışılan bir konu, bir sorun mudur? Bizce bu ifade, teknik açıdan yanlış bir tasarruftur. Ayrıca, arkadaşımızın aynı cümlesinin devamındaki ifadesinden anlaşılıyor ki, Kur’an’da, nesh sebebiyle hiç amel edilmeyecek ayetler de mevcutmuş!!!...
Kur’an’da ‘mensuh âyetlerin’ mevcudiyetini savunan meslektaşlarımızın nesh kavramına farklı farklı yaklaşımları sebebilye kendisiyle amel edilmeyecek mensuh âyetlerin sayısının beşyüze ulaştığı söylenmektedir.[4] Ancak bu sayı, neshi kabul edenler arasında bile müttefekun aleyh değildir. Sözgelimi Hibetullah b. Selame(ö.410 h.) en-Nasih ve’l-Mensuh adlı eserinde, Kur’andan 222 ayetin mensuh olduğunu, nasihleriyle birlikte yazmış ve demiştir ki,: “Ben bunları Kelbî, Mukatil b. Süleyman, Mücahid b. Hubeyb, İkrime b. Amir, Muhammed b. Saîd el-Avfî ve Yahya b. Sellam gibi meşhur Müfessir ve Muhaddislerin en-Nasih ve’l-Mensuh isimli eserlerinden derleyip çıkardım...”[5] Celaluddin es-Suyuti, mensuh denilen ayetleri teker teker incelediğini ve bunların sayısının 20’yi geçmeyeceğini... Şah Veliyyullah ed-Dihlevi ise, Suyuti’nin mensuhtur dediği 20 ayeti inceledikten sonra, bunlar içerisinden ancak beş ayetin mensuh olabileceğini söylemiştir!...
Yakup Çiçek Bey’in bize örnek olarak sunduğu mensuh âyetler, ed-Dihlevî’nin eleyerek sayısını beşe indirdiği âyetler içerisindendir. Fakat, bu arkadaşımız da şâyet Celaluddin es-Suyuti ile ed-Dihlevi’nin başlattıkları bu ilmî tahkîk yöntemini (analitik ve eleştirel yaklaşım) takip etmiş olsaydı, eminiz ki bu ayetleri bize ‘mensuhtur’ şeklinde örnek gösteremeyecekti. Çünkü, Arkadaşımızın da ‘tilaveti baki hükmü mensuh âyet’ olarak kabul ettiği Enfal suresinin 65. ayeti hakkındaki düşüncesi, kendisinin tebliğinde yerverdiği, ‘neshin, haberlerde değil, sâdece emir ve yasaklarda cari olacağına’, dair ifadesiyle çelişmektedir. Şöyle ki:
Birinci Örnek:
“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik. Eğer sizden sabırlı 20 kişi olsun, kâfirlerden 200 kişiye galip gelirler; sizden 100 kişi olsun kâfirlerden 1000 kişiye galip gelirler. Çünkü onlar gerçekleri kavramayan bir topluluktur.”
Görülüyor ki bu âyette hüküm yoktur... Allah, müşrikler karşısında Bedir’de savaşan mü’minlerin sahip oldukları manevî gücün boyutunu onlara haber veriyor... Âyetin haber manası taşımasına rağmen, sanki âyette hüküm varmış gibi!... bu âyetin, aşağıdaki 66. âyet ile neshedildiği söylenilmektedir.
“Şu anda Allah sizde bir zaafiyetin olduğunu gördü ve size haifletti: sizden sabreden l00 kişi olsun ikiyüz kişiye galip gelirler; 1000 kişi olsun, Allah’ın izniyle ikibin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir.”
Yakup Bey, tebliğinin ikinci sayfasında ve ‘Neshin Şartları’ başlığı altında, neshin hüküm bildiren âyetlerde olabileceğini söylerken diyor ki, ‘Neshe konu olan ayet ve hadislerin dini bir hüküm taşımaları ve mensuh nassın hükmünün ebedi olduğuna dair bir kaydın bulunmaması gereklidir.’ Yedinci sayfada ise, neshin ancak emir ve yasaklarda /talepte olabileceği’ tekrarlanıyor.[6] Neshi savunan ilim adamları da aynı şeyi söylüyor ve diyorlar ki, ‘Neshin cari olabilmesi için, ayetin hüküm ifade etmesi şarttır, haber ifade eden âyette nesh olmaz...
Yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi mensuh denilen 65. âyette, Bedir savaşında mü’minlerin sayılarının, techizatlarının, maddi güç ve imkânlarının yetersizliğine, morallerinin düşük olmasına rağmen büyük bir zafer kazanmaları ile müşriklerin ise, her bakımdan fevkalade üstün görünmelerine rağmen büyük bir hezimete uğramalarının gerçek sebebi açıklanmaktadır:“...çünkü onlar gerçekleri[7] kavramayan bir topluluktur.” [8]deniliyor... Dolayısıyla üstünlüğün her zaman sayıda, silah ve techizatta değil, aksine Hakk’ı /Gerçeği görme, işitme ve kavrama niteliğine sahip olmaktan kaynaklandığını söylüyor.
Nitekim müşrikler, Allah’tan hiçbir beklentileri yoktur... öldükten sonra tekrar diriltilmeye, mahşere ve hesap gününü... inanmıyorlar. Onlar için yaşanacak tek hayat, dünya hayatıdır. Onlar şereflerini, yurtlarını, mallarını... korumak için savaşabilirler, ancak savaş meydanında öldürülmek suretiyle yaşama şansını kolay kolay harcamak istemezler... Gerektiğinde savaştan kaçabilirler!...
Mü’minler ise, Allah’a inanıyorlar ve Allah’tan melekleri vasıtasıyla yardım geleceğini umuyorlar... Allah, kendileriyle birlikte olduğu sürece, hiç kimsenin onlara üstün gelemeyeceği kanaatindedirler... Âhirete de inanıyorlar; dünya hayatının ahiretin ekeneği olduğunu biliyorlar... Savaşta öldürülmek, onlar için ölmek değil, gerçek hayata şahâdet rütbesiyle intikal etmektir, Allah’ın lütfuna ve gerçek nimetlerine mazhariyettir... savaştan kaçmak ise, Allah’ın gazabına, lânetine ve büyük azabına uğramak demektir...
İşte Allah Teala müşriklerdeki duygu ile mü’minlerdeki bu sağlam ve gerçekçi anlayışı karşılaştırdığında her iki grubun manevi gücünü karşılaştırıyor... böylece “...çünkü onlar gerçekleri[9] kavrayışsız bir topluluktur.” [10]gerekçesiyle mü’minlerin sahip oldukları üstünlüğü onlara haber veriyor... Kanaatimizce, bu âyetin lafzında ve manasında değil, zımnında dahi hüküm bulunmamaktadır! Dolayısıyla bu âyet hakkında neshden de söz edilemez...
66. âyette: “Şu anda Allah sizde bir zaafiyetin olduğunu gördü ve size haifletti...” denilrken, mü’minlerin sahip oldukları manevî nitelikleri ve ona dayalı güçleri hakkında Allah’ın bilgisinde bir değişikliğin ortaya çıktığı söylenebilir mi? Yani, Allah, ‘ben sizi böyle biliyordum, ama yanılmışım!...’ demek istediği için mi hafifletti, yoksa mü’minler hakkındaki Allah’ın bu bilgisi doğru ve sabittir... fakat sahabiler, sahip oldukları kendi niteliklerini ve güçlerini tam olarak idrakten âciz oldukları için zaafiyet göstermişlerdir. Allah da kendileri hakkındaki bu zaafiyetleri sebebiyle oranlamayı düşürmüştür. Düşürme Allah’ın bilgisinde değil, oranlamadadır!...
Ancak 66. âyetin zımnında bir hükmün varlığı söylenebilir. O da aynı surenin 15 ve 16. âyetleri çerçevesinde düşünülebilir: “...bir toplulukla karşılaştığınızda, onlara arkanızı dönüp kaçmayın! Kim - taktik icabı olmaksızın - gerisingeri döner. kaçarsa Allah’ın gazabına uğrar...”[11]
İşte bu nedenle diyoruz ki, 65. âyet ihbarî’dir, zımnında dahi hüküm yoktur, dolayısıyla bu âyet mensuh değildir, ama 66. âyette hüküm olduğu söylenebilir.
İkinci örnek:
“İçinizden ölüp de geride eş bırakanlar, dul kalan eşlerinin geçimlerini sağlamak suretiyle tam bir yıl evlerinden çıkarılmamalarını tavsiye etsinler.”[12] buyurulmuştur. Arkadaşımıza ve aynı görüşü paylaşan diğer ilim adamlarına göre bu buyruğun aşağıdaki:
“Sizden vefat edenlerin eşleri, evlenmeden önce, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.”[13] âyeti ile nesh edildiği söylenmektedir.
Bu iki âyet dikkatle okuduğunda görülecektir ki, mensuh denilen ayette, ölmek üzere olan kocalara, insanî ve ahlakî bir görev olmak üzere deniliyor ki; geride bırakacağınız hanımların - şayet kadınlar isterlerse - en az bir yıl güzellikle evde tutulup ihtiyaçlarının karşılanmasını ve hemen evden çıkarılmak suretiyle perişan edilmemesini yakınlarınıza vasiyet ediniz!...
Nasih denilen ayette ise, “kocası ölen kadınlara, bir başkasıyla evlenmeden önce kendi kendilerine 4 ay 10 gün iddet beklemeleri...” emrediliyor. Aynı surenin 228. ayetinde ise, bu iddetin illeti, “Allah’ın rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri onlara helal olmaz...” cümlesiyle açıklığa kavuşturuluyor; bu sürenen hamile olup-olmadıklarının ortaya çıkması olarak belirtiliyor.
Görülüyor ki, mensuh addedilen ayetin konusu, muhatabı ve illeti ile nasih sayılan ayetin konusu, muhatabı ve illeti birbirinden tamamen farklıdır. Birbirinden bu derece farklı olan ayetler arasında çelişki olur mu ki, nesh de söz konusu olsun!...
Üçüncü örnek:
Deniliyor ki, Bakara sûresinin 180. âyetinde, ‘ölmek üzere olanların, anne-babaları ve akrabaları için vasiyette bulunması emredilmiştir. (...) Daha sonra Nisa suresinde gelen miras ayetleri ve “Varis için vasiyyet yoktur” hadisi ile bu âyet nesh edilmiştir’.
“İçinizden birine ölüm geldiği zaman, eğer geride mal bırakacaksa ebeveyni ve akrabaları için örfe uygun olarak vasiyyette bulunması muttakilere borç olarak yazılmıştır.” [14]
Bu âyeti neshittiği söylenen Nisa suresinin 11 ve 12. ayetleri, şâyet dikkatlice okunacak olursa görülecektir ki, bu iki ayette mûris değiştikçe yapılacak taksim de:”Vasiyet yerine getirildikten ve borç ödendikten sonra...” şartıyla, tekrar tekrar kayıt altına alınmaktadır. Bu demektir ki, ölünün bıraktığı malın, varislerin yakınlık derecelerine göre taksim edilmesi, “...ancak, vasiyet yerine getirildikten ve borcu ödendikten sonra...” arta kalan mal üzerinden yapılacaktır...
İki ayette tam dört defa tekrarlanan açıklamaları, âyetlere önyargısız yaklaşan her akl-ı selim sahibi için, vasiyetle ilgili âyetin, dolayısıyla vasiyetin mensuh olmadığı hakkında yeterli delil sayılacağı kanaatindeyiz...
Rasulüllah (s.a.v.)’in: “Varis için vasiyyet yoktur” hadisi, şâyet sahih ise ispatı mümkün olmayacak bir iddia ile ortaya çıkan varisler hakkında olabilir; misal herhangi bir şahit ya da delil olmadığı halde kardeşlerden birinin çıkıp da: şu tarlayı veya şu dükkanı... ‘babam bana vasiyet etmişti,’ demesi gibi...
Dördüncü örnek:
Yakup Bey: “Hz. Aişe şöyle demiştir: ‘On defa emzirme haramlık hükmü doğurur’ âyeti; Kur’an’da yer almaktaydı. Ancak daha sonra bu, ‘bilinen beş emme ile süt akrabalığı olur’[15] âyetiyle(!) nesh olunmuştur, diyor.(!)
Süt emme ile ilgili bu iki âyet, hani? Nerede?... Ben, hem nasih hem de mensu denilen bu iki ayeti, Kur’an’da bulamadığımı söylemekle yetiniyorum!... Ayrıca Kur’an’da bulunmayan metinlere ‘âyet’ denilmesinin de âyeti tarif hususunda sıkıntılara sebep olacağı kanaatindeyiz!
Bedrettin Çetiner Bey’e göre “Nesh; İlâhî dinin, insanların müdahaleleri neticesinde ilahilik vasfının kaybolup beşerî bir sisteme dönüşmesi halinde ilahî bir müdâhale ile yeniden ilahî bir sistem hâline getirilmesidir.”[16]
Oldukça problemli bir cümle!... İfade olarak değil, fakat mana olarak tahkik ehli bir çok ilim adamının eskiden beri savunmakta oldukları nesh de budur. Arkadaşımız da bunu savunuyor ve demek isityor ki, ‘Âyette söz konusu olan ‘nesh’ ve ‘tebdil,’ Kur’an’da değil, Kur’an’ın dışında aranmalıdır. Zatı itibariyle Kur’an’ın kendisi Nasih âyettir, onda mensuh âyet bulunmamaktadır...’
Bedrettin Bey’in, yeni bir ifade ile ve biraz daha daraltılmış olarak sunmuş olduğu bu tez, Tefsir Usulü İlminin kendi metodolojisi ile temellendirilip isbat edilemediği ve asılsız, delilsiz, izah ve isbata muhtaç bir takım görüşler ve ifadeler içerdiği için bize göre ikna edici ve tartışmayı sona erdirici nitelikte görünmemektedir.
Bu tezin, yine bizzat ilgili âyetlerin kendi mana bütünlüğü içerisinde isbatı gerekirken Bedrettin Bey, tezine dayanak olarak her zaman için tartışmaya açık olan şu kanaati ileri sürrmektedir: İlk insandan bugüne dek insan aklında bir tekamül söz konusu olmadığından dolayı dinde de bir tekamül söz konusu olamaz. Binaenaleyh ilk insan ve ilk peygamber Adem (a.s.) en bilgili insan, onun tebliğ ettiği din ve şeriat da en mütekamil din ve şeriattır. Ondan sonra gelen peygamberler hep aynı dini ve aynı şeriatı getirmiştir. Bu yüzden şeriatlarda herhangi bir değişiklik olmamıştır.[17]
Bir kavram olarak ve işlevi açısından akılda bir değişikliğin olmadığı doğrudur, ancak aklın pratiğe yansıtılması; zihinsel ve bilimsel tefekkür; inceleme, araştırma ve teknolojik gelişmeler sonucu ufkunun genişletilmesinden, fonksiyonunun giderek artırıldığından... bu manada bir gelişmenin olduğundan elbette söz edilebilir. İlmî ve teknolojik gelişmenin hayatı ve hayatın şartlarını geliştirdiği, yeni yeni ihtiyaçların ve sorunların ortaya çıktığı da bilinmektedir...
İlmini Allah’tan aldığı öne sürülerek Hz. Adem’in kendinden türeyeceklerin, cinlerin ve meleklerin en bilgilisi olduğu söyleniyor ve bu gerekçe ile, ‘insanlığın ilminin hiçbir zaman Hz. Ademin ilminden daha ileri geçmesini beklemek gerçekçi olmaz herhalde,’ deniliyor. Arkadaşımız bu tezini ispatlamaya kalkışsa, bilmiyoruz ki ne yapar?!...
En azından diğer peygamberlere de Allah’ın ilim verdiğini, hikmet verdiğni; Hz. Peygamber’e “İlim verdik, hikmet verdik, bilmediklerini öğrettik ve kitap indirdik...”[18] Hatta Tevratı ve İncil’i öğrettik, denildiğini Kur’an’dan okumaktayız... O mantıktan hareket edecek olursak, Hz. Peygamber’in Adem’den daha bilgili olduğu rahatlıkla söylenebilir!... Ayrıca bugünkü ilim ve teknolojik gelişme karşısında, arkadaşımızın bu iddiasının bir mana ifade etmediği de açıktır...
Tebliğin bu giriş bölümünde herbiri birer teknik terim olan ‘İslâm’, ‘din’, ‘şeri’at’ ve ‘sistem’ gibi kavramlar birbirine karıştırılmış görünmektedir. Kanaatimizce arkadaşımız İslam’ın, din ile şeri’at yönlerini ya birbirinden ayırmamaktadır veya zamanların değişmesiyle ahkâmın da değişebileceği ilkesini, en azından göz ardı etmektedir. Çünkü daha önceki şeriatlardan bir kısım ahkamın değiştirilebileceğine ve bilfiil değiştirildiğine dair Kur’an’da pek çok misal var. Sözgelimi, İsrailoğullarının Hz. Meryem’e iftira eden, Hz. İsa’yı öldürmek isteyen vb. kötülüklere dalan kesiminden söz edilirken denilmiştir ki: “Yahudilerin (ayyuka çıkan) haksızlıkları, pek çok kimseyi Allah yolundan çevirmeleri, menedildikleri halde ribayı almaları ve haksız yollardan insanların mallarını yemeleri sebebiyle kendilerine daha önce helal kıldığımız temiz ve hoş yicecekleri sonradan onlara haram kıldık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”[19]
Bu ayet, ilkesel bazda, peygamberler değiştikçe şeriatlerin kısmen de olsa değiştirilebilece-ğinin ötesinde, bizzat bir şeriatin kendi bünyesinde dahi neshin vukuunu isbat etmektedir. Ayrıca arkadaşımızın, tebliğinde yer verdiği ve “İslamın bir düzenlemesi değil, belki o zaruret haline mahsus geçici bir düzenlemeden ibaretti ki, zaruretin ortadan kalkmasıyla kendiliğinden ortadan kalkmış...“[20] ifadesi de üzerinde düşünülmemiş imajını vermektedir. Oysaki Hz. Ademin çocuklarının başlangıçta birbiriyle evlendirilmesi, nesil artınca bu uygulamanın kaldırılmış olması bu konuda örnek sayılabilir. Ayrıca, İsrail oğullarına cumartesi avlanma yasağı /yevmüssebt ve onlara haram kılınan bir çok şeyin Kur’an ehline helal kılınması... da bu cümleden değişiklikler olarak hatırlanabilir!...
Bütün bu misallere rağmen ‘daha önceki şeriatlarda değişiklik olmamıştır’ sözünü, pek anlaşılır bulmadığımı söylemek isterim.
Şu cümle tamamen Bedrettin Bey’e aittir: “Değişikliğin mantığında ya bir tekamül ya da bir tedenni mevzubahistir ki insanlar hakkında bu ikisi de olmadığına göre, onlara hitap eden şeriatta da bir tekamül ya da bir tedenniden bahsetmek kanaatimizce mümkün görünmemektedir.”
Kendi tezini de çürütmekte olan bu cümlenin, bilhassa son bölümü, hem Kur’an’ın anlattıkları açısından hem de bilimsellik açısından son derece tartışmaya açık bir iddiadır. İnsan, fıtrî yapısı itibariyle aynı insan olmakla birlikte insanî niteliklerini geliştirmesi ve yüceltmesi anlamında bir kemalden söz edilebileceği gibi insanî niteliklerinden uzaklaşma, kendisine yabancılaşma ve alçalma anlamında sosyal ve ahlaki anlamda bir tedenniden Kur’an’da söz edilmektedir: “...onların kalpleri /akıl var anlamıyorlar, gözleri var görmüyorlar, kulakları var işitmiyorlar... onlar tıpkı hayvanlar gibidirler; belki de daha aşağı.”[21]
Ben, sâdece şu iki soruyu sormakla yetineceğim: Öyleyse, aynı soya, İsrail oğullarına Tevrat’tan sonra İncil neden gelmiştir? Tevrat ve İncilden sonra Kur’an’a ne gerek var idi?... denilirse, acaba cevabı ne olacaktır?...
Değerli meslekdaşlarım! Seleften sonraki tartışılan şekliyle nesh konusu, bizzat Kur’an’ın sorunu değil, kanaatimizce anlama faaliyetlerindeki metodsuzlukları ve tutarsızlıkları sebebiyle Müslüman ilim adamlarının kendi sorunlarıdır!... Yukarıda da değindiğimiz gibi – ‘doğrudan doğruya’ diyemesek bile – dolaylı olarak ve şu ya da bu ad ile bir kısım âyetleri Kur’an’dan ihraç etme ya da yok sayma sorunudur.
Oysaki Kur’an, bir beşer sözü değil, Allah Kelâmıdır... Arş’ın Arz’a en son mesajlarını içermektedir... En son âyetle birlikte onda din kemale erdirilmiş, İslâm şeriatına evrensel bir boyut kazandırılmıştır... Önünden ve ardından batılın gelemeyeceği ilkesi ve iddiasının sahibidir... Tevrat, İncil, Zebur... gibi, beşerin hafızasına havale edilmiş olmayıp Cenab-ı Allah’ın koruması altında bulunmaktadır... Dolayısıyla “mutahharundan başkası ona, asla dokunamaz.”[22] Allah’ın izni olmadıkça ins ve cinn ondan bir ayet dahi olsa, yok edemez...
Öyle görünüyor ki, bugün halâ Kur’an’da görmediğimiz, ama Kur’an’ın dışında bırakılmış bir takım ayetlerin mevcudiyetinden söz ediliyor(!)... Kendileri Kur’an’da bulunmasa da hükümleriyle amel söz konusu olan âyetlere(!) inanılıyor!?
Bu durumda, Şia’dan bazılarının ellerindeki mushaflarda bulunmamasına[23] rağmen iddia ettikleri ikinci Nur suresini; ehl-i beytten bahsettiği ve Kur’an’a alınmadığı söylenen Ahzab suresinin diğer yarısını; Hz. Ali’nin âyetle halife tayin edildiği, ancak bu ayetin Kur’an’a alınmadığı gibi daha bir çok tutarsızlıkları da kabul etmek zorunlu hâle gelmez mi?
Özellikle şu rivayet hakkında ne buyurulur, doğrusu öğrenmek isteriz: Enes (r.a.)’den nakledildiğine göre demiştir ki, biz Rasulüllah (s.a.v.) hayatta iken Tevbe sûresine denk bir sûre daha okuyor idik. Şu anda benim hafızamda ondan, şu âyetten başkası kalmamıştır:
“Ademoğlunun iki vadi dolusu altunu olsa, onlara üçüncüsünü de katmak ister; üçüncüsü, ona dördüncüsünü de katmak ister... Ademoğlunun karnını topraktan başkası doyurmaz. Allah. Tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurur.”[24]
Değerli meslekdaşlarım, Kur’an’ı bizzat kendisinden öğrenmememiz, hakkında düşünmeden kabul ettiklerimiz ve tahkik etmeden söylediklerimizin neredeyse Kur’anı daha önceki semavi kitapların akıbetine düşürecek nitelikte olduğu gözden kaçmamaktadır!...
Madem ‘nesh’i tartışıyoruz... Öyleyse öncelikle yapılması gereken iş, çağdaş ilim adamlarının, hiç olmazsa ekseriyetinin üzerinde ittifak edeceği tam bir Kur’an tarifinin ortaya konulmasıdır. Çünkü‘efradını cami ağyarını mani bir tarif’ ile Kur’an’ı tanımlamadan her konuda olduğu gibi, nesh konusunda da savunulan bütün tezler, ileri atılan görüşler, savunulan iddialar ile bunları destekler ya da reddeder mahiyetteki konuşmalar... tamamen sonuçsuz kalacaktır.
İlk ve en önemli tesbitimiz şudur:.
Başlangıçtan günümüze dek tahkik ehli ilim adamlarının hepsinin üzerinde birleştikleri kanaate göre, Kur’an’ı Kur’an yapan şu dört özelliktir:
1- Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş olmak,
2- Mütevatir olarak bize kadar nakledilmiş olmak,
3- İmam Mushaf’ta yazılı bulunmak
4- Arapça olmak,
Sahabîler ve onlara tabi ehl-i sünnet ilim adamları bugüne dek bu dört özellikten birisi eksik olan hiçbir metni Kur’an ve Kur’an’dan saymamışlardır. Bilhassa, ilk iki özelliği taşımayan, hiçbir söz İmam Mushaf’a alınmamış ve Kur’an olarak değerlendirilmemiştir.
Ancak, sahabilerin İmam Mushaf’a almamasına rağmen daha sonra gelenlerin, bir kısım âfakî sebepler uydurarak metni /lafızı Kur’an’da bulunmayan, uslûbu Kur’an’ın uslûbuna uymayan, onun îcaz ve mu’ciz vasıflarını taşımayan alalâde bir sözü, ‘Yaşlı erkek yaşlı kadın zina ettikleri zaman Allah’tan bir caydırıcı ceza olmak üzere onları taşlayarak öldürünüz...’[25]sözünü ona sokmaya çalıştıklarını görmekteyiz.
Sormak lâzım: ‘Bu söz, şayet âyet idiyse, sahabîler onu neden Kur’an’a almadılar?’ Acaba gerekçeleri, Hz. Ömer’in taşıdığı(!) söylenen şu endişe olabilir mi: “Şayet insanların, Ömer Kur’an’dan olmayan şeyi Kur’an’a soktu” demelerinden korkmasam, Zeyd b. Sabite gider bu âyeti(!) Kur’an’a koydururdum.”
Sizce bu sözü, Hz. Ömer’in kişiliğiyle bağdaştırmak mümkün müdür? Kur’an’dan bir âyetin dahi kaybolmaması için ‘cem’ fikrini ilk ortaya atan ve Hz. Ebu Bekiri bu konuda ikna eden Hz. Ömer değil mi? Kur’an’dan bir âyet dışarıda bırakılacak, Hz. Ömer de, ‘cem’ heyetine gidip: ‘bunu da Mushafa alın’ demekten çekinecek!... olacak şey mi bu!...
Yakup Bey’in misal verdiği diğer örneklerden mesela, “‘On defa emzirme haramlık hükmü doğurur’ âyeti, ‘bilinen beş emme ile süt akrabalığı olur’[26] âyetiyle(!) nesh olunmuştur...
“Ademoğlunun iki vadi dolusu altunu olsa, onlara üçüncüsünü de katmak ister; üçüncüsü, ona dördüncüsünü de katmak ister... Ademoğlunun karnını topraktan başkası doyurmaz. Allah. Tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurur.”[27]
Daha bunlar gibi nice rivayetler, âyet olmadığı için sahabiler tarafından İmam Mushafa alınmadığı halde bazılarınca Kur’an’dan mensuh âyetler olarak adlandırılmaktadır!...
Değerli meslekdaşlarım, Kur’an’ın isbatı - en azından sahabilerce - bu dört mühim şarta bağlı olunca, böylesi şartlar karşısında bir âyeti isbat etmek ile yok saymak /ibtal etmek ya da hükmünü geçersiz saymak arasında hiç bir fark olmadığını düşünüyoruz. Değişik bir ifade ile söylemek gerekirse, ahad bir haberle gelen bir sözü, âyet kabul edip ona göre hüküm icra etmek mümkün görülmediği gibi, yine ahad bir habere istinaden İmam Mushaftaki bir âyetin hükmünü uygulamadan kaldırmak ya da işlevsiz saymak da mümkün olamaz. Bu, Kur’an’ı tahrif olur... Mushaf’ın bir kısmını dışlamak veya onda olmayanı ona ilave etmek olur!... Aynı zamanda Kur’an’ın evrenselliğine zarar verir...
Sözgelişi, zina suçunun cezası, Allah tarafından düzenlenmiş, Rasulüllah (s.a.v.)’e vahyedilmiş, Mushafta ve Kur’an’da yazılı, tevatüren nakledilmiş olduğunhda asla şüphe bulunmayan Nur suresinin ikinci, üçüncü ve Furkan sûresinin 68, 69. âyetlerine göre değil de yukarıda bahsettiğimiz Kur’an’da bulunmayan uydurma ‘recm’ âyetine(!) dayandırılarak recmin uygulanması; ve ekranlara yansıtılan iğrenç görüntüler... Kur’an’ın evrenselliği hususundaki iddiayı zayıflatmıyor mu?
O halde, ondört asır önce sahabiler tarafından cem edilmiş İmam Mushafın - ki onun üç nüshası dünya kütüphanelerinde hâlen mevcuttur[28] - içerdiği âyetleri ihtiva eden elimizdeki Kur’an’ı olduğu gibi kabul etmek zorundayız.... Bilhassa onda olmayanı, ona ilaveye hiç mi? hiç hakkımız yoktur!...
İkinci tesbitimiz.
Her disiplinin, her bilim dalının kendisine özgü sorunları ve kendi sorunlarını çözümlemeye yönelik metodolojisi vardır. Hiç şüphe yok ki, Tefsir İlminin de Kur’an’ı anlama, kendisine arzedilen hayatın sorunlarına göre problemlerini çözümleme ve uygulama metod ve yöntemleri tespit edilmiştir...
Kim olursa olsun, Kur’an hakkında konuşacağı zaman, mutlaka duruşunu iyi tesbit etmek zorundadır. Çünkü ilim adamlarına saygı başka şey, ilme saygı başka şeydir... bu ikisinin zaman zaman da olsa, birbirine karıştırıldığını, Kur’an hakkındaki hataların çoğunun buradan kaynaklandığını düşünmekteyiz. Bize göre, son derece âlim, muttaki ve mütedeyyin de olsa, şu ya da bu zat ‘öyle dedi’ diyerek... salt nakle dayalı, usulsüz, yöntemsiz ve de tefekkürsüz tefsir yapılmamalıdır...
Değerli dinleyenlerim, bu noktada bir hususun altını daha çizmek istiyorum. Kur’an Allah Kelamıdır, Rasulüllah(s.a.v.)’e vahyedilmiş en son ilahî kitaptır ve Cenab-ı Allah’ın koruması ile bize kadar mütevatir olarak intikal etmiştir. İnancımıza göre ondan ne bir harf çıkartılmış ne de - ondan olmadığı halde - ona bir kelime sokulmuştur...
Hadis ya da genel adıyla Sünnet Rasulüllah’ın sözüdür, Kur’an ile birebir ilgili olan ve âyetle örtüşenler onun açıklamalarıdır, onun dışındakiler ise Hz. Peygamber’in, her Müslüman için numune-i imtisal davranışlarıdır; işleridir ve hikmetli sözleridir...
Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah’ın ilim verdiği, hikmet verdiği, Kitap indirdiği; yaklaşık 23 yılı kapsayan vahiy sürecinde bilmediklerini; hatta Tevratı ve İncil’i öğrettiği[29] bizzat gözetimi altında eğitip insanî kimlik ve niteliklerinde en üst dereceye yücelttiği; ahirette Makam-ı Mahmud’a layık gördüğü[30] beşer içinde tek ve gerçek insandır. Allah’a kullukta örnek insan... ferdî ve sosyal hayatında numune-i imtisal... aklî yönden hikmet, şehevî yönden iffet, gazabî yönden şecaat, tüm düşünce ve davranışlarında îtidal ve adalet sahibi eşsiz ve mükemmel ahlak sahibi bir insan... Allah’ın ifadesiyle O, (s.a.v.), “Azîm bir ahlaka sahiptir.”[31] Bu münasebetle Mekârim-i Ahlak’ı dolayısıyla Din’i tamamlama görevi O’na tevdi edilmiştir. Din, O’nun örnek ahlakı ve üsve-i hasene vasfıyla ikmal edilip evrensel boyut kazandırılmıştır, beşeriyet O’nun şahsında kemâl bulmuş ve İslâm, başka bir ifade ile “Sırat-ı Müstakim” O’nun örnek hayatı ile şekillenmiştir. Zira O bir ?ışıktır; bir mühtedîdir, bir dâîdir, beşîr ve nezîr’dir... Nitekim Yüce Allah O’na: “Ey Nebi! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle bir davetçi ve aydınlatıcı bir ışık olarak gönderdik.”[32] diye hitap etmiştir
Bu nedenlerle O’na itaat eden, Allah’a itaat etmiştir[33]; Allah’ın hoşnutluğu, rahmeti, sevgisi ve bağışlaması O’na tabi olmaya bağlıdır...[34] O’nu yeterince tanımayan, her şeyden çok sevmeyen, canından daha azîz bilmeyen, canını O’na feda kılmayan... Allah’ı sevdiğini söyleyemez; O’nu kendine örnek edinmeyen, sünnetine uymayan Allah’a kullukta başarılı olamaz...
Sahabiler, O’nu gerçekten tanıyan, analarından, babalarından ve kendi nefislerinden daha çok seven, canlarından aziz bilen ve hayatlarını O’nun yoluna feda kılan münevver ve mükerrem insanlardır... Rasulüllah’ın tebliğiyle; eğitim ve öğretimiyle cehaletin karanlıklarından; içine düşmek üzere oldukları ateş çukurunun kenarından[35] kurtarılarak İslam’ın aydınlığına kavuşturulmuş güzîde bir nesildir... ‘Sahabe-i kiram’ adını böyle aldılar... Asr-ı Saadeti yaşadılar... Yüce Yaratıcı tarafından “orta bir ümmet”[36] ve “ümmetin en hayırlısı”[37] olarak tavsif edildiler ve kıyamete kadar bütün insanlara örnek gösterildiler...
İşte bütün bunlardan ötürü Rasulüllah (s.a.v.), Allah’ın âlemlere mahz-ı rahmeti[38] ve mü’minler için büyük bir nimetidir.[39] Allah’tan ve Rasulünden gelen her şey Müslümanların makbulüdür.
Şu kadar var ki, Kur’an Allah’ın muhafazası altındadır: “Kuşkusuz Zikr’i biz indirdik, onun koruyucusu da biziz, biz!”[40] Bu nedenle şu anda ve dünyanın her yerinde Müslümanların elindeki Kelamullah hakkında hiç bir şüphe yoktur... Fakat Rasulüllah’tan ve Sahabe-i güzîn’den nakledilenler hakkında aynı şeyi söyleyemiyoruz. Raüsulüllah’ın vefatından yaklaşık bir asır sonra derlenen ve ancak insanların takati ve titizliği ölçüsünce sahih vasfını alabilen hadis mecmualarını ya da diğer kaynakları Kur’an’ın sihhatiyle karşılaştırmak ve tereddütsüz olarak hepsini sahih kabul etmek; bilhassa Kur’an’a aykırı olan rivayetleri Rasulüllüh’ın ya da adı geçen sahabinin sözüdür demek mümkün görülmemektedir.
Muhaddisler içerisinde en titizi Buharî olarak bilinir. Hadis mecmuaları içerisinde en sahihi de Buhari’nin es-Sahih adlı eseridir, sonra Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce ve Neseî Kütüb-i Sitte’nin diğerleri gelmektedir. Eğer doğru ise, deniliyor ki Buhari, es-Sahih adlı hadis mecmuasını 600-700 bin hadis içerisinden seçmiş ve tekrarlarıyla birlikte sekiz bin hadisten teşekkül ettirmiştir. Bunun iki ya da üç katı kadarını da diğer kitaplarına aldığını kabul edelim... diğer muhaddislerin şartları da göz önünde bulundurularak yaklaşık 100 bin hadis sahih sayılsa, 500 bin hadis, tahkik ehli muhaddislerimizin sihhat şartlarına uymadığı görülecektir!...
Şunu da özellikle belirtmeliyiz ki, bu sözlerimizle ‘sahih hadis yoktur’ ya da ‘sihhati meselesinden dolayı hadislerle amel edilmez veya güvenilmez’ demek istemiyoruz. Kesinlikle!... Fakat nesh gibi, Kur’an’ı ispat ya da iptal söz konusu olan ciddi ve son derece önemli konularda rivayetlerin mutlaka tahkik edilmesi gerektiğini söylemek istiyoruz.
Mesela, “Rasulüllah buyurdu ki...” veya: “Hz. Ebu Bekir ya da Hz. Ömer dedi ki...” deniliyor. Acaba Rasulüllah veya sahabiler ya da diğerleri o sözü, gerçekten söyledi mi? Söylediyse, hangi makamda ve ne manada söyledi?... bunları tahkik etmeden ‘bu âyet mensuhtur, artık onun hükmü ile amel edilmez!” demek bizce son derece tehlikeli ve cesareti gerektiren bir sözdür!!!...
O halde Kur’an, Kur’an ile ve tahkik edilip sihhatinden şüphe edilmeyen sünnet ile ve de ilim adamlarının bu ikisine aykırı düşmeyen sağlam nakil ve açıklamaları vasıtasıyla öğrenilmelidir; sihhati meşkuk, ravisi meçhul, manası şaibeli... bir kısım rivayetlere dayalı İslam, Kur’an ve Rasulüllah bilgisi olmaz!... Bunlara dayalı ahkam yaşanmaz!...
Tartışılmakta olan bütün konular, özellikle sadedinde olduğumuz nesh konusu da Kur’an’ın uzağında durup nakledilen rivayetler vasıtasıyla değil, doğrudan doğruya Kur’an’a gidilerek, Tefsir Usulü İlminin kendi metodolojisi çerçevesinde, ilim ve teknolojinin de katkısı ile bir an önce çözümlenmelidir. Asırlardan beri devam etmekte olan böylesi sonuçsuz tartışmaları sürdürmek suretiyle Kur’anı ve Müslümanları çıkmazlara sürüklemenin anlamı yoktur. 2000’li yıllara gelindiği şu sıralarda bile, İslâm iddiasında bulunanların Kur’an hakkında arkeolojik çalışmalardan bir türlü kurtulamayışının müslümanların başına dert üstüne dert açtığı bilinmelidir.
Bir örnek vermek gerekirse, bize göre hem dünyevî hem uhrevî cezayı içermekte olan ve de recmetmekten daha fazla tenkil /caydırıcılık özelliğine sahip bulunan Nur suresinin üçüncü âyeti, bu nesh problematiği yüzünden caydırıcılık özelliğini tamamen kaybetmiş, âdeta kamunun zihninden, dolayısıyla Kur’an’dan silinmiş durumundadır. Bu sureyi okuyan her mü’min, üçüncü âyeti de okuduğu muhakkak... ama bu âyet, bir üstteki âyet kadar dahi bir cezayı kendisine hatırlatmıyor! Bugün Müslümanlar arasında fuhuş giderek yaygınlaşmakta ve neredeyse halk arasında ‘normaldir’ anlayışına dönüşmüş vaziyettedir. Cenab-ı Allah’ın, dedi-kodusunu bile ‘azîm’ gördüğü[41], söylentisi karşısında tepkisiz kalmayı mü’minlere asla yakıştırmadığı[42], pislik noktasında şirke denk tuttuğu[43] ve irtikap edenin imanını kale almadığı[44] ve tevbesine iman şartını koyduğu[45] böylesi bir aşırılığın, ister cehalet, ister gaflet, ister zühul eseri olsun!... ‘normaldir’ şeklinde karşılanmasının ya da işlenmesinin bir mü’mine neye mal olduğu hiç düşünülmüş müdür?...
Üçüncü tesbitimiz:
Kur’an’dan bir âyetin ya da pasajlar halindeki âyetler topluluğunun mana ve maksatlarını kavramak açısından bizim metodumuz şudur: Sözgelimi, Muhkem âyetlerden olan Bakara sûresinin 106. âyetini ele alalım. Öncelikle bu âyetin lafzı gramer yönünden tefsir ve tahlil edilmeli... metindeki ‘nesh’ ve ‘âyet’ gibi lügat manalarından başka terim halinde kullanılan anahtar kelime ve kavramların Arap dilinde kullanılan manaları; özellikle sahabilerin vahiy sürecinde bu kelimelerden anladıkları manâları araştırılmalı... sonra da siyak ve sibak bütünlüğü içerisende verilmesi gereken en uygun mana seçilmelidir...
Bütün bu tefsir faaliyetlerinden sonra şayet maksut mana halâ anlaşılmamış ise, âyetin nüzul sebebi, yoksa indirildiği zaman psiko-sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamı tahkik edilmeli... bu kelimelere Tefsir Usulü İlminin bir disiplin hâline gelmesinden sonra kazandırılan terim manaları tesbit edildikten sonra en uygun lügat manası ile terim manası karşılaştırılmalı... bu ikisinden, en uygun olanı verilmelidir.
Biliniyor ki, bir âyetin lafzındaki ya da metin bütünlüğü içerisindeki mana ile, o âyetin inmesine sebep olan şey ya da durum ya da olay... tam olarak kavranır ve bu ikisinin birbiriyle örtüştüğü doğru olarak tesbit edilirse, o âyetin mana ve maksadı da tam olarak kavranmış olur.
Herhangi bir âyetin gerçekleştirmek istediği bir amacı ya da hedefi doğru bir biçimde tesbit etmek ise, ancak onun özünü, ruhunu kavramak; hatta Kur’an bütünlüğü içerisindeki duruşunu tesbit ile mümkündür.
En azından böyle bir metoda başvurmadan âyetten, hatta bütün halinde Kur’an’dan uzakta durup, sırf nakledilenler çerçevesinde manayı veya verilmek istenen mesajı anlamaya çalışmak, onu anlamak değil nakledilenlerin delillerine ya da söz sahiplerinin etkili sözlerine bakarak bir tercihte bulunmaktan başka bir şey değildir. Kur’an karşısındaki bu duruşu, “Allah’ın Kelamını anlamaya mani” kabul eden İmam Gazzali, böyle bir tavrı, “nakledilen tefsirleri korumak” olarak değerlendirmektedir.[46]
O halde Kur’an’da neshin varlığı hususunda delil olarak kullanılan âyetlere yönelmek, bu ayetleri kendi metinsel ve tarihsel bağlamları içerisinde anlamaya çalışmaktan başka çaremiz bulunmamaktadır!...
Kur’anı anlamaya girişmeden önce yapılması gerektiğine inandığımız bu üç tespiti - Kur’an’ı tam ve sağlam olarak tarif edip, neye Kur’an dediğimizi mutlaka tespit etmeliyiz; Bize nakledilenler içerisinde sihhat bakımından hadislere ve sahabilerin görüşlerine güven ile Kur’an’a güveni bir tutmamalıyız; her dsiplinin, kendi problemlerini çözmek için geliştirdiği metodolojisinden yararlandığı gibi bizler de Kur’anı doğru anlayabilmemiz için mutlaka Tefsir ilminin metodolojisinden yararlanmalıyız – yaptıktan sonra nesh’le ilgili özellikle iki âyeti yakından tanıtarak bunlarda kast edilen özgün manayı kavramaya çalışacağız.
Birinci âyet:
“Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti değiştirip koyarken Allah neyi indirdiğini çok iyi bilmektedir. Dediler ki, sen bir müfterisin. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.”[47]
Bu âyetin içinde bulunduğu Nahl sûresi Mekkî bir sûredir. Bi’setin yedinci yılı ile Hicretin ikinci yılları arasında pasajlar halinde indirilmiştir. Söz konusu ettiğimiz bu âyetin, bi’setin yedinci yılında indirildiği söylenmektedir.[48]
Nakledildiğine göre, âyetin nüzul sebebini İbn Abbas şöyle açıklamıştır: şiddet ifade eden bir âyet indirilip, sonra da neshedilmesi sebebiyle Kureyş’ten bazıları, ‘Vallahi Muhammed arkadaşlarıyla alay ediyor; bugün bir şey emrediyor, ertesi gün onu kaldırıyor... anlaşılıyor ki bu âyetleri kendisi uyduruyor... dediler, bu ve devamındaki âyetler onlara cevap olarak indirildi.[49]
Takdir buyurulur ki, buradaki ‘âyet’ten maksadın, istılahi manada hüküm içeren bir âyet olması mümkün görünmemektedir. Zira genel kanaate göre, ahkâm âyetleri hicretten sonraya, Medine dönemine aittir. Dolayısıyla neshten maksat da, “önce gelen bir âyetin hükmünün daha sonra gelen bir ayetin hükmü ile kaldırılması ya da değiştirilmesi” şeklinde tarif edilen nesh olamaz. Bu âyet, ya İbn Abbas’ın söylediği: “şiddet içeren bir âyetten sonra gelen ümit verici, müjdeleyip sevindirici bir âyet...” olarak kabul edilmeli veya âyet kelimesinin ilk akla gelen manalarının dışında diğer lügat manalarından buraya en uygun başka bir manası araştırılmalıdır. Biz de bunu yapacağız…
İkinci âyet:
“Biz bir âyeti nesheder ya da unutturursak, ya ondan daha iyisini, ya da mislini getiririz. Sen, Allah’ın her şeye güç yetirdiğini bilmedin mi?”[50]
Öncelikle belirtmeliyiz ki, bu iki âyete göre Kur’an-ı Kerim’de nesh’den söz edildiği açıktır. Fakat bu âyetlerin söylemek istedikleri şey - hernekadar Yakup Bey arkadaşımıza göre açıksa da - bize göre açık ve net değildir. “ Biz daha iyisini veya mislini getirmediğimiz sürece bir âyeti ne nesh’ederiz ne de unuttururuz” demek istiyor, fakat ‘nesh’ettik...’ ya da ‘nesh’edeceğiz...” demiyor; ‘neshetmedik’, ‘neshetmeyeceğiz...’ de demiyor! “Eğer nesheder ya da unutturur isek...” diyor.
O halde Allah Teala bu âyette neyi söylemek istiyor? Bunu analamak için şu üç hususa eğilmek zorundayız:
1- Bu iki âyetin söylemek istediği şeyi açıklayan Kur’an’da ya da Rasulüllah’tan mervî olup aynı zamanda Kur’an olma şartlarını taşıyan bir açıklama var mıdır?
2- ‘Âyet’ kelimesi ile kastedilen mana, âyet kelimesinin istılahî manası değil de lügat manalarından hemen akla gelmeyen başka birisi olamaz mı?
3- Özellikle ikinci âyetin siyak ve sibakı ne söylüyor? Bir de bunlara bakmak gerekmez mi?
Birinci soruya cevap, Rasulüllah (s.a.v.)’den bize, âyetteki müşkili halleden ve Kur’an olma şartlarını taşıyan mütevatir, ya da ona yakın derecede sahih bir açıklama intikal etmemiştir. Zaten etseydi, bu tartışma olmayacaktı... elimizde, sâdece sihhati tartışılmakta olan rivayetler mevcuttur.
Malumudur ki, doğruluğu kesin olmayan rivâyet /ahad haber ile amel, bazı şartlarda caiz olsa da, Kur’an’dan bir ya da bir-kaç âyetin hükmünü işlevsiz kılmak ya da Mushaf’tan /Kur’an’dan metin olarak ya da hem metin hem de hüküm olarak ihraç etmek gibi son derece tehlikeli bir konuda ahad haberle amel edilmesinin caiz görüleceğini sanmıyorum!...
İkinci soruya cevap: Öncelikle altını çizmeliyiz ki, Kur’an’da ıstılahi manada âyet kelimesi hep, çoğul olarak kullanılmaktadır. Bu kelime Müfret olarak, tekrarlarıyla birlikte toplam 86 defa, tesniye olarak da iki defa kullanılmıştır. Bunlardan – üçünde tekrar olmak üzere – sadece dört yerde ıstılahi manada “Kur’an âyetlerinden bir âyet...” şeklinde kullanılmıştır[51]; bunlardan üçü yine çoğula nisbet edilmiştir; 82 yerde ise, hep delil, işâret, belge ve mucize manalarında gelmiştir.
Ayrıca, işaret, alamet, delil, belge manasına gelen sübjektif şeylere olduğu gibi, Allah’ın kudret ve tasarruf gücüne delalet eden objektif şeylere de âyet denilmektedir. Misal, gece ve gündüz[52], Nuh ve gemidekiler[53], Salih’ın devesi[54], Meryem ve Oğlu[55] bu manada birer âyettirler; dolayısıyla Hz. Peygamber ya da O’nun vasıtasıyla gerçekleştirilen bir olgu da âyet kavramının bu manasına dahildir. Ayrıca âyet kelimesinin daha açığı ve açıklayıcı manasında ‘beyyine’ tabirinin Rasulüllah için kullanıldığını görmekteyiz. Sözgelişi Beyyine sûresinin ilk dört âyetinde ‘rasul’ kelimesi, iki defa ‘açıklayıcı ayet, belge’ manasında kullanılmıştır:
“Beyyine kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden bir kısım inkârcılar görüş birliğinden ayrılmış değillerdi. O, Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri havi tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir.”[56]
“Kendilerine kitap verilenler, ancak o açık delil geldikten sonar ayrılığa düştüler.”[57]
Bütün bu argümanlara dayanarak denilebilir ki, âyet kelimesi, neshin söz konusu olduğu bu iki âyette de ‘Allah’ın irade, kudret ve tasarruf gücüne ve yetkisine işâret eden delil, belge’ anlamında kullanılmış olma ihtimali daha büyüktür.
Ohalde biz, bu âyetin söylemek istediği manayı tesbit amacıyla tefsir ve anlama faaliyetini sürdürmek zorundayız. Bu amaçla özellikle de Bakara sûresinin 106. âyetinin konteksine, yani siyak ve sibakına bakmalıyız. Eğer bu yöntemle de söylenilmek istenen maksut manayı kavrayamazsak, o takdirde âyetin metindışı bağlamına, yani esbab-ı nüzul, psiko-sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamlarına müracaat etmemiz gerekecektir.
Bakara sûresinin 106. âyetinin sibakı, 40. âyetten itibaren tam on sayfa; siyakında ise, 150. âyete kadar toplam 17 sayfada ve pasajlar hâlinde İsrail oğulları’ndan; Allah’ın onları âlemlerden üstün tutup lütfettiği özel nimetlerinden... Hz. Musa ile yaşadıkları serüvenlerinden; bunların, söz ve yeminlerine güvenilmez bir millet olduklarından... Tevratta ve İncilde haber verilmesinden dolayı gelmesini bekledikleri peygamberden; o peygamberi, oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarından... beklenen peygamberin, kendilerinden değil de ümmilerden /Arap’lardan gelmiş olmasına öfkelenerek inkârlarından... vs. söz edilmektedir. Âyetlerin dökümü özet hâlinde şöyledir:
40. âyet: “Ey İsrailoğulları!” hitabıyla başlıyor ve “Benim size lütfettiğim nimetimi hatırlayın da bana verdiğiniz sözü yerine getirin... yanınızdaki kitabı tasdik edici olarak indirdiğim âyetleri tasdik edin; hiç olmazsa onu ilk inkâr eden sizler olmayın... âyetlerimi üç-beş kuruşa satmayın... ” şeklinde devam ediyor.
41. âyet, yine “Ey İsrailoğulları!” hitabıyla başlıyor ve devamında: “size lütfettiğim nimetimi, sizi âlemlerden üstün tuttuğumu hatırlayın.” deniliyor, sonra da Firavunun zulmü altında inledikleri günler... onun zulmünden kurtarılışları... denizi geçtikten sonra çölde kendilerine lütfedilen hazır ve kaliteli gıdalar ve diğer nimetler hatırlatılıyor... bunlara karşılık onların Musa’dan put istemeleri... Musa Tur’a gittikten sonra Samiri’ye uyarak buzağı heykeline tapmaları ve onca nimetin sahibine ortak koşmak suretiyle nankörülke karşılık vermeleri... bu aşırılıklarının bile affedilişi... Musa’ya, sen git, Rabbinle savaş biz sonra geliriz... şeklindeki isyanları... Cumartesi yasağını çiğnemeleri vb. azgınlıkları 66. âyete kadar devam ediyor.
67. âyetten itibaren, bir bakara kurban etmeleri emredilince, soruları artırmak suretiyle emri hafife almaları... Ölünün diriltilip katili söylemesinden sonra birazıcık yumuşayan kalplerinin daha sonra tekrar katılaşması, taştan katı hale gelmesi...
75. âyette bunların ne kadar karakteri bozuk bir millet olduğu, dolayısıyla inanmalarının bekelenmemesi gerektiği...
79. âyetten itibaren, kitaplarını nasıl tahrif ettikleri, sonra da “Allah’ın katındandır” diyerek insanları nasıl aldatıp mallarını aldıkları... ‘on emir’ olarak bilinen hususlara uyacaklarına dair söz verdikleri, ama dağ üzerlerine kaldırılmayınca söz vermeye yanaşmadıkları; yani, bunların iyilikle değil, ancak tehdid ile boyun eğdirilebilecek bir millet oldukları... Hz. Musadan sonra peş peşe nice peygamberlerin gönderildiği ve en son olarak da Meryem oğlu İsa’nın gönderildiği... peygamberlerin bir kısmını işkence ile öldürdükleri bir kısmını da yalanladıkları... bütün bunlara rağmen âhiret yurdunun kendilerine has olduğu iddiaları ve bunlara verilen cevaplar... anlatılmaktadır.
96. âyetten itibaren risaleti, onların arzu ettikleri şahıslara değil de yanlış yere götürdüğü için Cibrile düşman olmaları... kendilerinden ne zaman söz alınmışsa her defasında mutlaka ahitlerini bozdukları... bekledikler elçi, ellerindeki kitapları da tasdik edici olarak geldiğinde Allah’ın kitabını arkalarına nasıl attıkları... sihre düşkünlükleri... bozgunculuğu sevmeleri...
105. âyette, Allah’ın, rahmetini dilediği yere tahsis edebilme iradesine sahip olmasına karşın, hem kitap verilenlerin hem de müşriklerin müslümanlara bir hayrın indirilmesini kıskanmaları... bu yüzden bunu yanlış bulmaları... Ve 106. âyette söz konusu ettiğimiz nesh hadisesi...
Bu âyetin siyakında ise, müslümanlar kısa yollu bir uyarıdan sonra 108. âyette ehl-i kitaptan çoğunun, hasetlerinden ötürü inananların gerisin geri küfre dönmelerini arzu ettikleri... Yahudî ve Hristiyanlardan başkasının cennete giremeyeceği teraneleri... aslında aynı soydan gelmelerine rağmen bu iki topluluğun birbirlerini dahi istemeyişleri...
115. âyette, doğunun da batının da Allah’ın olduğu... sembolik bir eylem olan kıbleye yönelmenin yalnız Allah’a teslimiyetin bir ifadesi olduğu...
119. âyetten itibaren, Hz. Muhammed’i elçi olarak gönderenin Allah olduğu, dolayısıyla onun cehennemliklerden sorumlu olmadığı... dinlerine tabi olmadıkça ne Yahudilerin ne de Hırıstiyanların kendisinden razı olmyacağı... atalarının atası olan İbrahim (a.s.)’ın Allah’a teslimiyeti... Oğlu Yakub’un aynı yolu izlemesi... İbrahmin dininden yüz çevirenlerin kendini bilmezler olduğu...
135. âyette hidayet üzere olmanın şartının ancak Yahudi ve Hristiyan olmak, şeklindeki yalanları... İbrahim’in, İsmail, İshak, Yakub ve esbatın yahudi ve hırıstiyan olduğuna dair iftiraları... Gerçeği Allah mı yoksa onlar mı daha iyi bidiği sorusu...
142. âyetten itibaren kıblenin Kudüs’ten Mekke’ye çevrilmesi ve buna karşı itirazları... Bu değişikliklerin hepsinin, yalnızca Rasule tabi olacaklarla ökçeleri üzere geri dönecekleri tesbit amacıyla yapıldığı... kitap ehline hangi mucize getirilirse getirilsin Kâbe’ye yönelmeyecekleri...
146. âyet ve devamında da, kitap ehlinin, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi en son gelecek peygamberi tanıdıkları... bir kısmının bile bile hakkı gizledikleri... Peygamber’in her nerede olursa olsun, mutlaka Mescid-i Haram tarafına yönelmesi ve çizgisinden şaşmaması gerektiği öğütlenerek ehl-i kitapla ilgili konu tamamlanıyor...
Sonuç.İbrahim (a.s.)dan sonra peygamberler hep Yakub /İsrail(a.s.)’ın soyundan gelmişler; bu soydan en son olarak da İsa (a.s.) gelmiştir. Kur’an’da da zikredildiği üzere, İsa’dan sonra en son olarak bir peygamberin daha geleceği hem Tevrat hem de İncil’de haber verilmiş, nitelikleri açık açık belirtilmiştir. Allah Teala Hz. Musa’dan söz aldığı gibi Hz. İsa’dan da: ‘gelecek olan bu son peygamberi kavmine haber vereceğine ve her ikisinin de kavimlerinden bu doğrultuda söz alacaklarına’ dair söz almıştır.[58]
Hristiyanlar, tanıdıkları ve geleceğini bekledikleri bu son peygamberin kendilerinden geleceğini iddia ederlerken; Yahudiler de, kendilerinden geleceğini ve geldiği zaman onunla güç bularak yeryüzünde üstün vaziyete geçeceklerini hep söyleyegelmişlerdi... Bu iki topluluk, oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları en son peygamberin, âdet olduğu üzere kendi soylarından değil de İsmail(a.s.)’ın soyundan Araplar içerisinden gelmesini içlerine sindiremediler ve kıskançlıklarından dolayı âdeta çıldırdılar... İşte bu yüzden Hz. Muhammed’e karşı çıktılar, onu yalanladılar, Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler... Bir zamanlar geleceği hususunda ittifak etmelerine karşın, geldikten sonra onun hakkında ihtilafa düştüler...
Bu tespit ve açıklamalardan sonra kanaatimiz odur ki, Kur’an’da nesh var... fakat metni veya manası veya hem metni hem de manası birlikte mensuh âyet kesinlikle yoktur; Kur’an-ı Kerim’in kendisi nâsihtir...
Mensuh denilen âyetlerin sayısını, Celaluddin es-Suyutî iyi bir iniceleme kavrama sonunda yirmiye, Dihlevî ise beşe düşürdüğüne dair sözlerini yukarıda naklemiştik. Biz de bu 20 âyeti teker teker yeniden inceledikten sonra kesin olarak gördük ki, hem Suyutî’nin hem de Dihlevî’nin ‘mensuhtur’ dediği âyetlerin hiç birisi mensuh addedilemez... Hem Suyutî’nin hem de Dihlevî’nin ‘mensutur’ dedikleri âyetlerden üçünün ‘neden mensuh sayılamayacağını’ yukarıda açıklamıştık. Diğer ikisin de dipnotta açıkladık[59]
Kur’an’ın neshettiklerine gelince, bunları maddeler hâlinde ve çeşitliliklerine göre, şöyle sıralayabiliriz:
1. Allah’ın, Yakup(a.s.)’dan /İsrail itibaren o güne dek sürdürdüğü peygamber gönderme geleneğini /âyetini /sünnetini İsrail oğullarından /Yakup oğullarından kaldırıp İsmail oğullarına /Araplar’a lütfetmesidir.[60]
2. O zamana kadar câri olan muharref Tevrat ve İncil şeriatlarının tahrif edilmemiş cüzî bir kısım hükümleri Kur’an’da muhafaza edildikten sonra diğer kısmının kaldırılması ve yerine Hz. Muhammed’in risâleti sürecinde ikmal edilen ve evrensel boyut kazandırılan İslâm Dini’nin konulmasıdır.
3. Kıblenin, Bakara sûresinin 144-150. âyetleriyle Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram cihetine çevrilmesi olayıdır.
4. Cahilyye dönemine ait ‘zıhar’[61] hükmünün Mücâdele /Mücadile sûresinin ilk âyetleriyle kaldırılmasıdır.
5.‘Evlatlığın, evlat edinen şahsa değil asıl babasına nispet edilmesi ve o zamana kadar cari hükümlerin /hukuk de kaldırılması, yani öz evlat gibi telakki edilip onun hukukuna sahip olmasının kaldırılmasıdır.[62]
6. Nur sûresi gelmeden önce, Tevrat ve İncil’e ya da Arap geleneğine göre uygulanmakta olan ‘recm’ cezasının kaldırılmasıdır.[63]
7. En son olarak da şunu söyleyebiliriz: umum ifade eden bazı âyetlerin hükmünün, sonradan gelen âyetlerle tahsîs edilmesi(fertlerden bir kısmına ait kılınması); mutlak ifade ile gelen hükmün sonradan gelen âyet ile takyîd edilmesi(şarta bağlanması) de, yukarıda değindiğimiz gibi sahabiler tarafından nesh olarak telakki edilmiş olabilir...
Elbette Allah, ne kastettiğini en iyi bilir!...
* Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
[1] .İ.bnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, Mısır, 1957.....XXXX Şatıbî, el-Muvafakat, çev. Mehmet Erdoğan, III/97 vd. (Mustafa Öztürk, Şatıbî’nin Kur’an’ı Anlamaya Yönelik Öncelikleri Üzerine Bir Çözümleme, İslamiyat, cilt 3, sayı 1, Ocak-Mart, 2000, s.88’den naklen.); ed-Dihlevî, Şah Veliyyullah Ahmed İbn İbrahim, el-Fevzü’l-Kebîr Fî Usuli’t-Tefsir, trc. Mehmet Sofuoğlu, İstanbul, 1980, s.34.
[2] .Şatıbî, a.g.e., III/97 vd.
[3] .Bkz. ed-Dihlevî,a.g.e.,s.35. Hibetullah b. Selâme (ö.410 h.)’nin en-Nasih ve’l-Mensuh adlı eserinde bu sayıyı 222 olarak tesbit ettim.
[4] . Bkz. ed-Dihlevî,a.g.e.,s.34-35.
[5] .Hibetullah b. Selâme, Ebu’l-Kasım(ö.410 h.) en-Nasih ve’l-Mensuh, Mısır, 1967, s.105-106.
[6] .Doğru söylemek gerekirse arkadaşımızın, “Emir ve yasaklar dedikten sonra, ‘bir de talep ifade eden cümlelerde...’ sözüyle neyi kastettiğini anlamış değilim!...
[7] .Gerçekler’den kastımız, mü’mine savaşta cesaret verecek, moral gücünü artıracak ve en zor durumda bile savaş alanını terkettirmeyecek olan dinî inançlarıdır. Sözgelimi, “Mü’minler diridirler, diğerleri ise ölü!....”(Enfal, 8/42); “Mü’minler Allah’tan gelecek olan yardımı ummaktadırlar, gayr-ı müslimlerin ise böyle bir beklentileri yoktur....”(; “Eğer inanıyorsanız, en üstün sizsiniz...”(Al-i Imran, 3/139); “Allah mü’minlerle birlikte olduğu sürece sayıları çok da olsa düşmana bu üstünlük asla fayda vermeyecektir...”(Enfal,8/19); Savaştan kaçmak, Allah’ın gazabını ve cehennemde yanmayı gerektiren büyük bir suçtur...”(Enfal, 8/16); Allah yolunda öldürülmek, ölmek değil aksine gerçek hayata hemen intikal sürecidir, Rabbinin yanında, cennette rızıklanrdırılmak demektir.(Bakara, 2/152;Al-i Imran, 3/169;Yasin, 36/20-27) Bu da mü’minler için yüce bir rütbe ve en mutlu bir sondur...”; Gazilik ise mü’minler için en yüce bir şereftir...” Bu nedenlerle gerçek mü’min fizikî ve moral gücünü zafer kazanmaya endekslemiş bir güçtür. Gayr-ı müslim ise, ahirete inancı yoktur... Bütün mutluluğu sağlıklı olarak hayatta kalmaya, kazandıklarını elinden çıkarmamaya ve ömrünü uzatmaya endekselmiştir... Şan, şeref gibi diğer talepler sonra gelir...
[8] .Enfal, 8/66.
[9] .Gerçekler’den kastımız, mü’mine savaşta cesaret verecek, moral gücünü artıracak ve en zor durumda bile savaş alanını terkettirmeyecek olan dinî inançlarıdır. Sözgelimi, “Mü’minler diridirler, diğerleri ise ölü!....”(Enfal, 8/42); “Mü’minler Allah’tan gelecek olan yardımı ummaktadırlar, gayr-ı müslimlerin ise böyle bir beklentileri yoktur....”(; “Eğer inanıyorsanız, en üstün sizsiniz...”(Al-i Imran, 3/139); “Allah mü’minlerle birlikte olduğu sürece sayıları çok da olsa düşmana bu üstünlük asla fayda vermeyecektir...”(Enfal,8/19); Savaştan kaçmak, Allah’ın gazabını ve cehennemde yanmayı gerektiren büyük bir suçtur...”(Enfal, 8/16); Allah yolunda öldürülmek, ölmek değil aksine gerçek hayata hemen intikal sürecidir, Rabbinin yanında, cennette rızıklanrdırılmak demektir.(Bakara, 2/152;Al-i Imran, 3/169;Yasin, 36/20-27) Bu da mü’minler için yüce bir rütbe ve en mutlu bir sondur...”; Gazilik ise mü’minler için en yüce bir şereftir...” Bu nedenlerle gerçek mü’min fizikî ve moral gücünü zafer kazanmaya endekslemiş bir güçtür. Gayr-ı müslim ise, ahirete inancı yoktur... Bütün mutluluğu sağlıklı olarak hayatta kalmaya, kazandıklarını elinden çıkarmamaya ve ömrünü uzatmaya endekselmiştir... Şan, şeref gibi diğer talepler sonra gelir...
[10] .Enfal, 8/66.
[11] .Enfal, 8/15-16.
[12] .Bakara,2/240.
[13] .Bakara, 2/234.
[14] .Bakara, 2/180.
[15] .Müslim,Rada’, 24.
[16] .Bkz. s.1.
[17] .Bkz.s.1,2.
[18] .Nisa, 4/113; Maide, 5/110;Yusuf, 12/22;Kehf, 18/65;Neml, 27/15;
[19] .Nisa, 4/160-161.
[20] .Bedrettin Çetiner, Kur’an’da Nesh Konusuna Değişik Bir Yaklaşım, s.3.
[21] .A’raf, 7/179.
[22] .Vakı’a, 56/79.
[23] .Iarak’ı ziyaretimiz esnasında şiilere ait camilerde, bilhassa Kerbela’da Hz. Huseyn Camiinde ve Necef’teki camide mevcut Kur’an nüshalarını bizzat inceledim ve bizlerdekinden farklı hiç bir yönlerinin bulunmadığını gördüm. Prof. Dr.Hayrettin Karaman ve Prof.Dr. Bekir Topaloğlu’nun da İran’a seyahatları esnasında oradaki Kur’an nüshalarını incelediklerini ve herhangi bir farklılığın olmadığını tesbit ettiklerini de Hayrettin beyin bir yazısında okumuştum.
[24] .Hibetullah b. Selame, a.g.e., s.5.
[25] .Bkz. Buhari, Hudud,30; Müslim, Hududu, 23;Ebu Davud, Hudud, 16; İbn Mace, Hudud, 9;İbn Kesir, Tefsir, VI/4.
[26] .Müslim,Rada’, 24.
[27] .Hibetullah b. Selame, a.g.e., s.5.
[28] .Bu nüshalardan biri İstanbul’da Topkapı Sarayında, biri Rusya’da diğeri ise İngilterededir. Muhmmed Hamidullah, 1993 yılı Ağustos ayında Paris’de kendisini ziyaretine gittiğimde, bu üç nüshayı bu ülkelerden istedim, inşaallah yayına hazırlayacağım demişti.
[29] .Bkz. Nisa, 4/113; Maide, 5/110.
[30] .İsra, 17/79.
[31].Kalem, 68/4.
[32]. Ahzab, 33/46,47.
[33] . Nisa, 4/80.
[34] .Al-i Imran, 3/31.
[35] .Al-i Imran, 3/103.
[36] .Bakara, 2/143.
[37] .Al-i Imran, 3/110.
[38]. Enbiya, 21/107.
[39] .Al-i Imran, 3/164.
[40] . Hıcr, 15/9.
[41] .Nur, 24/15.
[42] .Nur, 24/12-20.
[43] .Nur, 24/26.
[44] .Nur, 24/3; Furkan, 25/68,69.
[45] .Furkan, 25/70.
[46] .Gazzalî, İhya, II/290.
[47] . Nahl, 16 /101.
[48] .Bkz. Mehdi Bazargan, Kur’an’ın Nüzul Süreci, Ankara, 1999, Tablo:14.
[49] .Bkz. Kurtubî, el- Cami’ li Ahkâmi’l-Kur’an, II-61; Hazin, Lübabu’t-Te’vîl fî Maani’t-Tenzil, III/130; Sabunî, Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefesir, Beyrut, 1981,II/143.
[50] . Bakara, 2/106.
[51] .Bkz.En’am, 6/4;Yasin, 36/46;
[52] .İsra,17/12.
[53] Ankebut, 29/14.
[54] .Âraf, 73; Hud, 11/64.
[55] .Mü’minun, 23/50.
[56] . Beyyine, 98/1-3.
[57] . Beyyine, 98/4.
[58] .Saff, 61/6.
[59] .Suyutî ve Dihlevî’nin mensuh saydıkları âyetlerden dördüncüsü şu Necvâ âyetidir:
“Ey iman edenler, Rasul ile özel olarak /gizlice konuşacağınız zaman, bu özel /gizli konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz! Bu sizin için daha iyi ve daha temiz bir davranış olur. Eğer bu imkânı bulamazsanız, biliniz ki Allah çok bağışlayıcıdır ve çok esirgeyicidir.” (Mücadele, 58/12)
Belki de herkese ait bu ‘Yüce Zat’ın, kısa bir süre için de olsa, özel olarak alıkonulmasının bir bedeli olmalıdır’ gerekçesiyle verilmesi arzulanan bu sadakanın, aynı surenin şu 13. âyet ile neshedildiği söylenmektedir:
“Noldu!... Rasul ile gizli konuşmadan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bakıyorum da buna yanaşmıyorsunuz!...Haydi Allah sizi bağışladı... Namazı ikame ediniz, zekâtı veriniz, Allah’a ve Elçi’ye itaat ediniz! Allah yaptıklarınızın hepsinden haberdardır.” (Mücadele, 58/13)
Kanaatimizce bu iki âyette de neshin varlığından söz edilemez. Çünkü mensuh denilen âyetin sonunda: “...Eğer bu imkânı bulamazsanız, biliniz ki Allah çok bağışlayıcıdır ve çok esirgeyicidir.” İfadesi, sadaka vermeye imkân bulamayanlar için hükmü zâten vacip kılmamıştır. İmkansızlık, yokluktan olabileceği gibi verme isteksizliğinden; malına kıyamamaktan dolayı da olabilir! Bu hususlar âyetin zımnından anlaşılabilir... O halde hangi sebepten dolayı olursa olsun, necvadan önce sadaka vermeyecek durumda olanlar peşinen bağışlanmıştır... 13. âyet de, İmkânı olanların Rasulüllah ile özel konuşmalarından dolayı sadaka vermesine engel teşkil etmez!...
Suyutî ve Dihlevî’nin mensuh addettikleri âyetlerden beşincisi de şu âyettir:
Hz. Peygamber’i8 Mescid-i Aksaya yönelerek namaz kılması, daha önceki peygamberlerin şeratlerine göredir. Sonradan kıble Mescid-i Harama çevrilmiştir. Kıblenin değiştirilmesinde nesh vardır, fakat: ‘kudüse yönelip namazınızı kılınız...’ anlamında herhangi bir âyet olmadığı için mensuh âyetten söz edemeyiz...
Kanaatimizce, Rasulüllah’a recm ile ilgili âyet vahyedilmemiştir; o nedenle de İmam Mmushaf’ta ve elimizdeki Kur’an’larda böyle bir şey yoktur. Bu hususta anlatılanlar ahat haberlerdir. Yukarıda da açıkladığımız gibi ahat haberle Kur’an tespit edilmez!...
[60] .Bkz. Beyyine, 98/1/5; Bakara, 2/40-150.
[61] .Bkz. Duman, Prof. Dr. M. Zeki, Beş Surenin Tefsiri, Fecr Yayınları, 1999, Ahzab Suresinin 2-3. Âyetlerin Tefsiri.
[62] .Bkz. Ahzab, 33/2-3, 36-40. Duman, a.g.e., Ahzab Suresinin 2-3, 36-40. Âyetlerin Tefsiri.)
[63] .Bkz. Duman, a.g.e., Nur Suresi Üçüncü Âyetin Tefsiri.)
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
Kur'an-ı Kerim, Mübîn [1] vasfı ile, her çağda, insanlık âlemine ışık tutmak üzere gönderilmiş ilahi bir Nur'dur.[2] O, aydınlığından istifade etmek, kılavuzluğundan yararlanmak isteyen kimseleri, kendisine dahi basiretle tabi olmağa çağıran bir kılavuzdur.[3] O, kör taklitçi bir yaklaşımla atalarının yoluna gideceklerini söyleyen müşriklere: "Ya, babalarının aklı ermiyorduysa!"[4],"Ya, onlar Doğru Yolu bulamamışlardıysa?"[5], "Ya, şeytan onları, cehennem azabına çağırıyorduysa?"[6] v.b. uyarı dolu mesajlarıyla, Aklı devre dışı bırakan basiretsiz gelenekçiliği kesinlikle reddeder.
Kur'an'da, toplumların yerli kültüründen kaynaklanan yöresel âdet ve geleneklere de değer verilir ama, akıl ve ilme ters düşen hiç bir geleneğin, toplumun benimsemesi ve geçmişten beri içine sindirmiş olması sebebiyle sürdürülmesi uygun görülmez.[7] İşte, bu yüzden vahy'in ilkeleriyle bağdaşmayan, akıl ve ilimle izahı mümkün olmayan, anlamsız her geleneğin, ne pahasına olursa olsun, mutlaka toplumdan kaldırılması istenir.[8] Az önce de belirttiğimiz gibi Allah Teala, mü'minlerin, her şeyi körü körüne kabullenen kimseler değil[9], aklın ve tefekkürün ışığında görüp inceledikten sonra makul olanı yaşayan, basiretli kimseler olmasını ister.
Gazali En'am 25, İsra 46 ve Kehf 57. ayetlerindeki: "... onların kalplerinde perde, kulaklarında ağırlık vardır..." ifadelerini de delil göstererek, böylesi atalardan intikal eden taklitçi inançların, kalbi örten perdeler olduğunu söyleyerek, Kur'an okurken kalbin, yeni bilgiler elde edebilmesi için bu tip batıl inançlardan ve gerçekle ilgisi olmayan yanlış malûmattan arındırılması gerektiğine dikkat çekmiştir.[10]
Kur'an-ı Kerim'de, mü'minlerin, okudukları âyetler üzerinde durup düşünmelerini teşvik eden pek çok ayet vardır.[11] Allah bir âyetinde, okuduklarını anlamadan, tefekkür etmeden Kur'an okuyanları, akıllarına kilit vurulmuş kimseler olmakla itham etmiştir.[12]
Kur'an'ın, aklı kullanmaya ve tefekküre teşvik eden ayetleri, vahyin ilk dönemlerinden itibaren müslümanları, onun derin mânâsını anlamaya, üzerinde düşünmeye ve ihtiyaçlarına göre, ondan yeni yeni hükümler çıkarmaya teşvik etmiştir.
Yine Kur'an'da açıklandığına göre, "Rahman'ın Kulları, kendilerine Rabblarının ayetleri hatırlatıldığında, okudukları ayetler üzerine, sağır ve körler gibi kapanmazlar"[13]; âyetlerin, lafzının söylediğinden başka, söylemek istediği asıl manayı kavramaya çalışırlar; okuduklarını düşünür, kavrar ve etkisi altına girerler; okudukça iman bakımından artar ve Allah'a sıkı sıkıya güvenip bağlanırlar. Onlar, bu iman ve güven ile itaat ve ibadete devam ederler.[14]
Kur'an, yaklaşık olarak yirmi üç yıllık nüzul süreci içerisinde, insanların ihtiyaçlarına, olaylara ve zaman zaman sorulan sorulara bir cevap olmak üzere[15] ve dura dura okunmak maksadıyla,[16] bölüm bölüm indirilmiş yüce bir mesajdır.[17]
Kur'an'ın, belli bir zaman diliminde ve belli bir kültür düzeyindeki bir topluma indirilmiş olması yönüyle, tarihsel ve yöresel olduğu asla inkâr edilemez. Bu doğrudur. Ancak, ilmî ve teknolojik gelişmelere paralel olarak toplumlardaki yaşam düzeyi değişse bile, her devirde insanın temel ihtiyaçlarına cevap olarak indirilmiş olması ve böyle bir muhtevayı taşıması bakından da o, evrenseldir.
Kur'an'ın en spesifik kabul edilebilecek ayetleri bile, mesela,"Ey Peygamber! Hanımlarına söyle: Eğer siz, dünya hayatını ve onun ziynetlerini istiyorsanız, gelin, sizin müt'anızı vereyim ve sizi güzellikle başlayayım de..."[18] ayeti dahi, lafzının taşıdığı zahiri manası itibariyle olmasa bile, indirildiği dönemde, karı ve koca arasında mevcut, meşru yoldan çözüm imkânı bulunmayan önemli bir sorunu, her iki tarafın da haklarını koruyacak biçimde halletmiş olması bakımından düşünülecek olursa, ruhu ve maksadı itibariyle evrensel mesajlar içeren bir âyet olduğu anlaşılacaktır.
Kur'an'a, muhafzakârlığın his ve etkileri altında kalınmadan, peşin fikirlere boyun eğmeden, özgür düşünce ve geniş ufukla yaklaşılmalı; ayetleri, kendi anlam çerçevesi içinde, cümle bütünlüğü; yerine göre Kur'an bütünlüğü göz önünde bulundurularak, maksadı ve özü itibariyle kavranmalıdır.
Gazali demiştir ki: "...Kur'an, onun nassına tahakküm edecek ve istikamet verecek inançlardan sıyrılmış, sâde bir fikir ve temiz bir ruhla okunmalı"[19] ve Kur'an, güncel ihtiyaçlara göre konuşturulmalıdır.
"Elbette Kur'an, kendiliğinden konuşacak değildir. O, gerekli ilmi donanımla mücehhez, ehliyetli ilim adamları tarafından zamanın ihtiyaçlarına göre, güncelleştirilip konuşturulmalıdır,"[20] derken Hz. Ali de aynı konuya işaret etmiştir.
Öyleyse her müfessir, zamanının ihtiyaçlarına göre Kur'an'ı konuşturabilmek için önce, tüm bilgi ve becerilerini kullanarak onun, indirildiği dönemdeki maksat ve mânasını doğru bir biçimde kavramalı; sonra kendi çağının ihtiyaçlarını çok iyi tesbit etmeli; daha sonra da bunu, doğru bir biçimde Kur'an'a arz etmelidir. Çünkü, Kur'an'dan bir metnin, indirildiği dönemde anlaşılan ve yaşanan mana ve maksadı tam olarak anlaşılmadan, söylemek istediğini kavramak mümkün olmadığı gibi, herhangi bir müfessirin, yaşadığı asırdaki güncel problemin mahiyetini bilmeden, onun için Kur'an'dan çözüm önermesi de mümkün değildir. Kur'an'a arz edilecek herhangi bir problemin özü, mahiyeti, gelişme biçimi ve vardığı nihai durum, iyice kavranmazsa, yani sorun yanlış olarak ortaya konulursa, Kur'an'dan doğru cevap almak da mümkün olmaz...
Ayrıca sorunun Kur'an'a arz ediliş biçimi de teknik bir mes'eledir. Problem, iyi teşhis edilmiş olabilir, fakat onu, cevap almak üzere Kur'an'a arz biçimi hatalı olursa, ondan da olumlu cevap almak mümkün değildir. Fazlurrahman'ın da söylediği gibi, "Çözüm bekleyen bir meseleyi, bir durumu bütün imkanları kullanarak anlamaya (...) sonra da bu durumu Kur'an'ın ışığında net bir biçimde görmeye ve değerlendirmeye çalışmak; Kur'an, benzer durumlar hakkında ne diyor, nasıl çözümler öngörüyor? bütün bunları bilmek gerekir. "[21]
Şüphe yok ki, başlangıçtan günümüze dek yapılan tefsirler, te'lif edildikleri zaman ve zeminin ihtiyaçlarına göre Kur'an'ın konuşturulmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle her tefsir, te'lif edildiği asrın ilim ve kültür seviyesine göre, Kur'an'ın bir yansıması olarak kabul edilmelidir. Kanaatimizce, Kur'an'ı tefsir eden müfessirlerin hepsi olmasa bile, bir çoğu, içinde yaşadığı çağın ve ortamın problemlerine cevap bulmak ve onlara göre çözümler üretebilmek için Kur'an'ı, yeniden yorumlama ihtiyacını duymuş, bu yüzden de yüzlerce farklı tefsir ortaya çıkmıştır.
Bu durum Hz. Peygamber'in vefatından hemen sonra, bir zorunluluk olarak kendisini göstermiş, ilk halife Hz. Ebu Bekir döneminden itibaren farklı durumların ortaya çıkmasıyla Kur'an'a yönelişler de adım, adım farklılaşmaya doğru gitmiştir. Bu farklılaşma sebebiyle, geçmiş asırlarda müslümanlar, kendi zamanlarının ihtiyaçlarına gerektiği gibi cevap veren Fıkıh, Kelam, Tefsir gibi ilimleri geliştirmişlerdir. Doğu'da ve Batı'da kütüphaneleri dolduran milyonlarca cilt İslamî eser, bunun ifadesidir.
Elbette ki Kur'an'ın ebedi mesajı, böyle durgun bir şekilde tek bir asrın sosyal ve kişisel ihtiyaçlarına bağlı bırakılamaz. Devamlı gelişmekte olan yeni bilgi silsilesinin ışığı altında, bu ezeli kelam, yeniden tefekkür edilmeli ve yeniden yorumlanmalıdır. Ama bu, Kur'an'ı yeni bilgilere uydurmak şeklinde değil, yeni bilgileri onun ışığında değerlendirmek şeklinde olmalıdır. İnsanların yeni ihtiyaçları ortaya çıkınca Kur'an da yeni anlayışları doğurur. Zaten onun ebedi olmasının gerçek anlamı da budur."[22]
Şüphe yok ki her asrın ilim, kültür ve teknolojiden yararlanma düzeyi ne ise, Kur'andan talebi ve aldığı cevap da ona göre olmuştur. Bu gerçeğe rağmen, devirlere özgü ilmî ve kültürel hususiyetleri yansıtan nice yorumlar, Kur'an'ın anlaşılması ve hayata yansıtılması bakımından günümüze de ışık tutabilecek niteliğe sahip; özellikle tahkik ehli müfessirlerin, kendi çağlarının problemlerini Kur'an'a arz ediş biçimi ve ondan cevap alma yöntemleri açısından geçerliliğini ve değerini hâlâ koruyorken; kimi yorumlar ise, yirmi birinci asrın eşiğindeki insanın ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak olduğu gibi, akla ve ilmin verilerine de tamamen ters düşmektedir.
Şunu açıklıkla ifade etmeliyiz ki biz, bu müfessirleri yorumları sebebiyle kınayacak, yirmi birinci asrın eşiğinde sahip olduğumuz ilmî ve teknolojik düzey karşısında eleştirecek değiliz. Kanaatimizce bu, insafsızlık olur. Bunu yapmağa hiç kimsenin de hakkı olmadığını düşünüyoruz. Burada asıl maksadımız, on dört asırdan beri yapıla gelen tefsirlerde özgün açıklamalar olduğu gibi, aklen ve ilmen doğru kabul edilmesi mümkün olmayan bir takım malumata dikkat çekmektir.
Elbette bizler, geçmiş kültürümüzden en iyi bir şekilde yararlanmanın yol ve yöntemlerini araştırıp ondan azami biçimde istifade etmeliyiz. Çünkü sonraki nesillerin, seleflerinin, kültür ve tarihine karşı büyük bir sorumlulukları vardır. Bu itibarla geçmişte yapılan çalışmaları bu gün de değerlendireceğiz. Ancak geçmişte yapılmış olan Kur'an yorumlarını yok saymak veya görmezlikten gelmek ne kadar yanlışsa, bu yorumları ve yorum sahiplerini bütünüyle kutsamak da o kadar yanlıştır.
Bu gün, maalesef, ilme saygı ile ilim adamına saygının birbirine karıştırıldığına şahid olmaktayız. İki bine iki kala, eldeki ilmî ve teknolojik verilere rağmen, halâ akıl ve mantık dışı bir kısım anlayış ve yorumları, Kur'an'ın söylediği gerçekler(!) olarak kabul eden ve bu yüzden çağdaş ve özgün tefsire karşı çıkan pek çok taassup sahibi insan bulunmaktadır. İlim ve araştırma ortamında bulunmasına rağmen bu kişiler, "Bu ayette, acaba ne denilmek isteniyor?" diyerek de olsa, okuduğu bir ayeti tefekkür süzgecinden geçirip anlamaya çalışmadan, geçmişteki yanlış malumatı aktarma taraftarıdırlar.
M. Akif, Sebilü'r-Reşad'da yayımlanan bir yazısında, bundan yaklaşık yetmiş yıl önce, Kur'an'ın çağdaş yorumuna karşı çıkanlar hakkında serzenişte bulunurken, sanki günümüzdeki aynı kafadaki insanlar hakkında da yakınmaktaydı: "Zamanımızda tefsir-i şerif tahsilinin hayli tedenni etmiş olduğu malumunuzdur. Adeta Kur'an-ı Kerim'i bilmek, anlamak ehemmiyetsiz, faidesiz bir iş gibi telakki olunmaya başlamıştır. Ortada Kur'an-ı Kerim artık anlaşılmış, hâşâ, daha bilinecek bir yeri kalmamış bir zehab-ı batıl türetilmiştir. Bir mantık kitabı ile senelerdir uğraşıldığı halde taleb-i umumun Celaleyn ma'lumatı kadar olsun, tefsirden bîbehre oluşu şüphesiz pek büyük bir kusurdur..."[23]
Akif'ten bu yana, bu kadar zaman geçmesine ve ilmi düzeyin farklılaşmasına rağmen, günümüzde, hâlâ Kur'an'ın çağdaş yorumuna karşı çıkanlar bulunmaktadır. Bunlardan birisi, büyük bir gazetenin, "Bir bilen" köşesinde yazdığı, sonradan kitaba dönüştürülen makalede şöyle demiştir: "Zamanımızda müctehid müfessir bulunmadığı için Kur'an'a mana vermek haramdır. Bugün müslümanların yapması gereken şey, tercüme edilmiş tefsir kitaplarını okumaktır. Hadis'e de ancak muhaddis imamlardan icazetli olanlar mana verebilirler. Zamanımızda muhaddis imamdan icazet almış muhaddis bulunmadığı için, Hadis'e mana vermek caiz değildir."
Elbette herkes, Kur'an-ı Kerim'i istediği şekilde okur ve onun hakkında düşündüğü şeyi yazar; bu konuda diyecek bir sözümüz yoktur. Bizi ilgilendiren asıl mesele, bazı kimselerin, kaynak eserlerden derlediği bir kısım yanlış malumatı, Kur'an'ın söylediği gerçek olarak anlatmaları ve ellerindeki imkânlar sebebiyle kitlelere hitap ediyor olmalarıdır. İşin daha garibi ise, İlahiyat Fakültelerinde, bunları savunan ilim adamlarının, azımsanamayacak sayıda bulunmalarıdır...
Bu makalemizle biz, günümüzde, hâlâ Kur'an'a dayalı bilgi olarak değerlendirilen bir kısım yanlış anlayışlara ve yorumlara, özet halinde vereceğimiz bilgilerle değinmek suretiyle, on dört asırlık tefsir birikiminde mevcut bu tip hataların bulunduğuna dikkatleri çekmek istedik.
Kimileri tarafından yanlış değerlendirildiği, kimileri tarafından da mensuh sayıldığı için, günümüzde dahi yeterince tanımayan ve mü'minleri etkilemeyen ayetlerden Nur suresinin üçüncü ayeti:
Bu gün Kur'an- Kerim'i okuyan ve anlayan pek çok kimseye, "İslam'da zina suçunun cezası nedir?" diye sorulduğu zaman, büyük bir ihtimalle alınacak cevap: "Bekârlar için 100 celde, evliler için, recmdir," şeklinde olacaktır...
Halbuki Nur Suresinin ikinci ayetinde:"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine 100'er celde vurun. Eğer Allah'a ve son güne inanıyorsanız, Allah'ın cezasını uygulamada, acıma duygusu sizi tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk da orada bulunup onların azabını görsün.." buyrulur. Bu ayetten hemen sonra, yani üçüncü ayetinde de hüküm şöyle devam eder:
"Zina etmiş bir erkek, sadece zina etmiş bir kadın veya müşrike bir kadın ile evlenir; zina etmiş bir kadın ile de, sadece zina etmiş bir erkek veya müşrik bir erkek evlenir. Bunlarla evlenmek, mü'minlere haram kılınmıştır."
Bu iki ayetten anlaşılıyor ki, İslam'da zina suçunun cezası, ne sadece celde, ne de recmdir; evli ya da bekâr ayırmaksızın, dört şahit ile, mahkemece suçu sabit görülüp cezalandırılması karara bağlanmış olan zani ve zaniyeye verilmesi gereken asıl ceza, onların teşhiri ve müslümanlara ilân edilmesi anlamını taşıyan celde, mü'minlerle ebediyen evlenme yasağı ve tövbe etmeden ölürse, içinde sürekli olarak kalacağı cehennemdir. Recm cezası ise, büyük bir ihtimalle, Rasulüllah (s.a.v.)'in, bu ayet inmeden önceki toplumun geleneğine göre veya Tevrat ve İncil'e dayalı olarak uyguladığı bir hükümdür.[24]
Kur'an-ı Kerim'in ifadesi açık, tarihî gerçekler de böyle olmasına rağmen, taklitçi tefsir geleneği sebebiyle bu ayet, genelde aşağıda nakledeceğimiz yorum ve düşüncelerle yanlış değerlendirilerek mü'minlerin dikkatinden uzaklaştırılmıştır. Müfessirlerin bir çoğu, bu ayete genellikle aşağıdaki şekilde mana vermiş ya da değerlendirmiştir:
1. "Yalnız müşrik olanlarla zani olanlar, birbiriyle zina eder, mü'minler asla zina etmezler.[25]
2. "Zina etmiş bir erkek, sadece zina etmiş bir kadınla ya da müşrik bir kadınla zina eder; zina etmiş bir kadınla da, sadece zina etmiş bir erkek veya müşrik bir erkek zina eder..."[26]
3. "Zina eden bir erkek ancak zina eden bir kadına veya müşrik bir kadına layıktır; zina eden bir kadının layığı da ancak kendisi gibi zina etmiş bir erkek veya müşrik bir erkektir."
"Ve hurrime zâlike ala'l-mü'minin." hakkında da şöyle denmiştir: "Zina haram kılınmıştır, zina etmiş olanla evlnmek değil."(!) Bunlara göre "zâlike'nin muşarunileyhi, evlenmek değil, Zina 'dır.[27]
Müfessirlerin büyük çoğunluğu ise, bu ayette zina edenlerle evlenmenin haram olduğu kastedilmiştir dedikten sonra şöyle demiştir:
4. "Bu hüküm, sadece zinayı meslek haline getirmiş genelevi kadınlarına mahsustur; onların dışındaki zina etmiş, sonra da tövbe ederek bundan kesinlikle vazgeçmiş olan zani ve zaniyeler ile evlenmek haram değil, caizdir."[28]
5. Bir kısım müfessirler ise, bu ayetin hükmünün, aynı suredeki"Sizden bekâr ve dul olanları evlendirin..."[29] ayeti ile neshedildiğini söylemiştir. Onlara göre, Kur'an'daki bu ayetin hükmü artık geçersizdir; bu ayete rağmen zina edenlerle zina etmemiş mü'minlerin evlenmeleri caizdir.[30]
Nur suresinin üçüncü yetinin metni, yukarıda belirtmeğe çalıştığımız şartlanmışlıktan uzak olarak, yeniden okunacak olursa, görülecektir ki, bu metin, yukarıda kaynak göstererek naklettiğimiz mânâların hiç birisini söylememektedir! Ayetin mensuh olduğu görüşü ise, zaten pek çok müfessir tarafından, aklî ve naklî delillerle reddedilmiştir.[31]
Allah Teala, Nisa suresinin 15 ve 16. ayetlerinde şöyle buyurmuştur: "Kadınlarınızdan fuhşu yapanlara içinizden dört şahidin şahitliğini isteyin. Eğer onlar şâhitlik ederlerse, o kadınları, ölüm hayatlarına son verinceye veya Allah, bir yol açıncaya kadar evlerinizde tutun."
"İçinizden iki erkek onu yaparsa onlara da eziyet edin. Eğer tövbe eder, kendilerini düzeltirlerse, artık eziyet etmekten vazgeçin. Allah tövbeleri çok kabul eder ve merhamet eder."
Müfessirlerin büyük çoğunluğu, bu iki ayette, zina suçu ve onun ilk indirilen cezasından söz edildiğini; daha sonra Nur suresinin ikinci ayeti indirilerek bu iki âyetin neshedildiğini söylemiştir. Onlara göre Nur suresi indirildiğinde Hz. Peygamber, "Benden alın, benden alın. Allah yol açtı, zina edenlere Allah yol açtı..." hadisi ile bu neshi açıklamıştır.[32]
Kanaatimizce diğer bazı ayetler gibi bu iki ayet de lafzındaki mana dikkatlice okunmadan, ne demek istediği düşünülmeden ve ahad haberlere dayandırılarak nakilci bir yöntemle te'vil edilmiş, tahkik ve tefsiri hiç düşünülmemiştir.
Halbuki bu iki âyet, kendi bağlamında, siyak ve sibakı da göz önünde bulundurularak anlaşılmağa çalışılsaydı, hem maksadı doğru olarak kavranacak hem de bunlarda daha başka konulardan ve hükümlerden bahsedildiği anlaşılacaktı. Biz bu ayetleri şöyle değerlendirmekteyiz:
1- Bu ayetlerde zina açık bir biçimde söz konusu edilmiyor. Sözü edilen, kadınların ve erkeklerin, kendi cinsleriyle yaptıkları "Fuhuş"tur.
2- Nisa on beşinci âyette "Kadınlarınızdan fuhşu yapanlar", on altıncı Ayette de,"İki erkek onu /Fahişeyi yaparsa" denilmektedir.
3- Zina fuhuştur, örfte fahişe anlamına gelir; ama her fuhuş ve fahişe zina anlamına gelmez.
4- Kadınların, kendi aralarında yaptıkları fuhuş, asla bu surede sözü edilen zina olamaz. Zira zina, erkekle kadın arasındaki cinsel bir ilişkidir. Örfte, iki erkek arasındaki fuhş'un adı da zina değildir... Şayet bu iki ayette kastedilen şey, bilinen zina ise, neden ayette: "Kadınlarınızdan fuhşu yapanlara..." ve "İçinizden iki erkek onu yaparsa... " denilsin? Kadınlar ve erkekler denilmesi gerekmez miydi?... Veya Nur suresinin üçüncü ayetinde geçtiği gibi "Zina eden kadın ve zina eden erkek..." şeklinde olmaz mıydı?...
5- Lut[33] kavminin yaptığı çirkin işin ismi, Kur'an'da geçtiği her yerde Fahişe olarak isimlendirilmiştir. Nisa 16. âyette de iki erkeğin yaptığı fuhuştan söz edilmektedir.
6- Şayet bu iki ayette kast edilen fahişeden maksat zina ise, kadınlara, ölünceye veya Allah bir yol açıncaya kadar evde tutma cezası; iki erkeğe ise, ondan daha hafif bir ceza, "Eziyet" cezasının öngörülmesi, yani aynı suça ayrı ayrı ve âdil olmayan cezaların düzenlenmesi, böyle bir cezalandırma yöntemi, İslam'ın adalet kavramı ile asla bağdaştırılamaz.
7- İki erkeğin yaptığı fuhuştan sonra, durumlarını düzelttikleri takdirde cezalandırmanın sona erdirilmesi tavsiye edilirken, kadınların cezası, adeta ölünceye kadar sürdürülmektedir.
8- Bu ayetlerde toplu halde kadınların ve iki erkeğin birlikte yaptıkları, ayrı ayrı iki fuhuş çeşidinden söz edilmektedir.
9- Zina, bu iki ayette sözü edilen fuhşun aksine, erkekle kadın arasındaki bir iştir. Dolayısıyla aynı cezayı gerektirir. Nitekim Nur suresinin, "Her birine 100'er celde vurunuz... (...) ...Bunlarla evlenmek mü'minlere haram kılınmıştır." ayetleri de aynı suçu işleyenlere aynı cezayı getirmiştir.
10- Hem ilişkilerin, hem suçların hem de cezaların birbirinden farklı olmaları sebebiyle bu iki ayetin Nur Suresi ikinci ayeti ile nesh edildiği görüşü de isabetli bir görüş sayılamaz. Çünkü "...ölünceye ya da Allah bir yol açıncaya kadar..." ifadesi, yalnız kadınlarla ilgili cezalandırma ile ilgilidir. Bu yüzden:"... Allah yol açtı Allah yol açtı..." hadisi de sadece kadınlar için olmalıdır. Erkekler için "Allah yol açıncaya kadar..." sözü kullanılmamıştır. Onlara verilecek ceza ve cezalandırma süresi on altıncı ayette açıkça belirtilmiştir. Bu yüzden, bu ayette sözü edilen fuhşu işleyen erkekler için yeni bir cezalandırma yönteminin düzenlenmesine ihtiyaç yoktur...
11- Nisa ve Nur Surelerinin her ikisi de bir-kaç sene arayla Medine'de indirilmiştir. Ortam, sonradan neshedilecek bir veya bir-kaç ayetin inmesine ihtiyaç göstermemektedir. O sebeple, bu kanaat, Kur'an-ı Kerim'de Nasih ve Mensuh ayetlerin mevcudiyetini savunan kimselerin, ileri sürdükleri "Tedricilik" esprisine de ters düşmektedir.
12- İşte bütün bu sebeplerden ötürü biz, Nisa, on beşinci ve on altıncı ayetlerde sözü edilen fahişe kelimesi ile zinanın kastedilmediğini, aksine adı ne olursa olsun, kadınların toplu halde yaptıkları lezbiyenlik, sevicilik gibi fuhuş; iki erkek arasındaki ile de eşcinselliğin kast edilmiş olabileceğini düşünmekteyiz. Çünkü en azından ayetlerin metni bu manaya daha uygundur. Bu ayetlere yüklenen "zina" anlamı ise, ayetin lafzından çok rivayetlerin etkisi altında kalınarak ve zorlama ile yüklenmiş bir anlam olduğunu düşünmekteyiz.
13- Her iki işin adının da fahişe olmasına rağmen kadınlar için ayrı erkekler için ayrı cezaların düzenlenmiş olmasının izahı da, bu manaya göre kolaydır. Adı ister Lezbiyen olsun, ister sevicilik ister başka bir şey. Kadınların birbirleriyle yaptıkları fahişe için düzenlenen böyle bir cezalandırma yöntemi şöyle izah edilebilir: Aynı hastalığa sahip fahişe kadınlar, hapis cezası ile evlerde tutularak bir araya gelmeleri önlenmiş olur. Bunlar bir araya gelmedikleri sürece tabii olarak fuhuşları da önlenmiş olur. Evde tutulmalarının "ölüm veya Allah bir yol açıncaya kadar " olması da bu hastalığa yakalanan kimi kadınların bundan kurtulup düzelmesi uzun sürebilir... kimininki de Allah'ın özel rahmeti ile belki kısa zamanda düzelebilir. İşte bu yüzden ölüm veya Allah bir yol açıncaya kadar denilmesi mümkündür.
İki erkek arasındaki fuhuş için düzenlenen cezaya gelince,"Eğer onlar tövbe eder ve ıslah olurlarsa, artık onlara eziyet etmekten vazgeçin... "
Homoseksüel erkeklerle ilgili olarak böyle bir düzenlemenin getirilmiş olmasının, bize göre izahı şudur: Erkekler ailenin geçimi ve muhafazası ile yükümlü oldukları için, ailesinin geçimini temin etme zorunda olan bir erkeği hapsetmek, aynı zamanda ailesini de onunla birlikte cezalandırmak anlamına gelebilir...
Bu işi yapmış, ama daha sonra yaptığından nefret edip kendisini düzeltmiş ve tövbe ile doğru yola gelmiş bir kimseye, sıkıntı vermeyi sürdürmek de doğru olmaz. O nedenle böylesi erkekler için "Eğer onlar tövbe eder ve ıslah olurlarsa, artık onlara eziyet etmekten vazgeçin..." denilmiş olması hikmet gereğidir. Çünkü Hz. Peygamber: "Bir günahtan tövbe eden bir kimse, Allah katında hiç günah işlememiş gibidir." demiştir!...
Kur'an-ı Kerim'de, beş surede, toplam altı defa geçen "Alak"[34] kelimesine, yüzlerce müfessir, birbirlerinden naklederek tefsirlerinde hep "Kan pıhtısı" anlamını vermiştir: "O, insanı kan pıhtısından(!) yaratmıştır."[35]
Oysaki alak, "Kan pıhtısı" değildir. Çünkü pıhtılaşmış kan, hücreleri ölmüş kandır. Hem Kur'an metninin işaret ettiği, hem de modern tıbbın tespit ettiği gibi alak, anne yumurtasının, babadan intikal eden sperma tarafından döllenmesinden sonra oluşan, nutfetü emşaç sonrası evrede, üzerindeki çıkıntılarıyla rahmin cidarına tutunmuş, armut şeklindeki canlı hücreler topluluğudur. O, kan pıhtısı değildir. Böyle olmasına rağmen, iki bine iki kala yapılan tefsir çalışmalarında veya önceki tefsirlerden yapılan alıntılarda hâlâ bu kelimeye kan pıhtısı anlamının verildiğin görmek, hiç şüphe yok ki, Kur'an-ı Kerim ve ilim adına rahatsızlık verici bir durumdur.
"Alak" kelimesinin anlamının ve mahiyetinin ilmen bilinmesine rağmen, İkr'a Suresin'deki bu kelimeyi: "İnsanı embrio'dan / ilişip yapışan su'dan / sevgi ve ilgiden yarattı."[36] şeklinde anlam veren ve kendi mealinde yorum ve parantezin bulunmadığı iddiasını, her platformda sürdüren Prof. Dr. Y. N. Öztürk de, bize göre, hâlâ aynı hatayı sürdürmektedir. Çünkü alak kelimesinin, hem manası hem de yapısı bakımından ilişip yapışan su ile ilgisi olmadığı gibi, her biri manâ ismi olan sevgi ve ilgi kelimeleriyle de ilgisi bulunmamaktadır...
Lokman sûresinin otuz dördüncü âyetinde Allah Teala şöyle demiştir: "Kıyamet saatinin bilgisi Allah katındadır; O, yağmuru indirir ve rahimlerde olan şeyi bilir. Hiç bir kimse /nefs, yarın ne kazanacağını bilemez; hiç bir kimse, hangi yerde öleceğini de bilemez. Allah bilir ve haberdardır."[37]
Bir-kaç çağdaş müfessir hariç, hemen hemen önceki müfessirlerin hepsi bu âyette geçen, "O, rahimlerde olanı bilir."[38] âyetine "Ana rahmindekinin kız mı, erkek mi olduğunu sadece Allah bilir." anlamını yüklemiştir.
Halbuki bu ayette söylenen: "O, rahimlerde olan şeyi bilir." ; söylenmek istenen ise, sadece insanların değil, rahim sahibi tüm canlıların rahmindekinin, yalnız erkek mi, dişi mi? olduğu değil, onun ne olduğudur. Elbette "mâ fi'l-erhâm" cümlesinde kız mı, erkek mi? anlamı da vardır, ama kesinlikle ayette, sadece "kız ya da erkek mi?" olduğu anlamı kastedilmemiştir. Çünkü metnin, böyle anlaşılabilmesi için bir takım karinelerin olması gerekir. Bu olmadığı halde âyete bu manayı vermek, lafızdaki manayı tahsis etmek olur ki bu da, açık bir nass bulunmadıkça usûle aykırıdır.
Müfessirlerimiz, Hz. Ömer’den nakledilen "Muğayyebat-ı Hamse"[39] hadisi diye bilinen rivayeti esas alarak, bu ayetteki beş konuyu da, hem de hasr ifadesi ile yorumlamışlardır.[40]
Oysaki bu gün, modern tıp biliminin ve teknolojinin kat ettiği ilmî düzey sayesinde, ana rahmindeki embriyonun tüm safhaları, aygıtlar vasıtası ile hem de detaylı bir biçimde gözlemlenmekte ve gelişmeleri günü gününe takip edilmektedir. Hatta yerine göre ve belli ölçülerde embriyo'ya müdahale etme imkânı dahi bulunmaktadır... Tüp bebek tekniği kullanılarak isteğe göre ovumu, X veya Y kromozomlu sperma ile fertilize etme /döllendirilme imkânı dahi mevcuttur. Türkiye de dahil, pek çok ülkede, annenin rahminde, isteğe bağlı olarak ve sun'î döllendirme yoluyla kız ya da erkek çocuk büyütülmektedir. O halde, bugün hala bu ayete "...rahimlerdekinin kız mı, erkek mi? olduğunu Allah'tan başka kimse bilemez..." manası, nasıl verilebilir?...
Tabii ki, bu tekniklerin uygulanmasında Allah'ın yaratmasına ortak olma anlamı yoktur. Yaratan, sadece O'dur. Akıl ve ilim ise, Allah'ın insana bahşettiği müstesna bir imkân ve nimettir. İlim adamının yaptığı iş, sadece insana lütfedilen bu imkânı, aslına uygun olarak kullanmaktan başka bir şey değildir...
İşte bilimsel gelişme ve teknolojik ilerleme açıkça gösteriyor ki, müfessirlerimizin, asırlardan beri birbirlerinden naklederek âyete yükledikleri "Ana rahmindekinin kız mı, erkek mi olduğunu sadece Allah bilir." anlamı ilmî verilere kesinlikle aykırıdır...
Bu bağlamda, Buhari ve Müslim'in Abdullah ibn Mes'ud'dan naklettikleri, günümüze kadar gelen pek çok tefsirde yer alan; fıkıhta, bir çok konuda delil olarak kullanılan şu hadisten de söz etmek istiyoruz:
"Abdullah ibn Mes'ud (r) demiştir ki, doğru söyleyen ve doğru söylediği onaylanmış olan Rasulüllah (s.a.v.) bize şöyle dedi: "Sizden her birinizin ana karnındaki yaratılışı kırk günde top(ar)lanır; Sonra aynı zamanda alaka olur, sonra aynızamanda mudğa olur, sonra Allah bir melek gönderir ve ona şu dört kelimeyi: amelini, rızkını, ecelini, şaki ya da sa'iyd olduğunu yazması emredilir, sonra da ona ruhu üflenir..."[41]
İlgili ilim adamlarından, sayılı birkaçı hariç, büyük çoğunluk, bu hadise şöyle mana vermiştir: "...sizin birinizin (yaratılışınızın başlangıcında) ana-baba maddeleri kırk gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir kan pıhtısı halini alır. Sonra yine o kadar zaman içinde bir çiğnem ete tahavvül eder. Sonra dördüncü tekâmül tavrında bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu üfürür..."[42]
Hadisin, merhum Mehmet Sofuoğlu'nun, Sahih-i Müslim Tercümesi'nden aldığımız bu çevirisine göre, Hz. Peygamber, embriyonun ana rahminde toparlanma süresinin 40+40+40=120 gün olduğunu(!) söylemiştir.[43] Büyük bir ihtimalle Sofuoğlu, kendinden önceki alimlerin etkisi ile hadise böyle mana vermiştir.
Bu anlayış, yani söz konusu hadisin 40+40+40=120 gün anlamında tercüme edilmesi, hem söz konusu hadisin lafzıyla, hem bu konudaki diğer hadislerle, hem Mü'minun suresinin 12-14. âyetlerinin verdiği bilgiyle hem de modern tıbbın ilmî verileriyle çelişmektedir.[44] Bu çelişkinin, hadisin metnindeki "misle zâlik" ifadesine + 40 gün anlamının verilmesinden kaynaklandığı açıktır. Halbuki "misle zâlik" ifadesi burada + 40 gün anlamına gelmez. Eğer böyle kabul edersek, hadiste söz konusu edilen "müvekkel melek" ancak 120 gün sonra, ana rahmine gönderilmiş olur. Bu da, kütüb-i sittede nakledilen, konu ile ilgili tesbit ettiğimiz bir çok hadisle çelişir. Zira bu hadislere göre, rahme gönderilen müvekkel meleğin, 40 ila 45 gün sonra görevlendirildiği söylenmektedir.[45]
Bu tercüme, Mü'minun suresindeki şu ayet ile de çelişmektedir: "Şüphesiz biz, insanı çamurdan süzülüp çıkartılan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam ve özel bir yerde nutfe haline getirdik; nutfeyi alaka olarak yarattık; alakayı mudğa yaptık; mudğayı kemiklere çevirdik; kemiklere et giydirdik; sonra da onun, başka bir yaratılışına başladık. Yaratanların en iyisi olan Allah ne mübarektir!"
Bu ayetlere göre, ceninin ana rahminde toparlanma süresi Nutfe, (Nutfetün Emşac)[46], Alaka, Mudğa, Kemikler, Kemiklere et giydirilmesi ve diğer yaratılışına başlanması olmak üzere yedi evreyi kaplamaktadır.
Hadise yanlış olarak yüklenen 40+40+40 =120 mânâya göre, 120 gün tamamlandığı halde embriyonun, bu ayetlerde açıkça belirtilen evrelerden yalnızca Nutfe, Alaka ve Mudğa safhaları tamamlanmış, yani 120 gün geçtiği halde henüz nutfe ve alaka evreleri geçilmiş ama, henüz kemikler /iskelet, kemiklere et giydirilmesi ve diğer yaratılışına başlanması evrelerine sıra gelmemiştir.
Söz konusu hadisin yaygın tercümesi değil de, diğer hadisler esas alındığı zaman, embriyonun ana rahminde hilkati, toplam 40 ila 45 günde derlenip toparlanmış oluyor.[47] Başka bir ifade ile yaklaşık 40 günde bebeğin bedeni, başı, kolu ve bacaklarıyla birlikte kurulup iç organlar oluşmağa başlıyor.
Halbuki İbn Hacer el-Askalanî ve İbn Kayyim el-Cevziyye'nin de işaret edip açıkladıkları gibi, söz konusu hadiste tekrarlanan "Misle zâlik" ifadesi, + 40 gün değil de, kırk günün tefsiri anlamında kabul edilse ve "Aynı zaman zarfında..." şeklinde tercüme edilseydi, bu hadis Kur'an ve ilim ile çelişmeyecek; aynı zamanda yanlış ictihadlara da dayanak olmayacaktı!...[48]
Hem ilmî verilere hem de Mü'minun suresinin 12-14. ayetlerine göre, yanlış olarak manalandırılan bu hadis, eminim ki yanlış olarak bir çok fıkhî hükmün de dayanağı olmuştur. Mesela bir kısım ilim adamlarına göre, "ana rahminde henüz dört ayını doldurmamış olan cenine kürtaj uygulanabilir, ancak dört ayı doldurmuşsa, bu caiz değildir", şeklindeki fetva ile imam Gazali'nin İhya'sındaki: "Anne karnındaki cenin bir aylık olursa, onu yok etmek için yapılan müdahale, cinayettir, yani suçtur; iki aylık olduktan sonra müdahale etmek, bir öncekine göre, daha büyük bir cinayettir; üç aylık olduktan sonra müdahale etmek ise, ondan da büyük bir cinayettir ve dört aylık olduktan sonra, ana rahmindeki çocuğa müdahale, katl, yani adam öldürmektir." Kanaatimizce bu hükümler de "120 gün hadisi" diye bilinen bu yanlış anlayışa göre verilmiş fetvalardır.[49] Bugün hâlâ bu fetvaları, fetva makamlarınca geçerliliğini korumaktadır!...
Belki de Gazali, kendisinin dahi farkında olmadan içine düştüğü bu olumsuzluk sebebiyle, Kur'an'ı anlama yöntemlerinden söz ederken, bir okuyucunun, herhangi bir ayeti, anlamak için, kendinden önceki bir tefsire başvurmasının, ayeti anlamasına engel teşkil edeceğini savunmuştur: "Ben, doğrudan doğruya tefsirlere yönelir ve onlar vasıtası ile Kur'an'ı anlamaya çalışırsam, Kur'an'ı anlamış olmam; o müfessirin Kur'an'dan elde ettiği manayı anlamış olurum. O bilgi de benim Kur'an'ı anlamama bir perde teşkil eder. Okuduğumu anlayabilmem için, hiç bir anlayışın etkisinde kalmadan doğrudan doğruya Kur'an'a yönelmem gerekir. Daha sonra ihtiyaç duyarsam tefsirlere bakarım," der.[50]
İlim adamlarının, birbirleri hakkında taşıdıkları itimat sebebiyle olacak ki, asıl metni araştırıp incelemeden, tefsirlerinde naklettikleri bu ve benzeri hatalar görüldükçe, her çağın Kur'an yorumunun, büyük oranda, o çağın bilgi düzeyi ile ilgili olduğu gerçeği, daha iyi anlaşılmaktadır. Bu yüzden de merhum Mehmet Akif'e hak vermemek mümkün değildir:
Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilham'ı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı..."[51]
Ayrıca, günümüze dek yapılmış olan ve on dört asırlık tefsir ve kültür birikimini yansıtan tefsir külliyatının "Mensuh Ayetler" anlayışı, "müteşabih" kavramına verilen mana ve bu ayetlere yaklaşım biçimi, Kur'an'a marjinal olarak ilave edilen ve fakat, ne kastedildiği hâlâ kesin olarak anlaşılmamış olan "Yedi Harf" meselesi gibi usul kitaplarında ve tefsirlerde ağırlıklı olarak yer almış olan bir çok tartışmalı konular da göz önünde bulundurulacak olursa, gerçekten bundan önceki asırlarda, kendi çağlarının bilgi düzeyine göre te'lif edilmiş olan tefsirleri, değerlendirmeye tabi tutmadan, yorumları ve delillerini tahkik ve tetkik süzgecinden geçirmeden benimseyip, Allah'ın sözü olarak kabul etmek doğru olamaz. Bu tarzda yapılan yorumlarla günümüz ihtiyaçlarına çözümler bulmaya çalışmak, Kur'an'a, ne derece sağlıklı bir yaklaşım olur? ve ne ölçüde Kur'an tefekkürünü yansıtır? doğrusu bunu anlamak mümkün değildir!...
Hicrî üçüncü asırdan sonra yazılan tefsirlerin hemen hemen hepsinin temel kaynağı durumunda olan Taberî'nin, meşhur ve kapsamlı tefsiri başta olmak üzer pek çok tefsirde Kalem suresinin "Nûn vel kalemi ve ma yesturûn..." ayeti tefsir edilirken şöyle bir safsata anlatılır: Dünya bir öküzün boynuzu üzerindedir; bu öküz, zaman zaman bir kara sinek tarafından rahatsız edilir, o da başını sallar, zelzele olur... Öküz nefes aldığı zaman tüm denizlerin suyu çekilir, nefes verdiği zaman da denizler kabarır, yani med ve cezir olayları gerçekleşir(!)...
Bu gün, hem ilim hem de gelişen ilmi düzey ışığında okuduğumuz Kur'an vasıtasıyla biliyoruz ki Arz, ne öküzün boynuzunda ne de balığın sırtındadır! o, uzay boşluğunda, güneş sistemi içerisinde, şaşmaz bir ölçü ve matematiksel bir hesaba göre, belli bir konumda, hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında dönmektedir.[52] Bugün depremlerin ve med ve cezir olayının sebepleri de bilinmektedir...
Nisa 34. ayetinde Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerinden üstün yaratması ve mallarından harcama mecburiyetleri sebebiyle kocalar, karılarına yöneticidirler. Saliha kadınlar içtenlikle itaat eden, Allah'ın koruması sebebiyle kimsenin olmadığı yerde korunması gerekenleri koruyanlardır. "Nüşuzu"ndan korktuğunuz kadınlara nasihat edin, yatakta onlardan ayrılın ve "ıdrıbuhünne." Şayet size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın. Allah yücedir, büyüktür."[53]
"Şayet karı-kocanın boşanma noktasına geldiği endişesi var ise, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin. Eğer aralarının düzeltilmesini isterlerse Allah, aralarının düzelmesini sağlar. Allah bilir ve haberdardır."[54]
Bu âyetlerde, dört önemli konuya yer verildiği anlaşılmaktadır:
1- İki sebepten ötürü ailenin yönetim görevi ve yükümlülüğü kocaya verilmiştir. Bunlardan biri: ailenin yönetiminde erkeklerin, genelde kadınlara göre daha üstün olmaları, diğeri de ailenin geçimlik ve korunması ile sorumlu tutulmalarıdır.
2- Hanım, aynı zamanda ailenin yöneticisi konumunda olan kocasına itaat etmeli ve onun olmadığı yer ve durumlarda korunması gerekenleri korumalıdır.
3- Bir kadının davranışlarında, kocasına karşı itaatsizliğe götürecek belirtiler görüldüğü zaman, derhal peş peşe uygulanması tavsiye edilen üç ıslah yöntemi.
4- Bu üç yöntem fayda vermedi ve boşanma söz konusu olduğu zaman, her iki taraftan birer hakeme başvurmak.
İşte, karşılıklı hak ve sorumlulukların söz konusu olduğu böyle bir aile ortamında kadının "Nüşuzu endişesi" varsa, bunu engellemek ve problemi büyütmeden ortadan kaldırmak maksadıyla kocaya, her biri bir süreci kapsayan ve biri diğerinden sonra gelmek şartıyla üç eğitim yöntemi önerilmektedir:
a) "Nasihat." Bu çözüm getirmediyse,
b) "Yatakta ayrılık". Bu da çözüm getirmediyse,
c) "Darb".
Ayette geçen en önemli anahtar kavramlardan biri "Nüşûz" diğeri de "Darb" kelimeleridir. Kanaatimizce bu iki kavram doğru olarak anlaşılmadığı sürece, ayette kastedilen mânanın da doğru bir biçimde anlaşılması ve uygulanması da imkânsızdır.
"Nüşûz" kelimesi, Kur'an-ı Kerimde dört ayette toplam beş defa geçmiş ve üç ayrı anlamda kullanılmıştır. Şimdi bu kelimenin etimolojik yapısını ve kullanıldığı mânâları tanı(t)maya çalışalım.
"NŞZ" fiilinden Nüşûz katı ve kaba davranmak; bir yerde yukarı çıkıp oturmak; bir yerde oturuyorken, aniden ayağa kalkmak: "Size: "Kalkın!" denildiğinde hemen yerinizden kalkın..."[55] âyetinde bu manada kullanılmıştır.
NEŞZ ya da NÜŞUZ, birini kaldırıp yere vurmak; yere çarpmak, yerli yerince yerleştirmek demektir: "Kemiklere, onu nasıl kaldırıp iskeleti kurduğumuza ve et giydirdiğimize bak!."[56] ayetinde bu anlamda kullanılmıştır.
Nüşuz: kadının kocasına, kocanın karısına dikleşmesi, kötü muamelede bulunması, uyumsuzluk göstermesi anlamına gelir. Bilhassa kadının, kocasına karşı ayaklanması, dikleşmesi, karşı gelmesi, kızdırması; itaatten çıkmak, tanımamak; sevmemek, hoşlanmamak, buğuz /nefret ve düşmanlık edip isyan etmek; kocanın da karısına cevr ve cefa etmesi, haklarını gözetmemesi, sevmemesi, dövmesi demektir. "Bir kadın, kocasının nüşuzundan veya yüz çevirmesinden endişe ederse..."[57] ayetinde olduğu gibi.[58]
İbn Abbas, nüşuz, bir kadının kocasının haklarına saygı göstermemesi ve ona itaat etmemesi anlamına gelir; derken diğer müfessirler de kadının kocasına karşı kibirlenmesi, dikleşmesi, sesini yükseltmesi, sözlerine ve isteklerine cevap vermemesi, ondan nefret etmesi... gibi manalar vermiştir.[59]
Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki bu ayette geçen Nüşuz kelimesi, kadının, kocasına, yani yönetime baş kaldırması, isyan etmesi, dikleşmesi; onun yöneticiliğini tanımaması, isyanında direnmesi, çözümsüz bir tavır sergilemesi demektir. Ayetin sonunda: "Şayet size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın..." cümlesi de, kadının nüşuzünden maksadın, kocasına başkaldırması, isyan etmesi ve itaatsizliği, anlamına geldiğini doğrulamaktadır.
Bir çok müfessir Nüşuz kavramını, kadının yatağı terk etmesi, kocasıyla yatmaktan uzaklaşması anlamında yorumlamışlardır.[60] Bizce bu mana doğru değildir. Çünkü, şayet karı, kocasının yatağını terk etmiş ise, ayetteki ikinci ıslah yöntemi olarak "Yatakta onlardan hicret ediniz." yöntemi söz konusu olmamalıydı. Yatağa gelmeyen kadından yatakta uzak durmak, nasıl olur, mümkün mü?...
Bazı müfessirler de nüşuz kavramına: "Yatağınızı sevmediğiniz erkekler vasıtası ile kirletirlerse, yani zina ederlerse..." manasını yüklemişlerdir ki, bize göre bu yorum da isabetli değildir. Çünkü zina etmiş olan bir kadınla evlilik hayatı devam edemez.[61]
Biz, on dört asırlık tefsir birikiminin güdülemesi sonucu bu ayete yüklenen "Onları dövünüz!..." manasını, burada irdelemek istiyoruz. Bizi buna sevk eden en önemli etken, bu ayetin hem kadınları, her türlü dövme konusunda dayanak olarak gösterilmesi, hem de ayetin taşıdığı özgün manasını tespit arzumuzdur. Bunun için de kendimizi öncelikle şu soruları yönelttik:
A- Acaba ayette dövmenin illeti olarak gösterilen "Nüşuz" kavramının anlamı iyi araştırılıp kavranmış mıdır?
B- Kadınları dövme fetvası, ayetteki dövme ruhsatına göre ise, pratikte bu iş, "Kadınların nüşuzü..." ile sınırlı kalmış mıdır?
C- "DRB" fiilinin Arapça'da 40 civarında anlamı bulunmaktadır. Bu fiil, Kur'an-ı Kerim'de on üç ayrı anlamda kullanıldığına göre, bu ayette de, dövmekten başka bir anlamda kullanılmış olamaz mı?
D- İnananlara her konuda örnek olarak gösterilen[62] Rasulüllah (s.a.v.), bu ayetin tavsiyesine uyarak ve en azından bu ayetin pratiği hususunda örnek teşkil etmek üzere hanımlarından birini hiç dövmüş müdür?
E- Dövme fili, Kur'anda geçtiği yerlerde, mesela Zina suçunun cezası olarak emredilen celde uygulamasında, dövmenin cinsine, etkisine ve mahiyetine varıncaya kadar belirleyici bir ifadeyle geldiği[63] halde niçin burada şartsız ve kayıtsız bir ifade kullanılmış olsun? Çünkü dövme var, dövme var!... "Onları dövünüz." sözünde ise, hiç bir sınır yoktur!...
F- Ayrıca bu âyet, karı-koca arasındaki, özellikle kadında görülen ve devamı halinde çözümü zorlaşacak problemlere sebep olabilecek düzensizliği ortadan kaldırmak ve aralarını uzlaştırmak maksadıyla kocaya tavsiye edilen üç eğitim yönteminden bahsetmektedir; "Nasihat ediniz", "Yatakta uzak durunuz" biçimindeki ilk iki ıslah yöntemi, fayda vermediğinde "Vedrıbuhünne" buyruluyor. Bu da fayda vermediği zaman, son bir çıkış yolu olarak yakın akrabalardan tayin edilecek iki hakeme başvurulması tavsiye ediliyor.
Bu sorulardan alacağımız hiç bir olumlu cevabın, bizi, "kadınları dövünüz" anlamına götürmeyeceği kanaatindeyiz.
Bize göre ayetin meali şöyle olmalıdır: "Nüşuzu"ndan korktuğunuz kadınlara nasihat edin, yatakta onlardan ayrılın, şayet bu iki yöntem de fayda vermediyse Durumu bir süre askıya alıp, kadının üzerine gitmeyin, onları kendi hallerine bırakın, zorlamayın. Fakat size itaat ederlerse, artık onların aleyhine bir yol aramayın. Allah yücedir, büyüktür."
Çünkü "DRB" fiilinin 40'ın üzerindeki anlamlarından birisi de, "işi bir süre askıya almak, ara vermek." tir.[64]
Burada, ayetin ifadesinden anlaşılan bir hususa da işaret etmek gerekir. "Nüşuzu"ndan korktuğunuz kadınlara..." denildiğine göre, nüşuz başladığı zaman değil, nüşuzün belirtilerinden sayılabilecek söz, fiil ve davranışlar görülmeğe başladığı zaman; mesela sizi hiç dikkate almıyor; konuşuyorsunuz duymazlıktan geliyor, soruyorsunuz doğru-dürüst bir cevap vermiyor, evden çıkıp gidiyor, ama nereye gittiğini, nereden geldiğini söylemiyor, zamana hiç riayet etmiyor v.s. Düşünüyorsunuz ki, bu tavırlar böyle devam ettiği taktirde problem Nüşuz'a, yani dikleşmeye, yüksek sesle tartışmaya ve isyana doğru götürülebilecektir. İşte bu noktada nasihat başlamalıdır...
İlk aşamada nasihat etmek. Koca güzel sözlerle hanımı ile konuşmalı, tavırlarındaki mevcut olumsuzluğun sebeplerini öğrenmeğe çalışmalı; kendisinden kaynaklanan bir durum söz konusu ise, gerekli açıklamalarda bulunmalı, problemi ortadan kaldırmak maksadıyla tatlı dil ile öğüt vermeli... Bu fayda vermediği taktirde:
İkinci olarak yatakta ilişkiyi kesmek. Aynı yatakta olmalarına rağmen koca, hanımına sırtını dönmeli, diğer yatak ilişkilerine girmemelidir, yani, tatlı dil ile meramını anlatamamışsa, bu tavrı ile tepkisini ortaya koymalı... Bu da fayda vermemiş ise:
Üçüncü olarak da, bir süre kadının üzerine gitmeyip, onu kendi haline bırakmak iyi olur. Çünkü asıl yapılması gerekenler, yapılmıştır.
Şayet bu yöntem de fayda vermediği için kadının nüşuzü ortaya çıkmış; kocasına karşı dikleşmiş, isyankâr tavırlar içine girmiş ve böyle sürdüğü taktirde karı-kocanın ayrılmalarının gündeme gelme alametleri belirmeğe başlamış ise, bu durumda kocanın ve kadının ailelerinden birer hakem tayin edilip onların hakemliğine baş vurulmalıdır:
"Şayet karı-kocanın boşanma noktasına geldiği endişesi var ise, erkeğin ve kadının ailelerinden birer hakem gönderin. Eğer aralarının düzeltilmesini isterlerse Allah, aralarının düzelmesini sağlar. Allah bilir haberdardır."[65]
Şurasını da belirtelim ki, ayetin lafzında "Onları dövünüz" anlamı da muhtemeldir. Bunu görmezlikten gelmek doğru olamaz! Ancak, bize göre bu mana kesin değildir. Şayet ayete bu mana verilecek olursa, kadını dövme ruhsatı sadece nüşuz belirtileri görülmeğe başladığı zaman ve ilk iki eğitim süreci uygulandıktan sonra geçerli olmalıdır. Nüşuz tehlikesi olmadan, nasihat ve yatakta ilişkiyi kesme yöntemleri uygulanmadan kadını dövmek, bu ayetteki ruhsatı aşar ki, asla caiz değildir...[66]
Sonuç olarak diyoruz ki, ilim adamına saygı ile ilme saygı birbirine karıştırılmamalıdır. Kur'an'ın asırlar öncesi yorumları ve bunlara dayalı ictihadlar, şayet günümüz problemlerine ışık tutabiliyor hatta çözümler getirebiliyorlarsa onlardan, elbette yararlanılmalıdır. Ancak bunların varlığı bizim Kur'anı yeniden düşünmemize ve kavramamıza asla engel teşkil etmemelidir. Zira bilinmelidir ki, hiç bir oluktan akan su, membaındaki kadar saf ve berrak değildir. Hiç bir gıda ana sütü kadar besleyici ve koruyucu olamaz. Her asırda müslümanların, İslamı ana memeden emmeleri zorunlu bir ihtiyaçtır. Ona sıkı sıkıya sarılıp, yapışmadıkça O'ndan gelen saf süt ve özgün gıda ile beslenmedikçe; tam aksine Ondan uzak veya Onu tam olarak yansıtamayan kaynaklardan beslenmeye devam ettikleri sürece, inananlar güçlü ve zinde kalamazlar; aksine daima cılız ve güçsüz kalmağa mahkumdurlar!...
[1] En'am,6/59;Yunus,10/61.
[2] Nisa,4/174;Maide,5/15;Teğabün,64/8
[3] Yusuf,12/108.
[4] Bakara,2/170.
[5] Maide,5/104.
[6] Lokman,31/21.
[7] Bkz.Ahzab,33/1-5.
[8] Bkz.Ahzab,33/1-4.
[9] Yusuf,12/108;Furkan,25/73.
[10] İhya,III/14.
[11] Bkz.Saad,38/29;Nisa,4/82;Nahl,16/44;Sebe';34/46.
[12] Muhammed,47/24.
[13] Furkan,25/73.
[14] Enfal,8/2.
[15] Furkan,25/33.
[16]İsra,17/106.
[17] Furkan,25/32.
[18] Ahzab,33/28-29.19) Tanci,Muhammed b.Tavit,Gazzali'ye Göre Kur'an'ın Tefsiri,A.Ü.İ.F. Dergisi, Yıl:1957, Cilt: 6, sayı:1-4,s.18.
[19] Tanci,Muhammed b.Tavit,Gazzali'ye Göre Kur'an'ın Tefsiri,A.Ü.İ.F. Dergisi, Yıl:1957, Cilt: 6, sayı:1-4,s.18.
[20] Bkz.İbn Hazm, el-İhkâm fî Usuli'l-Ahkâm, Tahk. M.A.Abdilaziz,Kahire,l978, II/301- 302; Güven, Şahin,Tefsir Çalışmalarında Konulu tefsir metodu" isimli basılmamış Mastır tezi, s.48'den.
[21] İslam,trc. Mehmet Dağ, M.Aydın,İkinci Baskı,s.XXXIII.
[22] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur'an,s.8.
[23] Aydüz, Davud, Sırat-ı Müstakim ve Sbilü'Reşad Mecmualarında Çıkan Tefsirle İlgili Yazılar, Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi,yıl 1996, sayı 1, s.30.
[24] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. M. Zeki Duman, Kur'an-ı Kerim'den Sosyal Muhtevalı beş Surenin Özgün Tefsiri, Nur Suresi ve Tefsiri, (Baskıya hazır), s.1-41.
[25] Geniş bilgi için bkz.İbn Kesir,a.g.e.VI/7,8.;Elmalılı,M.Hamdi Yazır,Hak Dini Kur'an dili,V/3474-76.
[26] Bkz.Kurtubi,el-Cami' Li Ahkâmi'l-Kur'an, XII/167 vd.;Bkz. İbn Kesir, Tefsir, VI/7. vd.
[27] Bkz. Alusi, Ruhu'l-Meani, XVIII/84.
[28] Bkz. İbn Kesir, Tefsir,VI/7 vd.
[29] Nur, 24/32.
[30] Geniş bilgi için bkz.Semerkandi,a.g.e.,II/426;Zemahşerî,Keşşaf,III/48-49; Kurtubî, el-Cami' Li Ahkâmi'l- Kur'an,XII/167-171; İbn Kayyim el-Cevziyye bedaiu't Tefsir, Riyad, 1993,III/244-246.
[31] Geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. M. Zeki Duman, a.g.e., s.1-41.
[32] Bkz.İbn Kesir,a.g.e.II/204
[33] İki erkek arasındaki fahişeyi, Lut Aleyhisselama nisbet ederek Lûtîlik veya Livata diye isimlendirmenin çok yanlış ve hatalı bir isimlendirme olduğunu dikkatlere arzetmek istiyoruz. Lut (a.s.) o kavme gönderilmiş bir elçi olmaktan öte, onların yaptıkları kötü işle hiç bir bu ilgisi olmadığı halde bu pis işin O'nun ismine nisbet edilerek isimlendirilmesi Lût (a.s.)'a çok büyük bir haksızlık ve saygısızlık olabileceği kanaatindeyiz. O sebeple bu çirkin işi Lût Aleyhisselamın ismi ile birlikte zikredilmesini saygısızlık olarak değerlendirmekteyiz...
[34] Bkz.Alak, 96/2.Hacc, 22/5; Mü'minun, 23/14; Ğafir, 40/67; Kıyame, 75/38.
[35] Alak, 96/1-2.
[36] Bkz, Yaşar Nuri Öztürk, Surelerin İniş Sırasına göre Kur'an-ı Kerim'in Meali (Türkçe Çevirisi), İstanbul, 1997, s.17
[37] Lokman,31/34.
[38] Lokman,31/34.
[39] Buhari,Tefsiru Sureti Lokman,VI/144;Taberi, Camiu'l-Beyan,XXI/55-56;İbn Kesir, Tefsiru Kur'ani'l-Azîm, VI/356-357
[40] Bkz.Taberi,a.g.e.,XXI/56;İbn Kesir,a.g.e.,VI/358
[41] Buhari, Bed'ü'l-Halk,6,Enbiya,1; Müslim, Kader,1,No:2643
[42] Bkz. Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Müslim Tercümesi,VIII/114; Doç. Dr.Alpaslan Özyazıcı, Hücreden İnsana, İstanbul,1979,s.33
[43] Bkz.Taberi, a.g.e,XVIII/8; Matüridi, Te'vilatü'l-Kur'an, Va 936 a; Zemahşeri, Keşşaf, III/ 27; Nisaburî, Rağaibu'l-Beyan (Taberinin kenarında/XVIII/8; Kurtubî,el-Cami', XII/ 110; Sabunî, Tefsiru Ayâti',l-Ahkâk,I/363 ve diğerleri
[44] Geniş bilgi için bkz. M. Zeki Duman, Kur'an ve Tıbba Göre İnsnın Yaratılışı ve Tübbebek Hadisesi, İzmir,1991,s.39 vd
[45] Bkz.Buhari,Bed'u'lHalk,6,IV/78,Kadir,1,VII/210;Müslim,Kader,2643,IV/2036
[46] İnsan,76/2
[47] Buhari,Bed'u'lHalk,6,IV/78,Kadir,1,VII/210;Müslim,Kader,2643,IV/2036.
[48] Bkz.İbn Hacer,, Fethu'l-Bari,Kader,XIV/277-2820; İbn Kayyim,et-Tibyan fi Aksami'l-Kur'an
[49] Bkz.Gazzalî, İhyau Ulumi'd-Din,II/53.
[50] Gazalinin bu görüşünü bir kaynaktan okumuştum, fakat sonradan bu kaynağı bulamadım...
[51] Bkz.Safahat,s.
[52] Bkz.Neml, 27/88; Yasin, 36/37-40; Errahman, 55/5.
[53] Nisa,4/34.
[54] Nisa,4/35.
[55] Mücadele58/11.
[56] Bakara 2/259.
[57] Nisa,4/128.
[58] Bkz.Rağıb, Müfredadt, NŞZ md. ; İbn Manzur,Lisan,'NŞZ" md.;Asım Efendi,Kamus Tercemesi, a.md.;Ferra, Maani'l-Kur'an, I/263-264; Mu'cemu'l-Vasîyt, a.md.
[59] Bkz.Taberi,İbn Cerir, Camiu'l-Beyan an Te'vili'l-Kur'an,Cüz:5,s.40; Hazin,Alaaddin Ali b. Muhammed b. İbrahim, Lübabu't-Te'vil fi maani't-Tenzil ,İstanbul,tsz.I/130.
[60] Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,Cüz:5,s.40.
[61] Bkz. Nur, 24/3.
[62] Ahzab,33/21.
[63] Bkz.Nur,24/2.
[64] Bkz. İbn Manzur, Lisanu'l-Arap, "DRB" mad.
[65] Nisa,4/35.
[66] Bu konudaki hadislerle birlikte, daha geniş değerlendirmemiz, İlim- Hikmet Vakfının Hanımlar Kültür Merkezinin, Haziran 1998'de Kayseri'de düzenlenlediği panelde sunduğumuz "Kadın ve Şiddet" konulu tebliğimizde yer almıştır.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
“Köle, kökeni itibariyle özgür olmayan bir toplum sınıfından gelen, satılıp alınabilen, iktisadi bir araç olarak görülen ve bir efendiye bağımlı olan kişi.”[2] Başka bir tarife göre, “keyfi, totaliter, müstebit bir güce ya da şahsa boyun eğen kişi” demektir. Cariye ise, kölenin dişisi, kadın köle anlamındadır.
Sosyal Bilimler Sözlüğünde Kölelik Düzeni maddesinde köle, şöyle tarif edilir: “İnsanın, mülkiyet nesnesi kabul edilerek aynen mülkiyet nesnesi kabul edilen diğer mal veya varlıklar gibi başka insanlar tarafından sahiplenilebilir, alınıp satılabilir, yasa ve töreler çerçevesinde vücut ve emeğinden kendisine bir bedel ödenmeksizin yararlanılabilirliğini kabul eden düzen. Bu düzende mülkiyete konu olan insana köle, mülkiyet iddiasında bulunana ise, efendi denir. Aynı zamanda bu iki kategori, aralarında dikey hareketliliğin olmadığı iki ayrı toplumsal katmanı ifade eder.”[3]
Arapça’da köle kelimesinin karşılığı. “abd” çoğulu ‘abîd’; câriye kelimesinin karşılığı ise, ‘eme’ çoğulu ‘imâ’dır. Rakîk, Memlûk ve ‘mâ meleket eymânuküm’ de bu manada kullanılan diğer kelime ve değimlerdir.
Abd (çoğ. Abîd ve ıbâd): Hür olsun köle olsun... mutlak manada insan demektir. Kul,köle anlamı ise, her insanın yaratıcısına mutlak surette bağımlı olması sebebiyledir. Hür/özgür kelimesinin zıddı olarakta kullanılan bu kelime, asıl itibariyle safat olmakla beraber sahip olunulmuş/memlûk, efendisine bağımlı kimse manasında isim olarak kullanılır.[4]
Rakîk (çoğ. Rikak ve erikka): Asıl olarak ince, zarif, hassas, kibar, yumuşak huylu ve akıllı gibi manalara gelir. Sahiplerine karşı sert olmadıkları, boyun eğdikleri ve daima itaatkâr oldukları için hürriyeti elinden alınmış insan, köle manasında da kullanılmıştır.[5]
Memlûk ve Memlûke (çoğ. Memâlik), sahip olunulmuş, mülk edinilmiş köle ve cariye, ‘mâ meleket eymâmuküm’ ise, sağ elinizin kazandıkları, savaşta elde ettiğiniz esirler, köle ve cariyeler demektir.
Fetâ ve Feretât kelimeleri Kur’ân’da köle ve cariyeler için kullanılmıştır. Asıl olarak hür gençler için kullanılır.[6] Erkeklere fetâ (çoğ. Fityetun ve feteyân), kızlara fetât (çoğ. Feteyât) denir. Taze, genç, yiğir, er, delikanlı manasında ve övgü yerinde kullanılır. Allah Teâlâ Kur’ân’da bu kelimeyi kinaye olarak köle ve cariyeler için de kullanmıştır.[7]
Kur’an-ı Kerim de abd’in çoğulu ibad, eme ve onun çoğulu ima kelimeleri iki ayette toplam üç defa[8]; memlük ise bir ayette[9] geçmektedir. Bunların yerine daha çok ‘ sağ elinizin malik oldukları’ manasında; “ma meleket eymanüküm” ile feta ve fetayat kullanılır.
Duyduğu aşk yüzünden kendini bütünüyle sevdiği kişinin iradesine bırakan , aşırı derecede önem verdiği mal ve para gibi bir şeyin peşini bırakmayan, o şey söz konusu olduğunda özgürce davranamayan ve kendini tutamayan kişilere sevdiğinin yada o şeyin kulu ve kölesi tabir edilir; bir kadının kölesi olmak bu manadadır.[10] Hz. Peygamberin; “dinar ve dirheme kul, köle olanlara yazıklar olsun!”[11] hadisi de bu manadadır.
Köleleştirmek; köleleştirme eylemidir. Bir etninin bir ulusun, bir halkın, bir devletin yabancı bir toplumsal grubun tümüne yada bir bölümüne belli bir ekonomik ve siyasal rejimi zorla kabul ettirerek bu toplumsal grup üyelerinden çoğunun özgürlüğünü elinden alması, bunları topluca sürgüne yollaması ve çoğu kez yalnızca barınak ve yiyecek vererek karşılığında bazı ekonomik işlevleri yerine getirmekle yükümlü kılması.”[12]
Kölelik: Kölelik, köle olma durumu yada süresi; tutsaklık, esaret ve esirlik anlamındadır. Felsefi manada kölelik.[13]
Köle azatetmek: hürriyetine kavuşturmak, serbest bırakmak ve Salıvermektir. Arapçada bunun karşılığında rakabe fiilinin masdarı rikab ve itk kelimeleri kullanılmaktadır. Daha ziyade İslami literatürde azad edilmiş köle ve cariye anlamında mevla, çoğulu mevali kullanılır.
Yapılan bu tariflerdende anlaşılacağı gibi, insanların, hürriyetlerin ellerinden alınıp köleleştirilmesi genelde şu üç şekildedir: 1-savaş sonunda ele geçirilen esirlerin ailelere dağıtılarak köleleştirilmesi, 2-yabancı toplum yada ülkelerden baskın yoluyla kaçırılıp köle pazarlarından satın alınması, 3- bir kölenin soyundan gelenlerin miras yoluyla nesilden nesile intikal etmesi.
Köleliğin tarihinden bahseden kaynaklarda köleliğin kapsamına savaş tutsakları, babaları tarafından satılan çocuklar ve kendi kendini satan yoksul ailelerde giriyorlardı. Bazı zayıf karakterli insanların yoksullluklaını ileri sürerek karınlarının doyurulması karşılığında zengin ailelerin yanlarına kendi istekleriyle köle olarak girdikleri, hatta aileleriyle köleliği seçtikleri[14] söylense de tarih boyunca insanların köleleştirilmesi, genellikle yukarıda belirttiğimiz gibi üç şekilde olmuştur.
Köleliğin geçmişi oldukça eskilere dayanmaktadır. Eski mısırda, yunanda, romada ve cahiliyye dönemi arap toplumlarında insanların bir kısmı köle ve cariye olarak alınıp satılmış. Ve taşınır mal ‘akar’ olarak kullanılmıştır. Aslında her peygamber, insanlar arasında sınıf farkının kaldırılması ve Allahtan başkasına kulluk edilmemesi hususunda mücadele vermiş, birtakım ahlaki tedbirler ve tanınan haklarla, hatta hepsini olmasada bir kısmını tam özgürlüğe kavuqşturacak yollarla konuya yaklaşmışsada bilhassa gücü elinde bulunduran sınıfı bundan vazgeçirememiştir. Bu konuda en büyük başarı, aşağıdada görüleceği gibi, takip ettiği yöntem sebebiyle İslamın başarısı olmuştur.
Her insan anasından hür doğmuştur.
İnsan, fiziki ve manevi yapısı itibariyle mükemmel bir varlıktır. Yaratılmışların bir çoğundan üstün ve Allah yanında en değerlisidir. Yüce yaratıcının yeryüzündeki yegane halifesi ve ilahi emanetin taşıyıcısıdır. İnsanın, Allah yanında ayrıcalıklı bir yeri ve önemli bir konumu vardır. Bu yüzden yüce Rabbi , evrendeki her şeyi insan için ve onu dünya hayatındaki refah ve mutluluğu sağlamak amcıyla yaratmış ve hizmetine sunmuqştur. İnsanı ise sadece kendisine ibadet etsin ve ondan başkasına kulluk etmesin diye yaratmıştır. Binaen aleyh insanlar, yaşama hakkı başta olmak üzere bütün temel hak ve özgürlüklere sahip oharak analarından doğarlard. Bu gerçeğe rağmen, ne yazıkki eşrefi mahlukat olan bu insan, gücü eline geçirir geçirmez layık olmadığı halde bir kısım zayıf insanlar üzerinde baskı kurarak köleleştirmeyi içine sindirebilmiştir. İşte bu sebeple ve insanın eliyle yeryüzünde bir köleler sınıfı ve birde bu sınıf üzerindeki egemen olan, onları istediği biçimde kullanan efendiler sınıfı ortaya çıkmıştır. Bir kısınm insanların , hemcinsleri tarafından köle ve cariye olarak kullanılmaları insanlığın büyük bir ayıbıdır. Bu ayıp aşağı yukarı insanlık tarihiyle başlamış ve dünyanın her yerinde, bundan 14 asır öncesine kadar katı bir biçimde sürdürülmüştür. Bilhassa ortaçağda köle pazarlarının kurulması, bir hayvan yada eşyanın alınıp satıldığı gibi, insanın pazarlanması ve insan ticaretinin yapılması, insanlık alemi için ne büyük bir yüzkarasıdır.
Altıncı asırda cahiliye dönemi arap toplumundada efendiler ve onların hizmetinde çalışmıya mecbur edilmiş köleler ve cariyeler vardı. Firavunlar dönemi Mısır, Yunan ve Romada olduğu gibi araplardada köle ve cariyeler, savaşta alınan esirlerden veya bir baskın sonucu zorla ele geçirilen ve tacirleri tarafından pazarlarda alınıp satılan yada anası ve babası köle olduğu için nesilden nesile köleliği miras yoluyla devam eden insanlardan oluşuyordu.
Köleler, tarih boyuca kendilerine dayatılan statüler gereği, her insanın doğuştan sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerden tamamen mahrumdurlar. Bunların bütün hakları sahibinin, o zamanki yaygın ifadesiyle efendisinin elinde bulunuyordu. O, efendisinin bir malı veya eşyası sayılıyordu. Kendileri, insan sayılmadıkları için maruz bırakıldıkları zulüm ve işkence sebebiyle başvurup haklarını arayacakları bir otorite ya da adil bir mercileri yoktu. Efendisi onu, istediği şekilde kullanabilirdi. Evinde veya tarlasında, her türlü işte çalıştırır; döver, söver, işkence eder.... hiç kimse buna karşı çıkamazdı.
Bilhassa İslam geldikten sonra bu dini seçen kölelerin maruz bırakıldıkları işkenceler had safhaya vardırılmıştı. Mesela Yasir oğlu Ammar ve ailesi, rabah oğlu Bilal, Suheyb ve benzerleri müslüman olunca, zalim efendileri o zamana kadar uyguladıkları işkenceyi daha da korkunç boyutlara vardırdılar. Kimileri bir ayağı bir deveye diğer ayağı da başka deveye bağlandıktan sonra develer farklı yönlere çekilerek bedeninin ikiye bölünmesi; sıcak kumlar üzerine yatırılıp üzerine ağır kayalar konularak saatlerce güneşin altında bekletilmesi, yağlı kırbaçlarla yoruluncaya kadar dövülmesi; cariyelerin, bir genelevi kadını gibi fuhuş sektöründe çalıştırılıp para kazanmaya mecbur edilmesi gibi....
İslam köleliği daha önceki inanç, felsefe ve uygarlıklarda kökleşmiş bir kurum olarak hazır buldu. Müslümanlarında; hatta Hz. Muhammed’in de peygamberlik döneminden önce bir kölesi, peygamber olduktan sonra da bir cariyesi var idi. Doğal olarak İslam bu kurumu hemen ve bir çırpıda kaldırma yoluna gitmedi. Mesela, Zeyd b. Harise yedi yaşlarında küçük bir çocuk idi. Bir baskın sonucu Şam yöresinde mukim olan ailesinden zorla koparılarak kaçırılmış ve Mekke de, köle pazarında satılıyordu. Dul ve zengin bir kadın olan Huveylit b. Esed in kızı Hatice işlerini gördürmek için Zeyd i satın almış ve kendisine köle edinmişti. Hatice, Hz. Muhammed ile evlendikten sonra kölesini kocasına hediye etti. Böylelikle Hz. Muhammed in de peygamberlik öncesi hayatında bir kölesi oldu.
Zeyd in akrabaları ticaret amacıyla gittikleri Mekke de onu görünce hemen tanıdılar. Memleketlerine döndükleri zaman babasına, Zeyd i mekke de gördüklerini haber verdiler.
Zeyd in babası ile amcası çocuklarını almak için Mekke ye geldiler. Hz. Muhammed i buldular ve O ndan, bedelini ödemek şartıyla çocuklarını kendilerine vermesini istediler. O da, Zeyd e soralım; eğer sizinle gitmek isterse alın götürün, dedi. Zeyde soruldu. O, babasıyla gitmek istemedi ve yeni efendisinden çok memnun olduğunu, dolayısıyla onun yanında kalmak istediğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Muhammed Zeyd i kucağına aldı, okşadı ve orada bulunanlara: “O halde biliniz ki, ben de Zeyd’i azat ettim ve kendime evlatlık edindim. Artık Zeyd hürdür. Bundan sonra Zeyd benim oğlum, ben de onun babasıyım. O bana varis olacak ben de ona varis olacağım.”dedi.
Bu kısa konuşmadan sonra Zeyd, o bölgede cari geleneğe göre, artık Hz. Muhammed in oğlu, o da Zeyd in babası olmuştu. Hicretin beşinhci yılında indirilen 33. Ahzab suresinin 4 ve 5. Ayetleri gelinceye kadar herkes onu “Zeyd b. Muhammed”yani “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağırıyordu.[15]
İslam dini, Arap toplumunda tarihi bir olgu olarak hazır bulduğu bu kurumu, konjonktürel durum gereği tebliğin ilk yıllarında ve bir çırpıda kaldırma yoluna gitmedi. Çünkü bir toplumda asırlardan beri benimsenip yaşanmakta olan, köklü bir geleneği birden bire kaldırmak oldukça zordur. Hatta bu iş, abesle iştigal dahi sayılabilirdi. İnsanı bir hayvan gibi alıp satan, onu bir geçim kaynağı olarak görüp, ticaret metaı haline dönüştüren ve her türlü hizmetinde, tabir caizse, tepe tepe kullanan insanları bundan vazgeçirmek, tıpkı çocuğun elinden oyuncağını almak gibi bir şey olurdu.
İşin, göz ardı edilemeyecek derecede önem arz eden bir başka yönü daha var. Şöyle ki, kölelik kendi içinde bastırılmış bir bilinç olarak ruhuna işlemiş olan insanları birden bire ‘sen hürsün’ diyerek salıvermek, onlar açısından da bir kısım ekonomik ve psiko-sosyal problemlerin doğmasına sebep olabilirdi... öncelikle ‘efendilerdeki’ sahte üstünlük ya da kendi özüne aykırı efendilik bilincini yıkmadıkça; kendileri gibi insanlara reva görülmekte olan insanlık dışı bu muameleyi inananların zihinlerden gidermedikçe, köleliği kaldırmak mümkün değildir. Akl-ı selim sahiplerine, hasbe’l-kader bugün ellerinin altına düşmüş ya da düşürülmüş olan bu zavallı insanlaın de birer insan olduğu, kendisi gibi sadece Allah’ın kulu olup aynı özlük haklarına sahip olarak dünyaya getirildiği gerçeğini itiraf ettirmedikçe; daha önemlisi, hal böyle devam ettiği sürece kendilerinin de bir gün onlarınyerinde olma ihtimalinin akıldan pek uzak görülmediği olgusunu düşündürmedikçe... kölelik ve cariyelik müessesini toplumdan kaldırmak hakikaten zordu.
İşte bu yüzden İslam, atılması gerekli ilk ve en önemli adımı attı; bütün insanların Allahtan başkasına kul, köle olamayacağı; gerçek efendilik ve Rabliğin yalnız Allah’a özgü, kulluğun da yalnız O na has olduğu gerçeğini inananların kalplerine yerleştirdi. Her şeyden önce mü’min bir kölenin Rabbini tanımayan, O’na saygı duyup itaat etmeyen, putlara tapan hürlerin hepsinden çok daha iyi olduğu; onlarla kıyaslanmayacak kadar üstün ve diri/hayy, gerçek bir insan[16] olduğu esprisini tanıttı. Mü’minlerin, hür-köle farkı olmaksızın birbirlerinin, sadece kardeşi olduğu ilkesini ve birbirlerine karşı üstünlüğün, ancak takva yarışında ortaya çıkabileceği gerçeğini açıkladı.
Kim olursa olsun... etnik kökenine, sosyal hayattaki statüsüne ve kimliğine bakılmaksızın toplumdaki zayıf insanlara yardım etmenin insani bir görev olduğu düşüncesini mü’min kalplere sevdirdi. Tarihten gelen köle ve cariye anlayışını öncelikle zihin planında değiştirip güzel bir böçimde yeniden düzenlemeyi esas aldı... bu hususta amacına ulaştıktan sonra insanı köleleştirme geleneğini tedrici olarak toplumdan uzaklaştırdı... tabii ki bu iş öncelikle Medine de ve Müslümanlar arasında, sonra Müslümanların hakim oldukları Arap yarımadasında ve daha sonra da bu yüce dinin ulaşabildiği her yerde kademe kademe gerçekleştirilmiş oldu.
Şimdi, Kuran ve Sünnetten tespit edebildiğimiz kadarıyla İslam ın, kölelik anlayışına getirdiği değişikliği ve bu hususta vazettiği dini, ahlaki, hukuki ve sosyal ilkeleri maddeler halinde belirtmeğe çalışalım. İslam ın tatbikata koyduğu bu süreci açıklarken, özel durumlar ve hitaplar hariç, köle ve cariye yerine, genel anlamda hep köle kelimesini kullanacağımızı da belirtmek isterim.
1- Din Kardeşliği İlkesinin Müslümanlar Arasında Yerleştirilmesi:
Biliniyor ki, Rasülüllah (s.a.v.) Mekke den Medine ye hicret ettiği zaman, muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik/ muahat ilkesini başlattı. Bu ilke, daha sonra Kur an da “Mü’minler, ancak kardeştirler.”[17] ayetinde ifadesini bulacaktır.... Böylece Hz. Peygamber, hem Müslümanlar arasında bir yardımlaşma geleneğinin ilk nüvesini atmış oldu hem de, daha işin başındayken Mekke’li-Medineli veya yerli-yabancı; soylu-soysuz; beyaz-siyah, hür –köle gibi temelinde fitne bulunan bölücü ayrımlara ve ikiliklere fırsat tanımadı. Artık bu toplumda “Kelimeteyni”; Kelime-i Şehadeti[18] ve Kelime-i Tevhidi[19] söyleyen herkes mü’mindir ve birbirinin din kardeşidir. İslam’ın bu evrensel ilkesi gereği bundan sonra, hiç kimsenin geçmişi, soyu, sopu... söz konusu edilemezdi.
Allah Teala da buna paralel olarak şu prensibi koydu: “Eğer evlat edindiğiniz kimselerin babalarını biliyorsanız, onları babalarına nispet ederek adlandırın. Babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınız ya da amca oğullarınızdır.”[20]
O halde mü’min köle ve cariyeler mü’minlerin dinde kardeşleridir. Onların köle ya da cariye statüsünde bulunuyor olmaları asla önemli değildir....
Hz. Peygamber, “Ey mü’minler! İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada mü’min olamazsınız...”[21] hadisiyle Müslümanların arasında ‘kardeşlik ilkesinden başka bir de zorunlu olarak ‘birbirini sevme’ ilkesini koydu.
Başka bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Mü’minler, birbirinize hediye takdim ediniz. Çünkü hediyeleşmek kalplerden kini giderir ve kardeşler arasında sevgi ve yakınlığın gelişmesine katkıda bulunur.”[22]
Böylelikle mü’minlerin uymaları gereken temel politika belirlenmiş oldu. Buna göre iman ettikten sonra Müslümanlar arasında, hür ve köle ayırımı gibi yapay ve insanlık dışı ayrımların yeri yoktu. Dolayısıyla mü’minler arasında bu ve benzeri ayrılığa ve farklı muameleye gidilemezdi.
Görülüyor ki İslam, inanan insanları, sadece mü’minler ve Müslümanlar kategorisinde değerlendiriyor, onlar için bu temel politikaya aykırı başka bir kimliği; kişisel meselelerin dışında asla tanımıyordu. İnananlar arasında ‘üstünlüğün ancak takvada olduğu’ prensibini vurgulayarak inananları, Allah ve Elçisinin belirlediği çizgide kalmaya zorluyordu...
İşte bu politika sebebiyle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Köle ve cariyeleriniz, Allah’ın elinizin altına verdiği kardeşlerinizdir. Kimin taht-ı yedinde bir din kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin; onları gücünün yetmeyeceği zor işlerle görevlendirmesin... eğer zor bir iş emretmişseniz, ona mutlaka yardım ediniz![23]
2-Köle ve Cariyelerin Birbirleriyle Evlenmelerine İzin Verilmesi ve Bir Aile Kurmalarının Sağlanması :
İslam, dünya düzeyinde köleliği gerekli kılan şartlar ortadan kalkıncaya kadar her fırsatta köleleri hürriyetlerine kavuşturmak için imkan hazırlamaya gayret göstermiştir. İşte bu fırsatlardan biri de toplumu fuhuştan arındırmak maksadıyla öncelikle efendilerini, sonra da toplumu köleleri evlendirmekle görevlendirmiş olmasıdır. [24]
Hem toplumu fuhuştan arındırmak hem de kölelere, sosyal hayatta yeni bir imkan sunmak amacıyla Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur.
“Ey İnananlar! İçinizden evlenme durumunda olan dul ve bekarları, bir de evlenmelerinde hayır gördüğünüz köle ve cariyelerinizi evlendiriniz. Şayet bunlar fakir iseler, biliniz ki Allah, onların ihtiyaçlarını lütfuyla karşılayacaktır.”[25]
Bu ayetin gelmesiyle birlikte köle ve cariyeler, tarihte ilk defa ilahi bir yasa ile insanca bir muameleye tabi tutulmuş oldular. Toplumda sosyal bir statüye kavuştular. Biri ailenin beyi, diğeri de hanımı kimliğini kazandılar. Böylece hürriyeti ellerinden alınmış olan bu insanlarda aile yuvası kurma ve çocuk edinme hak ve imkanına sahip oldular. Bu imkan, onlar için daha başka imkanların da doğmasına sebep oldu. Mesela İslami ilimlerin tedvini döneminde bir disiplin haline gelecek olan İslam hukukuna göre, bir cariye evlendikten sonra bir başkasının nikahlı hanımı olduğu için, artık sahibi onu yatağına alamazdı. Çünkü bir Mü’minin taht-ı nikahında bulunan kadınla evlenmek yasaktır:
“Size anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz... haram kılındı. Harpte esir aldığınız kadınlar hariç,[26] evli kadınlar da size haram kılınmıştır.”[27]
Bu ayette ‘evli kadınlar’ diye çevirdiğimiz ‘el-muhsanat’ kelimesi Kur’an da üç manada kullanılmıştır: 1- Hür ve mü’min kadınlar,[28] 2- İffetli kadınlar,[29] 3-Evli kadınlar. ‘Muhsanat’ kelimesinin bu ayette, ‘halen bir başka mü’minin taht-ı nikahında bulunan mü’min kadın’ manasında kullanıldığı açıktır.
3- Hür Mü’minler Cariyelerle Evlenmelerinin Tavsiye Edilmesi:
Alemlerin Rabbi Yüce mevla inananlara, Nur suresinin 32. Ayetinde, evlenmesi uygun olan köle ve cariyelirini, önce birbirleriyle evlendirmelerini emretmişti. Sonra da hür bir kadınla evlenmeye imkanı olmayan mü’minler için şöyle buyurdu:
“İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınızla evlensin. Allah sizin imanınızı çok iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. O halde sahiplerinin izni ve iffetli olmaları, zina etmemeleri bir başkasının metresi olmamaları şartıyla onlarla evlenin. Örfe göre mehirlerini de verin...” [30]
Bakara suresinin 221. Ayetinde ise, ne kadar çekici olursa olsun, bir mü’minin, müşrik bir kadınla evlenmektense iffetli mü’min bir cariye ile evlenmesinin daha hayırlı olacağı tavsiye ve ifade edilmiştir: “...müşrik bir kadınla evlenmektense mü’min bir cariye ile evlenmek daha iyidir.”
Cenab-ı Allah bu tavsiyeleriyle, İslami ölçüler açısından bir mahzuru olmadığı halde bu konuda geleneğin müsaade etmediği bir “olmaz!!!...” ı, yani ‘hür bir mü’min ile, mü’min de olsa, bir cariye, resmi bir akitle evlenemez...’ geleneğini yıkmak istediği açıktır.
Bir cariye için, toplumda yaygın bir biçinde kullanılan isimlendirmeye aykırı olarak “genç kızlarınız” ifadesinin kullanılmış olması, toplumdaki statüsüne karşın “hepiniz birbirinizdensiniz” gerekçesiyle hür bir mü’minle eşit olarak nikah akdi yapmış olması ve hür bir kadın gibi mehrini tam olarak alması... İslam’ın bu hususta gerçekleştidiği büyük bir reformtur.
Yukarıda olduğu gibi cariyeler için düzenlenen bu imkan, onlar için bir başka imkanı daha doğurmuştur. Mesela İslam hukukuna göre, bir cariye, efendisiyle veya başka birisiyle evlendikten sonra, ondan çocuk doğurursa, ‘ümmül veled’ adını alır ve yarı yarıya hür sayılır. Kocası öldükten sonra ise, tamamen hür olur.
4-Hür Kadınlara Azatlı Kölelerle Evlenmelerinin Tavsiye Edilmesi:
Belki de Hz. Peygamber az önce söz konusu ettiğimiz ayettende cesaret alarak kendisinin azatlı kölesi Zeyd b. Harise için halasının kızı Zeyneb’e dünür gitti... Zeynep, “Ben bir köle ile mi evleneceğim?” diyerek Rasülüllah’ın bu isteğini başlangıçta beğenmedi ve geri çevirdi. Böylece aşağıdaki ayetin indirilmesine sebep oldu. Yüce Allah, bu ayette özel olarak Zeyneb’e, genel olarak da bütün Müslümanlara şöyle buyuruyordu:
“Allah ve Elçisi, bir konuda hüküm vermişlerse, artık mü’min erkek ve kadınların o işlerinde tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Elçisine karşı gelirse, bilsin ki, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.”(Ahzab,33/36)
Bu ayet indirilince Hz. Peygamber, hem Allah ın elçisi hem de Zeyd in elçisi sıfatıyla Zeynebe tekrar gitti ve bu ayeti okudu. Artık Allah a ve Elçisine karşı gelmenin vehametini gören Zeynep istemeyerek de olsa: “Madem ki Allah da böyle istiyor. Ben de Zeyd ile evlenmeyi kabul ettim.” Dedi ve evlendiler...
İslam Hukukunda, normal şartlarda evlenmek isteyenler arasında’kefaet’ ya da ‘küfüvv’, yani evlenecek eşler arasında azami ölçüde denklik hususu, başlı başına ve önemli bir konu olarak üzerinde durulur. Fakat Zeyd ile Zeyneb in evlenmesinde bu husus bilerek gözetilmemiştir. Çünkü, Allah ve Rasülü, böyle bir evliliği gerçekleştirmekle, mü’minlerin zihinlerindeki, azatlı da olsa ‘köle ile hür bir kadın evlenemez!!!... anlayışını yıkmak gibi yüce bir maksadı gerçekleştirmek istiyorlardı. Aynı rutin dışı uygulama istemediği halde, bizzat Rasülüllahın başına geldi. Şöyle ki, “bir evlatlık hanımını boşadıktan ve onunla ilişkisi tamamen sona erdikten sonra , evlat edinen kimsenin evlatlığının boşadığı o kadınla evlenmesinde hiçbir sakınca olmadığının gösterilmesi” ve bu hususta geleneğin engel olmaktan çıkarılması için o da Cenab-ı Allah ın emrine uyarak Zeyd in boşadığı Zeynep ile evlenmek zorunda kalmıştır.[31] Peşpeşe gelen bu iki uygulamadan anlaşılıyor ki, insanlık adına ve yararına önemli bir amacı gerçekleştirmek söz konusu olduğu zaman sosyal hayatta böylesi rutin dışı uygulamaların olmasıda kaçınılmazdır....
5-Mükatebe/Akdedilen Bir Sözleşme ile Hürriyetin Satın Alması:
‘Sağ elinizin malik olduklarından biri sizinle yazışıp hürriyetini satın almak istediğinde, eğer siz, onlarda bir hayır görüyorsanız hemen onlarla yazışınız ve Allah’ın size verdiği malından onlara veriniz....’
Mükatebe, kelime manası itibariyle yazışmak, karşılıklı bir sözleşme akdetmek demektir. Asım Efendi kamus tercümesinde bunu şöyle tarif etmiştir: ‘Mükatebe, bir memlükün tediyesini /ödeme taahhüt ettiği bir bedel mukabilinde azat olmak üzere kendisini efendisinden satın alması akd ve muamelesidir.’[32]
Bu ayette mü’minlere emredilen şudur. Diyelim ki bir köle ya da cariye efendisinin huzuruna çıktı ve dedi ki, ‘benim bedelimi ve ödeme süresini belirle. Ben senden hürriyetim satın almak istiyorum.’
Bu talepte bulunan kölenin sahibi, onun durumuna bakacak. Şayet bu şahsın hürriyetine kavuşması hem kendisi açısından hem de mü’minler açısından hayırlı bir iş olacaksa, yani, en azından topluma ya da kendisine zararlı bir kimse olmayacağı kanaati kendisinde varsa, hemen onunla sözleşmenin gereğini yerine getirdiği takdirde, hürriyetin kazanmış olacaktır. Bundan sonra o şahıs, hür bir kişidir ve hiç kimse ona köle muamelesi yapamayacak.[33]
Sözleşme yapıldıktan sonra artık kölenin malı kendisine aittir. Ödemesi gereken bedeli biriktirebilmesi için yaptığı her işin ücretini alır. Ayrıca zekat gelirlerinden kendisine bir pay verilebilir.[34]
Diyelim ki köle ile efendisi arasında akdedilen sözleşmeye göre, iki yılda bin dolar ödemek üzere sözleşme akdedildi. Fakat süre doldu, ama ancak beş yüz dolar ödeyebildi. Beşyüz dolar eksik kaldı. Allah Teala böylesi bir durumda mü’minlere şöyle emrediyor: ‘Allah’ın size verdiği malından onlara verin’ eksiklerini tamamlayın. Hürriyetine kavuşturmaya söz verdiğiniz şahsın hürriyetine engel olmayın....
‘Eğer söz, onlarda bir hayır görüyorsanız!’ Bundan kasıt, öncelikle kölenin Müslüman olması, sonra da geçimini temin edebilecek müsait bir ortamın bulunması, maddi güç ve sosyal hayata intibak edebilme kabiliyetinin olmasıdır, denilebilir.
Seyyid Kutub demiştir ki, ‘Köle serbest kaldıktan sonra kazanma yeteneğine sahip olmadığı, insanlara yük olmaktan kurtulmadığı, yani biçimsel özgürlükten daha pahalı, daha ağır şeyleri satmak suretiyle yaşamak için pis yollara düşmekten kurtulmadığı sürece gerçek anlamda özgür olamaz. İslam , toplumu arındırmak için köleyi serbest bırakır, yeniden ve daha şiddetli, daha tehlikeli bir biçimde kirletmek için değil.’[35]
Bu demektir ki, bir köle ya da cariyenin, efendisi ile mükatebe yapmış olması demek, artık onun, o meblağı ödeyebilsin ya da ödeyemesin.... her hal-u karda hürriyetin kazanmış olması demektir. Maddi imsansızlık, bu hususta bir engel teşkil etmez.
6-İnsan Onuruna Yakışmayan ‘Köle’ ve ‘Cariye’ Sözünün Yasaklanması:
Yüce Allah temel hak ve özgürlükleri, zorla ellerinden alınan bu insanlar için Kur’an’ da hep ‘Sağ ellerinizin malik oldukları’ ve ‘gençleriniz, genç kızlarınız’ tabirlerini kullanır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi kul, köle ve cariye manasına gelen ‘abid’ ve ‘eme’ kelimelerini, sadece iki ayette ve toplam üç defa kullanmıştır. Bu iki ayette de, mü’min erkeklere, mü’min cariyelerle evlenmeleri tavsiye ediliyor; ‘onları evlendirin’ ve ‘onlarla evlenin’ buyuruluyor.... bu da Kur’an üslubu ndaki , ‘maksadın açıklığı ve belirtilen kimselerin net olarak anlaşılması’ prensibi sebebiyledir.
Ayrıca Allah, 24.Nur suresinin 33. Ayetin devamında ‘ La tukrihu feteyatikum ala’lbiğai’ yani, ‘ Genç kızlarınızı iffetsizliğe ve zinaya zorlamayın...’ buyururken, yine aynı hassas dili kullanmaktadır. Kasdı, zina yoluyla efendisine para kazanması emredilen cariyeler olmasına rağmen, onlar için Arapça da yaygın olarak kullanılan ‘ima’ sözünü değil de övgü ve beğeni ifade eden ‘genç kızlar’ , ‘tazeler’ manasına gelen ‘feteyat’ sözünü kullanmıştır....
Yüce Allah’ın bu hassasiyeti, hiç şüphe yok ki, Müslümanlar icçin bir mesaj idi. Ki bu sahabilerine, birbiri ardına tavsiyelerini sıraladı. Mesela, ‘kimse elinin altında bulunanlara ‘Kulum, cariyem! Demesin.’ Buyurdu. Köleleri dövmeyi sövmeyi ve kötü sözler söylemeyi yasakladı. Hatta bir mü’min , kölesini dövmüşse o şahsa, dövdüğü köleyi kefaret olarak azat etme mecburiyetini getirdi.[36]
Ebu Hüreyre demiştir ki, Rasülüllah ‘s.a.v.’: ‘Kimse elinin altında bulunanlara ‘Kulum, cariyem! Demesin’buyurdu. Çünkü bütün insanlar başkasının değil, yalnız Allah’ın kuludur. O da onların gerçek veli nimeti ve gerçek sahibidir.’[37]
Görülüyor ki bu hadisle Hz. Peygamber, kölelere reva görülen alçaltıcı ve insanlık sahibinin Yüce Allah olduğu gerçeğini ihtar ediyor.
Ayrıca her mü’minin köle ya da cariyesine giydiğinden giydirmesi, yediğinden yedirmesi, aynı sofraya oturup, birlikte yemek yemesi.... de Hz. Peygamberin bu konudaki tavsiyelerindendir.[38]
Rasulüllah ‘s.a.v.’ nin bu tavsiyeleriyle amacı, bu insanları köle ve cariye muamelesinden uzaklaştırarak ev halkının bir bireyi olduğu anlayışını zihinlere yerleştirmektir. Çünkü Allah’ın Elçisi daha sonra da şi tavsiyede bulunacaktır: ‘Kimin bir cariyesi olur da onu güzel bir biçimde eğitip yetiştirir, sonra da evlendirirse onun için iki ecir vardır...’[39]
Bir köle ya da cariyeyi eğitip İslam ahlakı üzere yetiştirdikten sonra hürriyetine kavuşturmak ve kendi eliyle evlendirmek... ancak bir anne ve babanın öz evlatlarına yapabileceği bir şeydir. Bütün bunların yaşandığı bir toplumda köle ya da cariye mefhumu kalır mı?...
7- Hiçbir Mü’min Elinin Altındaki İnsanı İffetsizliğe Zorlayamaz!
Bir kimse mü’min olduktan sonra, artık onun İslam toplumunda hür ya da köle olması hiçbir şey ifade etmez!.. Çünkü mü’minler birbirlerinin kardeşleridir.[40] Hepsi de insan olmaları hasebiyle birbirindendir[41] ve eşittirler. Hz. Peygamberin ifadesiyle, ‘bir tarağın dişleri gibi...
Köleler de imkanları ölçüsünce Allah’a kulluk ve takva yarışına katılabilirler. Hiçbir mü’min, onları bu bilinç ve yarıştan alıkoyamaz. Ancak mal ile ibadet konusunda sorumlulukları yoktur. Bu yüzden onların, hürriyetine kavuşuncaya dek zekat verme, hacca gitme mükellefiyeti olmaz.
Allah katında en değerli olan, ancak takvaca en üstün olan kimsedir.[42] Bu yüzden köle ve cariyelerin de, imkanları ölçüsünde Allah’a kulluk yarışında bulunmaya hakları vardır. Sosyal hayatta iffetli , namuslu ve temiz bir mü’min olarak yaşamak onlarında hakkıdır. Binaenaleyh hiçbir mü’min bu kimseleri iffetsizliğe ve hayasızlığa zorlayamaz...
‘... dünyanın geçici menfaatini elde etmek maksadıyla iffetli yaşamayı seçen ‘genç kızlarınızı’ fuhşa zorlamayın. Kim zorlarsa, bilinsin ki Allah ikrah sonucu o kızların yaptıklarını bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.’[43]
Nakledildiğine göre, münafıklarınbaşı Übey b. Selül’ün Muaze ve Müseyke adında iki cariyesi vardı. Übey, bu cariyelerine zina yaparak kendisine para kazanmalarını emrediyor, bunu yapmadıkları içinde onları dövüyordu. Bu iki cariye geldri ve Übey’i kendilerine yaptıklarından ötürü Rasülüllah’a şikayet ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber bu cariyelerin alıkonulmasını emretti. Übey b. Selul: ‘bizi Muhammed’in elinden kurtaracak yok mu ?Cariyelerimizi elimizden alıyor! Diye bağırıp çağırmağa başladı. İşte bu ayet, bu zat ve benzerleri hakkında indirildi.[44]
Böylece, cariyelerin para kazanmak amacıyla zinaya zorlayan böylesi karaktersizlerin davranışı yasaklandı. Kendi sitekleri dışında zorlanmaları durumunda yaptırılan fuhuş sebebiyle cariyelere bağışlanma ve merhamet sözü verildi.
8-Savaş Esirlerinin Köleleştirilmesine Son Verilmesi:
İnsanlar arası ya da ülkeler arası menfaat kavgaları devam ettiği sürece savaşlar da sona ermeyecektir. Bunun tabii sonucu olarak esirler, onlarla ilgili sorunlar da insanlık tarihiyle sürgit yaşayacaktır.
Tarih boyunca, alınan savaş esirleri şayet mübadele yoluyla veya belli bir bedel ya da menfaat karşılığında karşı tarafa iade edilmemişse, ya toplu halde öldürülmüş ya da köleleştirilmiştir. Esirleri karşılıksız olarak salıvermek, sadece müslümanların erdemidir. Bu ilke bedir savaşından çok sonra gelen şu ayetle bir yasa niteliğini almıştır:
‘inkar edenlerle savaşta karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Onlara hakim olup elinize geçirdiğinizde bağı sıkı tutun... Sonra da onları, ya iyilik olmak üzere veya fidye karşılığında salıverin gitsinler....’[45]
Bu ayetten anlaşılıyor ki, savaş esnasında savaşın gereği ne ise, o yapılmalıdır. Düşman mağlup edilip sağ kalanları esir alındığında, iyice hakimiyet sağlayıhp her tüdrlü savaş tehlikesi ortadan kalkıncaya kadar esirlere mukayyet olunmalı. Savaşın riski tamamen ortadan kalktıktan sonra ise esirler için iki çeşit muamele tavsiye edilmiyştir: a. Düşmanın da olsa; ya hiçbir bedel ödettirmeden insana, insanca muamele anlamında salıvermek. Her halde bir insan için bundan daha büyük iyilik olmaz... b. Ya da fidye karşılığında Salıvermek. Ama her iki halde de salıvermek....
Az önce de işaret ettiğimiz gibi Hz. Peygamber buayet gelmeden çok önce yapılan Bedir savaşından alınan esirlere de benzeri bir hükmü uygulamıştır. Ödeyebilecek durumda olanlardan fidye aldı ya da fidyeleri Mekke’deki yakınları tarafından gönderildi, bir kısmını da hiç fidye almadan serbest bıraktı. Fidye almadıklarından okuma yazma bilenlere, Müslümanlara okuma, yazma öğretmeleri şartını getirdi ve böylelikle serbest bıraktı. Sadece iki esiri: Ukbe b. Muayt ile Nadr b. Haris’i kişisel birmeseleden ötürü yargıladıktan sonra öldürttü ki, zaten ub iki kişi, ölüm cezasın çok önceden hak etmişlerdi... Aynı sebeple Mekke’nin fethi sırasında beş kişiyi öldürtmüştür.[46]
Hz. Peygamber bir de Kurayza oğullarından savaşır durumda olanları öldürttü. Biliniyor ki bu Yahudiler Allah’ın elçisiyle ne zaman bir saldırmazlık anlaşması yaptılarsa, hepsinde kalleşçe anlaşmanın şartlarına uymadılar. En son olarak da Hendek savaşında anlaşmayı bozarak Ahzab’a yardım ettiler ve Müslümanlara çok sıkıntılı anlar yaşattılar. İşte bu son tavırları sebebiyle Kurayza oğulları kuşatma altına alındı, bir süre sonra teslim oldular. Kadınları, çocukları ve yaşlıları hayatta bırakıldı; savaşacak durumda olanları ise topluca öldürüldüler.[47]
İslam da savaş, yer yüzündeki barışı sağlamak, insanların hak ve özgürlüklerini savunmak içindir. Barışı bozan ya da bulundukları çevrede insanlara huzur vermeyen zalim topluluklarla savaşmak, bir bakıma insanlık onurunu savunmak demektir. Bozguncu, terörist toplulukları yok etmek, zulümlerine son vermek ve yer yüzünde sükun ve barışı tesis etmek tüm insanlar için asli ve yüce bir görevdir.[48] Bu ulvi görevin yapılmaması dünyanın fesada uğramasına göz yummaktan başka bir şey olamaz:
‘Şayet Allah’ın, insanların bir kısmın diğerleriyle ortadan kaldırması olmasaydı yer yüzü elbette fesada uğrardı. Kuşkusuz Allah, bütün insanlara karşı lütuf ve kerem sahibidir.’[49]
‘Şayet Allah’ın, insanların bir kısmını diğerleriyle ortadan kaldırması şeklindeki sünneti olmasaydı içlerinde Allah’ın adı bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar, camiler ve mescidler mutlaka harap edilirdi. Allah, kendisine yardım edenlere kesinlikle yardım eder. Kuşkusuz Allah güçlüdür, her zaman üstündür.’[50]
Bir insanın, yine başka bir insan tarafğından tüm özlük haklarının ve hürriyetinin elinden alınarak bireşya gibi kullanılması, yahut buna göz yumulması İslam’la, İslam’ın genel politikasıyla asla bağdaşmaz. Allah Teala kullarına zulmetmediği gibi başkalarının da zulmetmesine razı değildir. Özellikle bir müslümanın müslümana zulmü olacakşey değildir. İşte bu yüzden Yüce Allah, savaş esirlerinin köleleştirilmesi yolunu kesinlikle kapatmıştır.[51]
Ancak şartların ne getireceği tam olarak kestirilemez. Öyle zamanlar gelebilir ki, savaş esirlerini serbest bırakmak Müslümanların aleyhine bir takım beklenmedik olaylara da sebep olabilir. İşte böylesi durumlarda İslam’ın köleler hakkında getirdiği zihni değişiklik ve insani yaklaşım esas olmak şartıyla bu kurumun devamında yarar da görülebilir! Bu yüzden bu konuypu Seyyid Kutub’un şu görüşüyle tamamlamak istiyoruz:
‘köleleştirme, o zamanlar dünyada görülen bir durum ve genel olarak savaşlarda uygulanan bir gelenekti. İslam düşmanları tutsak ettikleri Müslümanları birer birer köle edinirken, İslam dini her durumda genel anlamlı ‘ Ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin.’ Ayetini uygulayamazdı. Dolayısıyla Rasülüllah bazı durumlarda bu ayeti uygulamış ve bazı tutsakları salıvermiştir. Bir kısmını da Müslüman tutsaklarla değişirken bazılarını verecekleri mal karşılığı salıvermiştir. Bir kısmını da müslüman tutsaklarla değişirken bazılarını verecekleri mal karşlılığı salıvermiştir. Başka bazı durumlarda köleleştirme uygulamasına başvurulmuştur. Bir gün gelir de bütün bloklar tutsakları köleleştidrmemeleri üzerinde görüş birliğine varırlarsa, o zamanda İslam biricik olumlu prensibine, ‘Ya karşılıksız veya fidye karşılığında salıverin. ‘prensibine geri döner. Çünkü köleleştirmeyi gerektiren şartlar ortadan kalkmıştır artık. O halde köleleştirme kesin olarak uygulanması gereken bir kural ve İslam’da tutsakların yapılacak işlemlerden birisi değildir.”[52]
9-Köle Ve Cariyeleri Hürriyetlerine Kavuşturmanın Salih Amel Olarak Değerlendirilmesi:
Karşılığı,bizzat yararlanan kişinin kendisinden değil, başka insanlardan da değil... yalnızca Allah’tan alınmak üzere satış işlemi, İslam’ın dışında hiçbir sistemde görülmesi mümkün olmayan emsalsiz bir ticaret usulüdür. Allah yolunda canını satmak da böyle!....[53]
Allah Teala mü’minlere, ahirette amel defteri sağ tarafından verilecek olan ‘ashabul meymene’den olmak ve iyiler muhsinin kategorisine girebilmek için, dünya hayatında muftlaka ‘zor bir yokuşu tırmanmış olmak’ gerektiğini hatırlatır.
‘Fakat, o nankör sarap yokuşu turmanmadı! Sarp yokuşu tırmanmak nedir, bilirmisin? O , bir boyunda kölelik zincirini kırmak veya kıtlık gününde bir yetimi ya da bir yoksulu doyurmaktır[54].
Başka bir ayette de, bir mü’minin gerçek iyiliğe ulaşabilmesi ve ‘iyilerden’ olması için en çok sevdiği malından bir kısmını köle ve cariyeleri hürriyetine kavuşturmak için harcaması gerektiği söylenir:
‘Len tenalu el-birra hatta tünfiku mimma tuhibbun.’ Yani, ‘ Sevdiklerinizden harcamadıkça gerçek iyiliğe eremezsiniz.’[55]
Gerçek iyilik’ yani ‘birr’ Bakara suresinde şöyle açıklanmıştır.
‘Birr, yüzlerinizi, sadece doğu ya da batı tarafına çevirmeniz değil!.. Birr: Allah’a ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan ve sevdiği halde malından yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere veren; boyunlardan kölelik zincirini kaldırmada harcayan kimsenin yaptıklarıdır....[56]
Demek ki gerçek iyiliğin ve iyilerden olmanın bir yolu da köle azat etmektir. Rasülüllah sav. Şöyle buyurmuştur: ‘Kim bir köleyi azat ederse, Allah da azat ettiği kölenin her organına karşılık o kişinin bir organını cehennem ateşinden azat edecektir.’[57]
İşte bu sebeple sahabiler, ellerindeki köle ve cariyeleri azat ettikten sonra, nerede bir mü’min köle ya da cariye görseler hemen onu satın alıp hürriyetine kavuqşturma yarışına girdiler. Böylece binlerce insanın boynundaki kölelik tasmasını çıkardılar.
Mesela şu ayette övülen kişilerden birinin Hz. Ebu Bekir olduğu söylenir . ‘Arınıp temizlenmek üzere malını veren gerçek muttakiler cehennemden uzaklaştırılacaktır. Bunlara göre nimetten dolayı Rabbinin rızasını gözetmekten başka teşekkürünü beklediği hiç kimse yoktur.”[58]
Hz. Ebu Bekir, hicretten önce sahipleri tarafından korkunç bir şekilde işkence edilmekte olan yedi köleyi, hem de yüksek değerlerdeki bir paha ile satın almış hürriyetlerine kavuşturmuştur. Hicretten sonra da yüzlerce köleyi hürriyetine kavuşturduğu söylenir.
İbn İshak’ın naklettiğine göre babası Ebu Kuhafe derdi ki, yavrucuğum, görüyorum ki hep güçsüz köleleri satın alıpazat ediyorsun. Şayet güçlü, kuvvetli köleleri alıpazat edersen seni korurlar, sana destek olurlar. Ebu Bekir:’Babacığım, ben buyaptıklarımı sırf Allah için yapıyorum. Ondan başkasından bir şey beklemiyorum .”[59] şeklinde cevap verdi.
10-İşlenen Günahların Kefareti İçin Öncelikle Köle Azat Edilmesinin Şart Koşulması:
Yine sadece İslamın erdemlerinden olupbaşka bir sistemde görülmesi mümkün olmayan cezalandırma usullerinden biri de köle azat etmektedir. Cenab-ı Allah, mü’minlerin işlediği bazı suçcları affetmesi için, mümükünse öncelikle bir kölenin hürriyetine kavuşturulmasını şart koşmuştur. Böylelikle hem suçlu, suçunun karşılığında bir iyilik yapmıyş oluyor. Hem de hürriyeti elinden alınmşı bir insan, hürriyet gibi büyük bir nimete kavuşturuluyor. Daha da önemlisi, uygulanan bu tecziye yöntemiyle eldeki köleler tüketilmiy oluyor. Öncelikle birkölenin azat edilmesi artı olan suçlar Kur’an-ı Kerim de şunlardır:
‘ Bir mü’mini hata ile öldüren kimse bir köle azat etmeli ve şayet maktulün yakınları, bir sadaka olur düşüncesiyle bağışlamamışlarsa bir diyet ödemelidir..[61]
Şu iki kefaret Kur’an da bulunmamakla beraber Hz. Peygamber’in tavsiyesi olarak sünnette yer almıştır.
Görülüyorki, Allah ve Rasülü eldeki köle stoklarını bir an önce tüketmek ve bu insanları hürriyetlerine kavuşturmak maksadıyla hata ile adam öldürme, yalan yere yemin etme veya yemininden cayma, zıhar gibi suçların tövbesi için öncelikle bir kölenin boynundaki kölelik zincirinin çıkartılmasını şart koşmuştur. Bu şartın yerine getirilmesi gerekirken imkanı olduğu halde bunu yapmayanın tövbesi makbul değildir. İşte bu da İslam’ın insana verdiği değerin güzel bir örneği olmalıdır.
11.Devlet Bütçesinden Bir Bölümünün Köle Azat Etmek İçin Ayrılması :
İslam’da mali vergi durumunda olan zekatlar devlet tarafından toplanır ve muhafaza altına alındığı beytülmalden sarf edilmesi gereken yerlere harcanır. Allah Teala zekatların sarf edileceği yerleri sekiz madde halinde şöyle belirlemiştir:
‘Zekatlar, Allah’tan bir farz olarak ancak:
1-fakirlere,
2-miskinlere,
3-zekat işleriyle görevli memurlara,
4-kalpleri İslam’a ısındırılanlara,
5-hürriyete kavuşturulacak kölelere,
6-borçlulara,
7-Allah yolunda olanlara ve
8-yolda kalmış olan yolculara verilmelidir. Allah bilir ve her şeyi yerli yerinece yapar. [66]
Ayette geçen ‘rikab’ kelimesi ‘rakabe / yerkubu’ fiilinden mastardır. Rağıb demiştir ki , ‘ El Rakabe’ bilinen uzuvdur. Yani boyun anlamındadır. Ancak - zikr-i cüz irade-i kül - kaidesince bedenin bütününede RAKABE denir. Fakat bu kelime örfte memluklar, yani köle ve cariyeler için isim olarak kullanılmaktadır. Bu münasebetle ‘rikab’ kelimesi “ köle azad etmek , bir insanın boynundaki kölelik tasmasını çıkarmak ” manasında terimleştirilmiştir. Asıl manası “gözetlemek , muhafaza etmek / göz hapsine almak ” demektir. ‘ El – Rakib’ “gözetleyici , koruyucu ” demektir.[67]
12. İnsana , İnsani Kimlik Ve Kişiliğinin İade Edilmesi:
Bir insan , sadece Cenab –ı Allah’a ibadet etmekle yükümlüdür. O’ndan başkasına kul, köle olamaz !.. Zira onu insan olarak yaratan , ona değer veren ,onun için en güzel yaşama şart, imkan ve ortamını hazıtlayan , en temiz ve kaliteli yiyeceklerle rızıklandıran Allah Teala’dır.İnsan bir çok varlıktan iyilik ve ikram görsede ona , dünyada ve ahirette mutlak iyiliği ve yardımı yapacak Allah’ tan başka hiç kimse yoktur . Buna rağmen insanın Allah’tan başkasına kul köle olması kendi kadr-u kıymetini gereğince takdir edememesi anlamına gelir ki , bu da insan oğlunun kendi eliyle kendisine yaptığı en büyük haksızlıktır.
İnsanların hepsi , insan olarak aynı değere sahiptirler. Bu yönden,birbirlerinden fazlaca hiçbir üstünlükleri yoktur. Ancak sosyal hayatın seviyeli bir biçimde devam ettirilebilmesi için mal ve güç bakımından birbirlerinden farklı olarak yaratılmışlardır.[68] Bu sebeple insanlar , birbirleriyle yardımlaşmalı;birbirinin işinde çalışmalıdır. Birinin işveren , diğerinin de onun ücretli işçisi olması, asla aşağılayıcı bir durum sayılmamalı... Zira hayat bu sistem üzerine kurulmuştur; hiçbir insan diğerinden müstağni yaratılmamıştır. Daima “ Altın kapılı, tahta kapılıya muhtaçtır...” Hayatın devam ettirilebilmesi ve seviyeli bir düzeyde yaşanabilmesi için bu yardımlaşma gerekli , hatta şarttır. Fakat yüce bir maksat için takdir edilen bu çeşit fer’i farklılıklar ya da üstünlükler , bir kısım insanların temel hak ve özgürlüklerinin tamamen alınmasına sebep teşkil etmemeli ve bir kısmını seyyid / efendi konumuna yükseltirken , bir kısmınıda köle derekesine düşürmemeliydi !
İslam, Allah’ın değer verip yücelttiği insanın, nisbi gücü elinde bulunduran hemcinsleri tarafından düşürülmesine ve layık olmadığı gayr-ı insani muameleleri reva görmesine razı olmadı.... İşte bu yüzden ortaçağda yaygın ve katı bir biçimde var olan bu insanlık ayıbının kaldırılması hiç olmazsa, insan onurunu kurtaracak bir biçimde yeniden gözden geçirilmesi gerekiyordu. Köleliği birden bire kaldırma yoluna gitmedi ama inananlar için vazettiği dini, ahlaki ve hukuki yasalar, verdiği öğütler ve teşviklerle köle ve cariye anlayışının zihinlerde öyle değiştirdi ki, artık Müslümanlar arasında bu ayıplı uygulamadan eser kalmadı.... tamamen insani bir anlayışa ve şekle büründü. Neticede Müslümanlar arasında köleler yepyeni bir kimlik ve kişiliğe sahip oldular. Artık hiç kimse onlara, eskisi gibi ‘kölem’, ‘cariyem’diyemiyordu. Asıl manası ‘kardeşim’, ‘dostum’; örfi manası ise ‘azatlım’olan ‘mevlaye’ tabiri kullanılıyordu.
Orta çağda bazı sadist ruhlu insanlar, behimi zevk ve arzularını tatmin etmek, süfli gayelerine vasıl olabilmek için yakaladıkları bir kısım zayıf insanları köleleştirir, bir kısım güçlü insanları da arenalarda, günlerce aç bırakılmış kaplanlarla kapıştırırken.... aynı çağda Arap yarımadasında doğan İslam güneşi, hasbe’l –kader böylesine gayr-ı insani muameleye tabi tutulan insanların acı ve ızdıraplarını dindirmek ve makus talihlerini geri çevirmekle meşgul idi. Onları hür insanlara önce mü’min kardeş, sonra veli yaptı. Sonra da layık oldukları konumlara yükseltti. Mesela Rasülüllah (SAV) hicretin yedinci yılında Zeyd b. Harise’yi , azatlı bir köle olmasına bakmadan, beş yüz kişilik bir ordunun başına ordu komutanı olarak atadı ve Şam cihetine, Romalılar üzerine gönderdi.[69] Aynı şekilde hicretin 11. Yılında henüz 19 yaşlarında bir genç olmasına rağmen Zeyd b. Harise’nin oğlu Üsame’yi aralarında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer gibi sahabenin büyüklerinin de bulunduğu bir ordunun başına komutan tayin etti ve yine Şam cihetine görevlendirdi... Hatta Üsame’nin yaşının küçük olduğunu ileri sürerek itiraz etmek isteyenlere Rasülüllah’ın cevabı şu olmuştu: ‘Babası Zeyd b. Harise de benim en çok sevdiklerimden biridir ve bu iş için layıktır. O da babası gibi görevini başarıyla sonuçlandıracaktır.’[70]
Bilhassa ilim ve sanat sahibi olan sahabiler, artık mevlalarını bir köle olarak kullanmıyor, onlara kendi ilimlerini ve bildikleri sanatı öğreterek toplumda ihtiyaç duyulan insanlar sınıfına yükseltiyordu. Mesela İbn Abbas’ın mevlası İkrime demiştir ki, ‘ Benim efendim İbn Abbas, ayağıma bukağı vurdu ve tam kırk yıl bana Kur’an’ı öğretti.’ İşte bu yüzden Tabiin döneminde Tefsir, Hadis;Fıkıh gibi ilim dallarında mevali denilen azatlı köle ve köle çocukları temayüz ettiler. Tefsir ilminde İkrime ve Mücahit , Fıkıh ilminde Sabit b. Cübeyr, Tasavvuf ilminde Hasen el-Basri... devrinin en büyük üstatlarıdır.
İşte bu, İslam’ın tamamen kaldıramadığı fakat, varlığıyla birlikte yok hükmüne irca ettiği kölelik anlayışının son tahlildeki akıbetidir. Esaret ve kölelik yeryüzünde tamamen kalkmadı ama, insanları köleleştirme fikri büyük oranda yok edildi denilebilir...
Sonuç olarak, Şark ile Garp arasında ilmi bir köprü kurmuş olan Muhammet Hamidullah’ın şu tespitini nakletmekle yetinmek istiyoruz:
‘Bu izahattan anlaşılıyor ki, İslamiyet böyle bir yüksek otoritenin örneğiyle köle ve cariyelere karşı tutumuyla uzun zamanlara hitap edecek reformları gerçekleştirmiştir. Ben İslam’dan başka cemiyetlerde azat olmuş kölelerin krallıklar kurup bunların sayılarının tarihe geçtiğine rastlamadım. Mısır da Memluklar, Kuzey Hindistan’da Gulamanlar, Güney Hindistan’da Adilşahiler azat olmuş gerçek köleler idiler. Bunların imparatorluk sülalesi dahi durdular. Ve hür doğmuş Müslümanlar, en ufak bir tereddüde dahi kapılmadan onların başkanlığını kabul ettiler. Valilik, kumandanlık gibi yüksek makamlara ulaştılar.’[71]
[1] Burada İslam’dan kastımız, Kur’ân ve Sünnet bütünlüğü içerisinde anlaşılması gereken İslâm Dini’dir. Daha sonra gelişen İslâm kültürünü kast etmiyoruz.
[2] Büyük Larousse, Milliyet, Köle Mad., XIV/7037.
[3] Ömer Demir – Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, İstanbul, 1993, s.220.
[4] İbn Manzûr, Ebu’ı-Fadl Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem (ö.711/1311), Lisânu’l-Arab, Beyrut,1968, ‘ABD’ mad. III/270.
[5] A.g.e., ‘RKK’ mad, X/124.
[6] Enbiya, 21/60.
[7] Nisâ, 4/25, Yusuf, 12/30, 36, 62, Kehf, 18/10,13,60, Nur, 24/33.
[8] Nur, 24/32,33; Bakara, 2/221.
[9] Nahl, 16/75.
[10] İbn Manzûr, a.g.e., XIV/7038.
[11] Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil (ö.256/870), es-Sahîh, İstanbul, 1315, Cihat, 70.
[12] İbn Manzûr, a.g.e., Aynı yer.
[13] İbn Manzûr, a.g.e., Aynı yer.
[14] İbn Manzûr, a.g.e., Aynı yer.
[15] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. M. Zeki Duman, Beş Sûrenin Tefsiri, Ankara, 1999, s.68-70.
[16] Kur’ân mantığına göre Mü’min diri, kâfir ise ölü; hatta kabirdeki ölü gibidir: “Sen ölülere işittiremezsin.” (Neml, 27/80; rûm, 30/52); “Sen arkalarını dönüp giderken sağırlara sesini duyuramazsın.” (Neml, 27/80; Rûm, 30/5); “Sen kabirdekilere duyurabilecek değilsin...” (Fatır 35/22); “Bu, sadece bir öğüt ve gerçekleri açıklayıcı bir Kur’ân’dır. Diri/hayy olan kimseleri uyarman için indirilmiştir.” (Yâsin, 36/70) “Sen ancak zikre/Kur’ân’a tâbi olan ve görmediği halde/ğayb Rahmân’a saygı duyan kimseleri uyarabilirsin...” (Yâsin, 36/11) Ayrıca bkz. Enfâl, 8/42.
[17] Hucurat, 49/14.
[18] Kelime-i Şehâdet: “Eşhedu en lâ ilâhe İlallâh ve Eşhadu enne Muhammeden Rasûlullah” sözüdür.
[19] Kelime-i Tevhîd: “Lâ İlâhe İllallâh Muhammedun Rasûlullâh” sözüdür.
[20] Ahzâb, 33/5. Bu âyet özellikle Hz. Muhammed, elçilik vazifesiyle görevlendirilmeden önce azat edip kendisine evlatlık edindiği Zeyd b. Hârise hakkında indirilmiştir. Buradac asıl sözü edinilenler, evlat edinilen çocuklardır. İbn Kesîr’in açıklamasına göre, “İslâm’dan önce evlat edinme usûlü vardı. Evlât edinilen çovuklar, genellikle savaştan sonra ele geçirilen ya da âni baskınlar sonucu, zorla ailesinden koparılıp köle pazarlarında satılan çocuklardan oluşuyordu. İşte bu sebeple biz, bu âyetle konumuz arasında böyle bir ilişki kurduk.
[21] Müslim, Ebû Huseyn Müslim b. El-Haccâc el-Huseyrî en-Nîsâbûrî (ö.261/874), es-Sahîh, (Tahkîk: Muhammed Fuad Abdulbâkî), Kahire, 1955, İman, 22,54,93.
[22] Tirmîzî, Ebû İsâ Muhammed b. İsâ es-Sevre (ö.279/892), es-Sünen, Kahire, 1937, Vela’, 6,2130.
[23] Buhârî, Itk, 14.
[24] Seyyid Kutup, Fî Zılâli’l-Kur’ân, (Çev. S. Uçan, V. İnce, M. Yolcu) ,İstanbul, 1991, VII/480-481.
[25] Nûr, 24/32.
[26] Müşrik ya da kâfir kocasından kaçarak mü’minlerin arasına hicret edip gelen mü’mine kadınlar, artık kocalarına helal olmadıkları için, mehir ödemek şartıyla bu kadınlarla evlenilebilir.
[27] Nisâ, 4/23-24.
[28] Nisâ, 4/25.
[29] Mâide, 5/5.
[30] Nisâ, 4/25.
[31] Bkz. M. Zeki Duman, a.g.e., s.107-113.
[32] Âsım Efendi, Ebû’l-Kemâl es-Seyyid Ahmed, el-Okyanûsu’l-Basîyt fî Tercemete’l-Kâsûsu’l-Muhît, İstanbul, 1305, I/459; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1960, V/3512.
[33] Bkz. Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (ö.671/1272), el-Câmî’ li Ahk^’ali’l-Kur’âni’l-Azîm, Kahire, tsz., XII/245; Fahreddîn er-Râzî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer b. Hüseyn el-Kuraşî, Mefâfîhu’l-Ğayb, Tahran, tsz., XXIII/218.
[34] S. Kutup, a.g.e., VII/481.
[35] S. Kutup, a.g.e., VII/482.
[36] Müslim, Eymân, 8,1657.
[37] İbn. Manzûr, a.g.e., III/271.
[38] Bkz. Buhârî, Itk ve Faziletleri, 14.
[39] Bkz. Buhârî, Itk ve Faziletleri, 16.
[40] Hucurat, 49/11.
[41] Nisa, 4/25.
[42] Hucurat, 49/13.
[43] Nur, 24/33
[44] Bkz. Kurtubî, a.g.e., XII/254; Kutup, a.g.e., VII/482.
[45] Muhammed, 47/4.
[46] Bkz. Kutup, a.g.e., VII/239-240; Elmalılı, a.g.e., VI/4371-78.
[47] Geniş bilgi için Bkz. M. Zeki Duman, a.g.e., s.91-92.
[48] Bu görev Kur’ân’da “Emr-i bi’l-Ma’rûf Nehy-i ani’l-Münker” olarak geçer. (Bkz. Âl-i İmrân, 3/104; Enfâl, 8/24-25; Tevbe, 9/71; Lokman, 31/17.)
[49] Bakara, 2/251.
[50] Hac, 22/40.
[51] Bazı ilim adamları bu âyetin Tevbe sûresindeki şu âyet ile nesh edildiğini söylemişlerdir:
“Haram aylar çıkıp/müşriklere tanınan dört aylık süre tamamlanınca, artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve onları her gözetleme yetinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse, artık yollarını açın. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Tevbe, 9/5.)
Bir çok müfessirin de söylediği gibi, bu âyet indirildiği zamanki konjonktürel durum ve Allah’ın/Rasulullah’ın çizdiği strateji açısından çok özel bir hükümdür. Şöyle ki, insanların hepsi Allah’ın kullarıdır. Bütün insanlar mükemmel bir biçimde yatarılmış ve kendilerine yüce yaratıcı tarafından değer vedilmiştir... Fakat insanlar, yaratılış amaçları doğrultusunda hayatları boyunca Allah’a kul olma ya da olmamaları şeklinde iki kategoriye ayrılmışlardır: 1- İnananlar, 2- İnkâr Edenler. İnananlar da Allah’ın sevgisine mazhariyetleri ölçüsünde derece derecedirler. Mes4elâ Allah Mü’minleri sever, Müttakîleri ise daha çok sever. İslâm’ı ihsan boyutunda yaşayan Sâbikûn ise, Allah katında bunların sevgisi ve yeri çok farklıdır... Aynı şekilde Allah inkâr edenleri sevmez. Münâfıklardan nefret eder. Müşrikles ise, O’na göre insan olmaktan uzaklaşmış; necistirler /Tevbe 9/28) Onlardan âdetâ tiksinir... Anlaşılıyor ki, Yüce yaratıcısına sevdiren de kendisi nefret ettiren de... Elbette O’nun sevdiklerine yaklaşımı ile nefret ettiklerine yaklaşımı aynı olmayacaktır...
Hicretin 8. yılında başlangıçta Medine de ekonomik ve siyasî bakımdan büyük bir güce sahip olan Yahudiler buradan çıkartılmış, siyasi otorite tamamen Müslümanların eline geçmişti. Artık müslümanların, faaliyetlerini Arap yarımadasında yaygınlaştırabilmeleri için dıştaki ezeli ve ebedi düşmanlarından bir biçimde kurtulmaları gerekiyordu. Bunun için de aralarında anlaşma bulunan Mekke’li müşriklere düşünüp taşınmaları için dört aylık bir süre tanınmış ve onlara şu mesaj verilmişti: Artık bu bölgede, putları Allah’ın yerine koyup, onlara tapınarak bu kutsal topraklarda yaşayamazsınız. Eğer putlarınızdan vazgeçmeyecekseniz, sizlere dört aylık bir müddet tanınmıştır. Bu süre içerisinde istediğiniz yere gidebilirsiniz. Aksi halde yakalandığınız yerde öldürüleceksiniz. (Bkz. Tevbe; 9/1-29)
İster beğenilsin, ister beğenilmesin! Bu, Yüce Allah’ın insanlık tarihinde uygulaya geldiği bir sünnetullah’tır. İnsânî kimliklerini yitirme pahasına da olsa, Allah’tan başkasına kulluk eden, kendi sapık inançlarını başkalarına deyeten ve başka dinlere saygılı olmayan terörist topluluklar, Allah’ın da yardımıyla bir biçimde ortadan kaldırılırlar... Bunlara yapılan da bundan başkası değildir... İşte bu yüzden diyoruz ki, Mekke’li müşriklere uygulanan bu uygulama stratejiktir ve öylelerine özgü bir uygulamadır. Bu hüküm, esirlerle ilgili âyetin hükmünü nesh etmez...
[52] Kutup, a.g.e., VII/242.
[53] Bkz. Tevbe, 9/111.
[54] Beled, 90/11-16.
[55] Âl-i İmrân, 3/92.
[56] Bakara, 2/177.
[57] Zeynüddîn Ahmed b. Ahmed b. Abdullatif ez-Zebîdî, (Çev. Ahmed Nâim, Sahîh-i Buhâri Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1970, VII/442.
[58] Leyl, 92/17-21.
[59] Bkz. Kutup, a.g.e., X/485; Elmalılı, a.g.e., VIII/5881-82.
[60] Nisâ, 4/92.
[61] Nisâ, 4/92.
[62] Mâide, 5/89.
[63] Bkz. Ahzab, 33/3; Mücâdele, 58/1-4; Geniş Bilgi İçin Bkz. M. Zek. Duman, a.g.e., s. 63-67.
[64] Bkz. Ebû Dâvud, Suleyman b. El-Es’âs es-Sîcistânî el-Ezdî(ö. 275/888), es-Sünen, (Tahkik: İzzet Ubeyd ed-De’âs),Şam, 1969, Savm, 2390; İbn .Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd, el-Kazvînî (ö.275/888), es-Sünen, (Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbâki), Kahire, 1975, Sıyâm, 1671.
[65] Müslim, Eymân, 1657.
[66] Tevbe, 9/60.
[67] Râgıb, el-Huseyn b. Muhammed el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân (Tahkik: Muhammed Ahmed Halefallah) Kahire, 1970, ‘RKB’ Mad. S. 201.
[68] Bkz. Zuhruf, 43/41.
[69] Bkz. Vâkıdî, Meğâzî, II/564; İbn Sa’d, Tabakât, II/90; Yâkubî, Tarih, II/71; (Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul, 1981, VI/94 ve devamından naklen)
[70] a.g.e., XI/8 vd.
[71] Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, (Çev. Salih Tuğ), İstanbul, II/22.
Not: Câriyelerin örtünmesi ile ilgili bilgi için bkz. Prof. Dr. M. Zeki Duman, Beş Sûrenin Tefsiri, Ankara,1999, s.250 vd.
Prof. Dr. Mehmet Zeki Duman
Sayın Belediye Başkanı, Sayın İlçe Müftüm, sayın büyüklerim ve değerli dinleyenlerim, sevgili hemşerilerim, konferansıma başlamadan önce hepinizi saygı ile selamlıyorum. Allah’ın selamı üzerinize olsun!
Peygamber Efendimizin: “Evveli rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennem azabından kurtuluştur.” Dediği ve “Kim iman ile, Allah rızasını düşünerek Ramazan ayı orucunu tutarsa, onun tüm günahları bağışlanır.” buyurduğu mübarek bir ayın son günlerini yaşamaktayız. Umarım hepiniz bu ayda Cenab-ı Allah’ın rahmetine ve mağfiretine gark olmuşsunuzdur…
Gölgesi üzerimize düşmüş olan Kadir Gecesi ve Ramazan Bayramınızı da şimdiden tebrik ederim. daha nice Kadir Gecelerine ve Bayramlara sağlık ve afiyet içerisinde erişmenizi yüce Mevla’dan niyaz ederim!
Aziz kardeşlerim
Bu hafta Camiler Haftasıdır. 2003 yılından beri T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir gelenk başlatmış olup bir hafta boyunca böylesi konferanslar, ilmî toplantılar, ve değişik etkinliklerle halka daha yakın olma çabası içerisindedirler. Biz de bu münasebetle burada bu konferansı veriyoruz. Bu haftanın nice hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’dan niyaz ediyorum.
Konferansımızın konusu DİN HİZMETLERİ, ÖNEMİ VE SORUNLARI…
Din, Allah tarafından vaz olunmuş ilahî bir kanundur. Amacı, insanları dünyada doğru yola iletmek ve her iki cihanda da mutlu ve müreffeh bir hayat yaşatmaktır...
İslam Dini evrensel ilahi /Semavî bir dindir. Elbette evrensel din evrensel bir vizyon ve evrensel bir hizmet gerektirir. Din hizmetlerinin gözden geçirilmesi, eksikliklerin ve aksakların görülmesi, daha iyi hizmetlerin verilmesi için bu hafta çok önemlidir.
Gerçi, Hristiyanlıkta olduğu gibi İslam’da, Allah’ın yeryüzünde gölgesi olarak kabul edilen, onun adına haramlar ve helaller belirleyen, yeni yeni emirler ve yasaklar koyan, söyledikleri her şey ilahî kabul edilen bir RUHBAN sınıfı yoktur. Ancak İslâm’da, kendileri de Cenab-ı Hakk’a ve Halka karşı sorumlu din hizmetçileri anlamında din görevlileri vardır.
İslam’da ilk ve en seçkin din hizmetçileri Peygamberlerdir. Onlar örnek vasıfları ve seçkin kişilikleriyle Allah’tan aldıklarını hem yaşamışlar hem de insanlara tebliğ etmiş aktarmışlardır.
Diğer insanlar ise Peygamberlerin yardımcılarıdırlar, gönüllü olarak Allah’ın dinine hizmet etmektedirler…
Hz. İsa, Yahudilerin kendisini öldürme girişimlerini hisseder etmez: من أنصاري إلي الله “Benden sonra Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?” Onları tanımak istiyorum, dediği zaman on iki havarisi نحن أنصار الله “Allah yolunda senin yardımcıların bizleriz…” [2] cevabını vermiş ve Hz. İsa’dan sonra, ölünceye kadar Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etmişler, insanlara doğru yolu göstermişler, ibadetlerde ve güzel ahlakta halka önderlik etmişlerdir…
İslâm Dininin en seçkin ve en son hizmetçisi “Hatemennebiyyin” [3] olan Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.v.).
إن تنصر الله ينصركم “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder, ayaklarınızı yere sağlam bastırır…” [4] ayeti sebebiyle tüm Müslümanlar Allah’ın Dininin yardımcıları ve hizmetçileridir, olmalıdırlar da. Çünkü Alla: “Ey iman edenler!” Havarilerin Hz. İsa’ya yardım ettikleri gibi, “siz de Allah’ın yardımcıları olun!” [5] buyurmuş Müslümanlardan dinine yardım etmelerine istemiştir.
İşte bu inanç ve vâad sebebiyle Resulüllah’dan (s.a.v.) sonra Sahabe-i Kiram, hep birlikte, Allah’ın dinini yaymak, yeryüzünü İslâm’ın nuruyla aydınlatmak ve insanlık âlemini İslam ile müşerref kılmak için mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad etmiş ve İslâm’ı yeryüzüne yayma başarısını göstermişlerdir...
Bugün İran’da, Azerbeycan’da, Rusyanın içlerinde… Anadolu’nun hemen her köşesinde… Mesela İstanbul’da Ebu Eyyüb el-Ensarî, Kahraman Maraş’da Ukkaşe b. Mıhsan, Erzurum’da Abdurrahman Gazî, Sivas’ta onun kardeşi Abdulvahab Gazî hazretleri bulunmaktadır… Bunların hepsi de Allah’ın yardımcıları olarak hizmet etmişler ve bizlerin de Müslüman olma şerefine erdirmişlerdir.
Bugün yeryüzünde 1.6 milyar Müslüman varsa, hep bu din hizmetleri ve hizmetçileri sebebiyledir. Allah hepsinden razı olsun. Hizmetlerini makbul, makamlarını cennet eylesin…
Değerli kardeşlerim!
Din hizmeti denildiği zaman Camiler ve Din görevlileri birbirlerinin ayrılmaz unsurlarıdır. Resulüllah’dan (s.a.v.) itibaren Camiler, mescitler din hizmetlerinin verildiği merkezlerdir. Yeryüzünde ilk mescid, İbrahim ve oğlu İsmail’in (as.) Mekke’de inşa ettikleri Mescid-i Haramdır. İnsanlar da Allah’a ibadet etmek, ismini zikretmek amacıyla mabedler kurmuşlar, Allah da onların düşüncelerini şükranla karşılamış ve oralarda adının anılmasına ve mabedlere saygı gösterilmesine izin vermiştir… [6]
Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.), Kureyş, orada ona dini tebliğ etmesine izin vermediği için Mekke’de bir cami inşa edememişti. Ancak o zaman, orada Daru’l-Erkam, Erkam Ailesinin evi bu vazifeyi görmekte idi… Müslümanlar gizli gizli orada toplanıyorlar ve Allah’tan gelen vahyi, kendilerine Rableri tarafından gönderilmiş bir mektup neşvesiyle alıyor ve orada okuyup anlamaya çalışıyorlardı.
Resulüllah hicret esnasında Kuba’da yaklaşık yirmi gün kaldı ve orada Kuba Mescidini inşa ettirdi.
Medine’ye hicret eder etmez, ilk iş olarak bildiğiniz gibi, Mescid-i Nebi olarak adlandırılan Medine Mescidini bizzat kendisi de çalışarak inşa ettirdi…
Müslümanlar da Resulüllah (s.a.v.)’ın bu sünnetini hep uygulaya gelmişlerdir. Mekânları cennet olsun. Atalarımız da vatan edindikleri her yere asırlara meydan okuyan ve her biri bir sanat şaheseri camiler, mescitler ve mabedler kondurmuşlardır. Yurdumuzun her köşesinde Selçuklular, Osmanlılar’dan kalma her biri bir sanat eseri muhteşem camilerimiz, hâlen manevî atmosferini teneffüs ederek ibadet zevkini yaşadığımız mekânlar olarak ayaktadırlar. Cennet mekân atalarımız, fethettikleri her yere inşa ettikleri külliyelerle mühürlerni vurmuşlardır. O camilerin bir çoğu şu anda gayr-ı Müslimlerin ellerinde olmalarına rağmen ayaktadırlar…
Neden Cami?
Çünkü Cami çatısı altında inanan insanları toplayan anlamındadır.
1. Renk, ırk, dil, din ve cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm insanları toplayıcı vasfına sahip bir mekân olmasından…
2. Cami, sadece ibadet amacıyla değil ilk teşekkül etmekte olan İslâm devletinin siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik vs. bütün işlerin görüşüldüğü ve halledildiği toplayıcı bir mekân olmasındandır.
Allah’ın Elçisi Medine’ye gelen yabancılarla, bilhassa dışarıdan gelen diplomatlarla orada görüşürdü. Sahabe arasında çözülmesi gereken meseleler orada halledilirdi. Savaş ve anlaşma müzakereleri orada akdedilirdi. Savaş kararları orada alınırdı. Eshab-ı Suffe denilen ilk yatılı okul orada kuruldu ve eğitim-öğretim faaliyetleri orada sürdürülürdü. Hatta evlenenlerin nikâhı bile bazen orada kıyılırdı. O sebeple camiler İslâm toplumunda başlangıçtan itibaren çok yönlü hizmet mekânları olmuştur.
Çok yakın zamana kadar camiler aşağı-yukarı aynı fonksiyonu icra etmekte idi. Cumhuriyet döneminden itibaren camiler, 633 sayılı Teşkilat kanununa göre de Din, İnanç, İbadet ve Ahlak esaslarının öğretildiği yerler olarak Müslümanlara hizmet görevini sürdürmektedir...
Din Hizmetlerinin birinci temel unsuru camiler ise, İkinci temel unsuru din görevlileri ve cemaattir.
Çünkü Peygamberler dini buralarda insanlara tebliğ etmiş uygulamaları buralarda yapmışlardır. İtikat esasları buralarda anlatılmıştır. Kur’an öğretimi başta olmak üzere, Allah’a ibadetler buralarda icra edilmiştir. Ahlakî kurallar, insanlar arası sosyal ilişkiler, bu ilişkilerde ihmal edilmemesi gereken âdab, erkân camilerde Müslümanlara anlatılmıştır. Hâlen camiler bu görevlerini icra etmeye devam etmektedirler.
Din görevlileri kavramı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve personelinden tutunda il ve ilçelerde müftüler, vaizler, imamlar, müezzinler, Kur’an öğreticilerine varana kadar geniş bir kesimi içine almaktadır.
Din hizmetleri Allah’a hizmettir demiştik. Allah’ın dinine yardım olduğunu söylemiştik. Yine Din hizmetçilerinin başında peygamberlerin geldiğini de söylemiştik. O hâlde bugün din görevlisi dediğimiz zaman akla ilk gelmesi gereken, Allah yolunun hizmetçileri, Peygamberlerin varisleri olacaktır.
Peygamber hizmetini görmek, onun misyoununu taşımak ve Allah yolunun eri olmak, gerçekten her insana nasip olmayan bir şereftir. Özel bir vizyon ve özel bir kabiliyet gerektirir. Eğer din görevlisi kardeşlerimiz bu meziyete sahipseler ve sahip oldukları bu şerefi gerektiği biçimde takdir edebiliyor ve görevlerini bi hakkın icra edebiliyorlarsa hem Allah katında makbul hem de insanlar arasında muteber insanlardır.
Peygamber varisi olmak her şeyden önce onun inancını, onun ahlakını, onun hedeflerini benimsemeyi gerektirir. Bilhassa onun ahlâkını özümseyerek yaşamayı elzem kılar. Çünkü onun makamı, ancak ona layık olanlarla doldurulur. Dolduramayanların o makamlarda işi yoktur…
Değerli kardeşlerim, Süleyman (a.s.)’la ilgili bir hikâye anlatılır. Çok ibretli ve bu konuda çok manidar olduğu için sizlerle paylaşmak isterim.
Nakledilir ki, anne tavşan yavrularını yuvasında günlerce beslemiş, büyütmüştür. Artık yuvadan çıkarma ve çevreyi tanıtma günü gelmiş... Onlara, önce, çevrelerindeki sakınmaları gereken tehlikeli varlıkları tanıtmış. Şunu görürseniz, hemen kaçın saklanın. Şunu görürseniz mutlaka yuvaya girin… demiş. Yavrulardan biri, zaman zaman oradan geçerken beyaz cübbesi, sarığı ve olgun davranışlarıyla oradan geçen imam efendiyi sormuş. Ondan da sakınalım mı? Demiş. Anne tavşan hayır, yavrum. Onda şimdiye kadar sakınılacak bir şey görmedim. O sebeple ondan kaçmanıza gerek yoktur, demiş… Yavrular yuvadan çıktıktan sonra çok dikkatliler. Özellikle tehlikeli olarak tanıtılanlara karşı… Hoca efendi, her zamanki gibi, başındaki beyaz sarığı, üzerindeki beyaz cübbesi ve olgun tavrıyla oradan gelip geçiyor. Hiç de zarar görmemişler. Fakat bir gün hoca efendi, ne olmuşsa, o olgun tavrını bozmuş. Yerden aldığı bir taşı tavşana atmış ve yaralamış… Yavru tavşan annesine çıkışıyormuş: Eğer ondan da sakın deseydin sakınırdım. Başıma bunlar gelmezdi… Anne tavşan doğru Hz. Süleyman’ın huzuruna çıkmış ve ona ibret dolu şu tarihî uyarıyı yapmış: İmamına söyle, ya her zamanki gibi imamlığın yapsa, değilse başındaki sarığı, üzerindeki bembeyaz cübbeyi çıkarıp görevine son versin…
Değerli kardeşlerim. Din hizmetleri Peygamber işidir, dedik. Peygamberlerin ortak vasıfları: Sıdk, emanet, fetanet, ismet, tebliğdir. Bu ahlaki nitelikler mutlaka her din görevlisinin de değişmez vasfı ve örnek ahlakı olmalıdır.
Peygamber efendimize, müşrik Araplar “Muhammedü’l-Emin” diyorlardı. Onu inkâr edenler bile onun emin ve güvenli bir insan olduğundan asla şüphe etmiyorlardı.
Bir gün Ebu Cehil ile Resulüllah’ıh yolları kesişmiş ve Ebu Cehil ona şu sözü söyleme ihtiyacını duymuştu: Muhammed, biz seni yalanlamıyoruz. Çünkü senin yalan söylediğine hiç şahit olmadık. Biz senin getirdiklerini bilerek yalanlıyoruz. Eğer yalanlamazsak, rızkımız kesilir, aç ölürüz; Araplar bizim kökümüzü kazırlar... (Bkz. Kasas, 28/57)
Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir:
قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ “(Ey Resûlüm!) Biz, onların söyledikleri sözlerin, hiç şüphesiz seni üzmekte olduğunu bilmekteyiz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler, bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” [7]
Çünkü peygamberler insanlar arasından seçilmiş en seçkin kimselerdir. Yalancıdan, güvenilmeyen kimseden, günah işlemekten çekinmeyenlerden peygamber olmaz! O hâlde her din görevlisinin de emin olması şarttır. Önüne düştüğü toplum ona güvenmeli, hatta sonuna kadar güvenmelidir. Ondan emin olmalıdır. Malını, canını, ırzını, namusunu ona güvenebilmelidir... Din dışı, ahlak dışı, insanlık dışı hiçbir özelliği onda görmemelidir...
Aslında bu özellikler yalnız din görevlilerinin değil, tüm Müslümanların özelliğidir... Ama, din görevlisi diğerlerinden daha hassas, her işinde daha titiz ve her bakımdan daha temiz olmalıdır. Bunun sonucu takvadır. Din görevlisi muttaki olmalıdır. Çünkü onun kendisine layık görüp tercih ettiği işi, Allah’a yardım, Resulüne meslektaşlık ve Müslümanlara hizmettir…
Aziz kardeşlerim, din hizmetleri insanın manevî yönden eğitilmesi, ahlaken yüceltilmesi kul ile Allah’ın makbul bir zeminde buluşturulması hizmetidir. İnsanları manen inşa etmektir. Onları ahlaken eğitmektir. Adab ve erkân yönüyle insanlık vasıflarında yüceltmektir. Eğer bir Müslüman toplumun fertleri böyle bir eğitim ve öğretimden geçer ve seçkin bir toplum olurlarsa, onların dünyaları da mamur, ahiretleri de mamur olur. Nitekim Allah’ın Resulü Hz. Mumammed Mustafa (s.a.v.) böyle bir hizmet vermiş ve yaklaşık yirmi üç yılda nüfusu yüz binleri bulan bir İslam toplumu vücuda getirmiştir.
İlk vahyin etkisiyle, eşi Hz. Hatice’ye: “Bana kim inanır ki?” dediği zaman ile Allah’a ruhunu teslim ettiği zaman arasında tam 23 yıl vardır. Bu zaman zarfında yüzlerce insan putlara tapmaktan ve insanlık dışı hayattan uzaklaşarak İslam’ın aydınlığına ermiştir. Veda hutbesinde yüz binin üzerindeki bir topluluğa hitap edebilmiştir. Yüce Allah onun yetiştirdiği toplumu Kur’an’ında şöyle övmektedir:
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاۤءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا “Böylece siz insanlara şahit olasınız, Resûl de size şahit olsun diye Biz sizi aşırılıkları olmayan adil bir toplum yaptık…” [8]
كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ “Siz, insanlar için eğitilip yetiştirilmiş en iyi bir topluluksunuz; iyiliği emrediyor, kötülüklere mani oluyor ve Allah’a iman ediyorsunuz! Keşke Ehl-i Kitap da sizin gibi iman etmiş olsaydı kendileri için ne iyi olurdu!” [9]
Bir hadisinde Resulüllah (s.a.v.) şöyle demiştir: “Eshabım, sabredip bekleyin. Emin olun ki bu din kemale erdiği ve yayıldığı zaman. Bulunduğu bölgede bir kadın yol boyunca hiç kimseden korkmadan tek başına yola gidebilecektir. Sadece koyunları için kurt korkusu olabilir…” Nitekim Sahabe-i Kiram, adil ve görevlerinde titiz yöneticileri sayesinde bu gönleri görmüş ve yaşamıştır.
M. Akif o dönemin adaletini bir beytinde şöyle dile getirmiştir:
Diclenin kenarında bir kurt kapsa koyunu,
Yarın Adl-i İlahi Ömer’den soracak onu…
Evet din hizmetleri toplum için bu kadar önemli ve sadece camilere hapsedilmemeli; mutlaka hem cami cemaatine hem de cami dışına taşınmalı… Çünkü din hizmetleri, eğer Hz. Peygamberin yaptığı biçimde algılanır ve o değer ve kalitede topluma hizmet edilirse Tıp ilminden, doktorların hizmetinden çok daha önemli bir hizmet verilmiş olur.
Maide suresinin 32. ayetinde Cenab-ı Allah Şöyle buyurmuştur:
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي اْلأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَاۤ أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا “Kim, herhangi bir cana veya yeryüzündeki bir bozgunculuğa karşılık olmaksızın bir insanı (suçsuz yere) öldürürse, tüm insanları öldürmüş gibidir… Kim de bir insana hayat verirse, bütün insanlara hayat vermiş gibi olur!” [10]
Konuya, insana hayat verme açısından baktığımızda doktorlara imrenmemek mümkün değildir. Hastalanan, ölümle burun buruna gelen onlara koşmaktadır. Pek çok mise de ölümden kurtulmuş olarak evine dönmektedir. Ayeti kerimedeki vaad ve onun mükafatı düşünüldüğü zaman Tıb, dünya ve ahiret sevabını kazanmak isteyen müminler için gerçekten arzu edilecek önemli bir meslektir. Hizmeti doğrudan doğruya insanadır. Hem de “hayat vermek” kadar önemli bir hizmettir…
Değerli kardeşlerim, Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
Allah katında insanlar iki kısımdır: Ya mümindir, muttakidir, Allah katında değerlidir, ya da kâfirdir, facirdir ve Allah nazarında bir hiçtir…
Kur’an’da müminlere diriler, [11] inkâr edenlere ve müşriklere ise ölüler tabiri kullanılmaktadır. [12] Çünkü onların akılları var anlamıyorlar, gözleri var görmüyorlar, kulakları var işitmiyorlar… Onlar tıpkı hayvan gibidirler, hatta ondan daha aşağıdırlar… [13]
Allah’a ve Ahiret gününe inanan insan için din hizmetleri işte böyle değerli bir hizmettir. Hatta bu hadis ve ayetler göz önünde bulundurulduğu zaman, din hizmetlerinin Tıp ilminden daha önemli olduğunu bile söylemek mümkündür...
Peygamber Efndiniz Hz. Ali’ye şöyle demiştir. “Ya Ali! Senin elinden bir insanın hidayete ermesi, senin için tüm dünyayı ve içerisindekileri değer de artar bile…
Bize göre bunun izahı şöyledir: Doktorlar insana maddi hayatını, bedensel sağlığını kazandırırlar. Peygamberler ve onların varisleri ise insanlara, eğer iman ederlerse, hem gerçek hayatı, insan kimliğini ve Sırat-ı Müstakim’i hem de ebedi olan ahiret hayatını ve mutluluğunu kazandırmaktadırlar. İyi bir dini telkin hastalıklar konusunda da faydalıdır. Sözgelimi Allah’a güven, dua ve tevekkül pek çok ilaçtan daha etkili bir tedavi yöntemidir… Her ikisine de ihtiyacın olduğu muhakkaktır. Buna rağmen denilebilir ki, din hizmetleri, layık-ı vechile yapılırsa Tıbb’ın verdiği hizmetten daha üstün bir hizmet sayılabilir…
Din hizmetlerinin ihmali de aynı derece büyük tehlikelere açıktır:
Eğer çevremizde bir insan, cehaletinden dolayı söz, iş ve davranışları bakımından Allah’ın gazabını hak eder duruma düşüyorsa, inkâr üzere ölüyorsa, bunun ıstırabını mutlaka içimizde vicdanımızda duymalıyız. Kurdun kaptığı koyunun Hz. Ömer’in vicdanını sızlattığı, uykularını kaçırdığı gibi, küfrün kaptığı insan da din açısından sorumluların vicdanlarını sızlatmalı ve adaletin timsali Hz. Ömer gibi, uykularını kaçırmalıdır…
İslam Hukukuna göre, bir beldede bir insan açlıktan ölse veya zamanında müdahale edilmediği için çaresizlikten ölse, en yakınlarından başlamak suretiyle, yakınlık derecesine göre, herkes sorumludur. Özellikle görevli olup da emanete gereken riayet göstermedikleri için yöneticiler ve din hizmetçileri daha fazla sorumludurlar.
Görev yaptığımız muhitte bir insan çok yalan söylüyorsa, hırsızlık yapıyorsa, mala, cana, ırz ve namusa kast ediyorsa, onda bizim de bir payımız var mıdır? Diye düşünmek zorundayız…
Bilinmelidir ki, hizmetin olduğu her yerde olumlu sonuçlar da alınır. Allah yolunda yapılan hiçbir hizmeti Allah sonuçsuz bırakmaz, asla boşa çıkarmaz. O hâlde biz din görevlileri de hizmetimizin olumlu sonuçlarını toplumda arayıp görmeliyiz.
Mesela Müftü Efendi Abdurrahim bey, Şarkışla’ya tayin olalı, diyelim ki beş yıl oldu. Oturup hesabını yapmalı. Ben buraya atandığımda Camiye devam eden insanların sayısında bir artış oldu mu? Zekât verenlerin sayısı ne id, ne oldu? İnsanların ahlakında bir gelişme görülebiliyor mu? Esnaf ölçü ve tartıyı düzgün yapıyor mu? Sosyal yardım müessesesi işletiliyor mu? Yetimler, yoksullar, kimsesiz yaşlılara el uzatılıyor mu? Ben ne yaptım ve bugün nasıl bir sonuçla karşı karşıyayım? demelidir.
Ben bu Şarkışla’da çok yaşlı bir kadını işittim. Varlıklı, fakat yaşlı… Sahip çıkılmadığı için günlerce o soğuk evde aç susuz kalmış. Komşusu anlatmıştı: Baktım cama bir vuran var. Ne göreyim, falan ana değil mi?. Kapıyı açtım, buyur ettim. Soğuktan donuyorum… Sobayı yakamıyorum… Ne olur bana bir tas sıcak çorba… O kadın daha sonra evinde ölü bulundu. Ne zaman öldüğü belli değildi…
Her kademedeki din görevlisi, görev yaptığı bölgede kendisi için bunları düşünmeli. Hatta önem vermelidir. Çünkü varisi olduğumuz Peygamberimiz bunu hep yapmıştır… Bizler için de şöyle buyurmuştur: “ حاسبوا قبل أن تحاسبوا “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” Çünkü mutlaka bir gün sorumluluğunu taşıdığınız kimselerden sorguya çekileceğiz.
Elbette din görevlilerinin de kendilerine göre sorunları, acilen halledilmesi bekledikşeri meseleleri vardır. İyilik tek taraflı değildir, iki başlıdır. Cemaat ve görevli birlikte hareket etmek durumundadırlar. Müslümanlar da onlara yardımcı olmalıdırlar. En azından görevlilerin hizmetlerine mani olmamalıdırlar…
Evet, değerli hemşerilerim, DİN HİZMETLERİ, ÖNEMİ VE SORUNLARI konulu konferansımızın sonuna gelmiş oluyoruz. Din insanlık için ne kadar önemli ise, din hizmetleri de o derece önemlidir. İmrendiğimiz Tıp ve doktorların mesleği ile kıyasladık. DİN’in VE DİN HİZMETLERİ’nin Ondan daha önemli olduğu kanaatine vardık. Zira iman ve ahlak noktasında zayıf olan bir insanın bedeni sağlıklı olsa da ruhu hastadır, hayatı oyun ve eğlence denecek kadar anlamsız, geleceği korkunç, akıbeti ise ebedi felakettir…
M. Akif’in:
“İmandır o cevher ilahî ne büyüktür,
İmansız paslı yürek sinede yüktür.. beyti dinin önemini yeterince açıklamaktadır.
O halde Allah’ın yardımcısı, Allah yolunun hizmetçisi, Resulüllah’ın varisi, insanlığın hadimi kardeşim, görevinin önemini iyi kavra hem dünyada hem ahirette Allah’ın rızasına er! Varisi olduğun, örnek aldığın Peyamber’inin yaptığını sen de yap; insana hadim ol ki, onların efendisi olasın.
Anlatmadan geçemeyeceğim: Bir gün Rsulüllah’a (s.a.v.) bir testi soğuk su ikram edildi. O da o sudan bir miktar içti, karşısında oturan sahbi: Ya Resuallah, o sudan bana da verir misin? dedi. Resulüllah(s.a.v) yerinden kalktı ve testiyi o sahabiye götürdü. Ardından başka bir sahabi itedi, sonra başkası… Maksat o zat-ı kibriyanın elinden su içmekti… Allah’ın Resulü de peş peşe devam eden taleplere cevap verirken içeri bir yabancı girdi. Men ssyyidü’l-kavm? * bu kavmin efendisi /büyüğü kimdir? dedi. Resulüllah, elinde su testisi olduğu halde o yabancıya döndü ve cevap verdi: “Seyyidü’l-kavm hadmühüm…” /Bu kavmin efendisi şu anda onlara hizmet eden kişidir, cevabını verdi.
Sözlerime Yine M. Akif’den bir beyit ile son vermek istiyorum.
Allah’a dayan, Sâye sarıl, hikmete râm ol!
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol…
Camiler haftasının nice hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’dan niyaz ediyor, Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Allah’ emanet olun!
[1] Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. Bu konferans, Şarkışla İlçe müftülüğünün daveti üzere, 06. 10. 2007 tarihinde, saat 14’de, Camiler Haftası münasebetiyle, Kızılay Düğün Salonunda verilmiştir.
[2] Âl-i İmran, 3/52.
[3] Ahzab, 33/40
[4] Muhammed, 47/7.
[5] Saf, 61/14.
[6] Bkz. Nur, 24/36-38.
[7] En’am, 6/33.
[8] Bakara, 2/143.
[9] Âl-i İmran, 3/110.
[10] Maide, 5/32.
[11] Yasin, 36/70.
[12] Enfal, 8/42; Neml, 27/80; Fatır, 35/22.
[13] Bkz. A’raf, 7/179.